Fiyat Çarpıklığına Çözüm Yolları

Türkiye’de Fiyat Algısı: Etin Gerçek Değeri ve Hizmet Sektöründeki Yüksek Maliyetler

Ekonomik gerçeklikler içinde yaşadığımız bu dönemde, “Türkiye’de et hiç de pahalı değil, hatta ucuz bile sayılır” gibi bir ifadeyle karşılaşmak, pek çok kişide şaşkınlık ve hatta haklı bir itiraz uyandıracaktır. Zira aylardır evine düzenli olarak et alamayan, çocuklarına yeterli proteini sunmakta zorlanan geniş bir toplum kesiminin varlığı düşünüldüğünde, bu cümle ilk bakışta oldukça cüretkar gelebilir. Ancak bu değerlendirme, yalnızca yüzeysel bir fiyat kıyaslamasından ziyade, ekonomik sistemdeki derin bir çarpıklığa işaret etmektedir.

Peki, bu iddia neye dayanıyor? Etin “ucuz sayılabileceği” görüşü, günlük hayatımızda karşılaştığımız bazı temel hizmet fiyatlarıyla yapılan çarpıcı bir karşılaştırmadan doğuyor. Bu karşılaştırma, tüketicinin alım gücünü ve harcama önceliklerini yeniden düşünmesine yol açıyor.

Örneğin, otomobil sahipleri için sıradan bir ihtiyaç olan araç yıkama hizmeti, aracın büyüklüğüne ve sunulan hizmetin kalitesine göre genellikle 600 ila 900 lira arasında değişen bir maliyete sahip. Yaklaşık yarım saat süren bu hizmet, temel olarak su, köpük ve insan emeğinden oluşuyor. Malzeme maliyeti nispeten düşük olmasına rağmen, bu seviyelerdeki fiyatlar, basit bir temizlik işlemini dahi önemli bir gider kalemi haline getiriyor. Aynı şekilde, evdeki küçük bir su tesisatı veya elektrik arızası için tamirci çağırmak, pek çok hane için ciddi bir endişe kaynağı haline gelmiş durumda. Uzman bir ustanın saatlik ücreti veya sunduğu hizmetin bedeli, çoğu zaman tahminlerin çok üzerinde olabiliyor ve insanlar bu tür ihtiyaçlarını erteleme eğilimi gösteriyor.

Kadınların günlük sosyal yaşamında önemli bir yer tutan kuaför ziyaretleri de benzer bir dönüşüm yaşıyor. Artık saç kesimi, boyama veya diğer bakım hizmetleri “dünyalar” para olarak algılanıyor. Ortalama bir saç kesimi veya boyama işlemi için 900 ila 1000 liranın altında bir fiyat bulmak neredeyse imkansız hale geldi. Bu tür hizmetler, pek çok kişi için lüks olmaktan öte, ulaşılması güç harcamalar kategorisine girdi.

İşte tam da bu noktada, etin fiyatı tartışmaya açılıyor. Eğer bu denli temel ve görece basit hizmetler için böylesine yüksek tutarlarda para talep ediliyorsa, insanların temel gıda maddesi olan etin, bu hizmetlerle neredeyse aynı fiyata satılması, acaba onu gerçekten pahalı mı kılıyor, yoksa bu kıyaslama içinde bir nebze “ucuz” sayılmasını mı gerektiriyor? Bu durum, ekonomik bir paradoksu gözler önüne seriyor: Bir yanda temel besin kaynağı, diğer yanda rutin bir hizmet; her ikisi de benzer maliyetlere sahip. Bu, ekonomik değerleme sistemimizde ciddi bir çarpıklığın işaretidir.

Et Tabii ki Pahalı: Bir Temel Gıda Maddesinin Lüks Olması Kabul Edilemez

Yukarıdaki kıyaslamalar bir yanılgı doğurmamalıdır. Et tabii ki ucuz değil, aksine ülkemiz koşullarında çok pahalı bir gıda maddesidir. İnsanlar, özellikle de dar gelirli aileler, et almakta zorlanıyor, çocuklarına düzenli olarak et yediremiyor. Temel bir besin kaynağı olan etin, lüks sınıfına giren ve insanların gramla alabildikleri bir yiyecek haline gelmesi, bir toplumun refah seviyesi açısından kabul edilemez bir durumdur. Et, dengeli beslenmenin vazgeçilmez bir parçası olmalı, lüks tüketim ürünü değil.

Aslında çok pahalı olan, hizmetlere biçilen fiyatlardır. Çarpıklığın temel nedeni de tam olarak burada yatıyor: hizmet fiyatlarının durdurulamaz yükselişi ve bu yükselişin mantıksal bir temele oturmaması. Enflasyonist beklentiler, girdi maliyetlerindeki artışlar ve piyasadaki rekabet eksikliği gibi faktörler, hizmet sektöründeki fiyatları astronomik seviyelere taşımış durumda. Bu durum, yalnızca etin pahalılığını değil, genel olarak yaşam maliyetinin nasıl yükseldiğini de açıkça gösteriyor.

Günlük yaşantımızda, bu çarpıklığı gözler önüne seren sayısız örnekle karşılaşmak mümkün. Yıllardır hayatımızda olan ve aslında bir teknoloji harikası sayılabilecek bir cihaz düşünün: parmaktan kandaki oksijen düzeyini ve nabzı ölçen o küçük alet. Özellikle pandemi döneminde önemi daha da anlaşılan bu cihazın, kandaki oksijen seviyesini anında ölçebilmesi, bilim ve mühendislik açısından büyük bir başarıdır. Markasına göre değişmekle birlikte, bu aletin fiyatı 130 liralardan başlayıp, ortalama kalitede bir cihaz için 200-300 lira civarında seyrediyor. Kendi başımıza üretmemizin imkansız olduğu, gelişmiş teknoloji ürünü bu cihazı satın aldınız diyelim. Oksijen seviyenizi ölçtünüz ve her şey normal çıktı. Eve dönmeden önce bir kafede soluklanmak için bir çay, kahve içtiniz ya da kendinizi ödüllendirip bir tatlı yediniz. Şaşırtıcı bir şekilde, bir kase tatlı veya bir fincan kahve için ödeyeceğiniz para, o teknolojik oksijen ölçer cihaza ödediğiniz parayla neredeyse aynı tutarda olabiliyor. Bu durum, hizmet sektöründeki fiyatlandırma politikalarının ne denli sorgulanabilir olduğunu gözler önüne seriyor.

Bir başka örnek, hepimizin günlük hayatta kullandığı bilgisayar aksesuarlarından gelsin. Bir 64 GB’lik flash bellek ihtiyacınız oldu diyelim. Markasına ve özelliklerine göre 200-300 lira arasında bir fiyata bu ürünü edinebilirsiniz. Bu da milyonlarca transistörü barındıran, karmaşık bir mühendislik ürünüdür. Şimdi, bu ileri teknoloji ürünlerinin fiyatının, bir öğün yemek veya bir içecek kadar olması normal midir? Elbette, bu teknolojik cihazların çok daha yüksek fiyata satılmasını istemiyoruz. Vurgulamak istediğimiz nokta, kafede ödediğiniz ücretin veya başka bir hizmetin bedelinin çok daha düşük olması gerektiğidir. Hizmetlerin fiyatı, sunulan değere ve üretim maliyetine göre makul seviyelerde tutulmalıdır.

Ya Meyve Fiyatları: Üretici Tarlada Bırakırken Tüketici Neden Ulaşamıyor?

Sadece et ve hizmet sektöründeki fiyat çarpıklığı değil, temel gıda maddelerinden olan meyve ve sebze fiyatları da benzer bir paradoksu barındırıyor. Bu yıl incir fiyatları 200 liranın altına neredeyse hiç inmedi, hatta uzun süre 300 liralarda seyretti. Aynı şekilde, kirazın yanına yaklaşmak dahi zorlaştı, zira kiraz fiyatları 500 liranın altını görmeyi unuttu. Bu tür fiyatlar, pek çok ailenin sofrasına bu sağlıklı ve lezzetli ürünleri düzenli olarak eklemesini engelledi.

Bu yüksek fiyatlara genellikle “kuraklık var”, “don oldu” gibi gerekçeler öne sürülüyor. İklim olaylarının tarımsal üretimi olumsuz etkilediği bir gerçek. Ancak, bu durumun her zaman tek ve yeterli bir açıklama olmadığını da görmek gerekiyor. Peki ya kuraklık ve dondan etkilenmeyen ürünlerin tarlada kalması, çürümeye terk edilmesi durumu? Bu, Türkiye tarımının en acı verici gerçeklerinden biri. Çiftçi, ürününü toplama maliyetinin, onu satarak elde edeceği geliri karşılamadığını gördüğünde, tarlasını sürmek veya ürününü dökmek zorunda kalıyor. Bu, hem milli servet kaybı hem de üreticinin emeğinin hiçe sayılması anlamına geliyor.

“Zaten para kazanamayacağım, hiç olmazsa vatandaşa dağıtırım” diyerek, ürününü aracısız bir şekilde ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaya çalışan vicdanlı çiftçiler dahi, “piyasa dengesini ve serbest rekabeti” bozmak gibi tuhaf gerekçelerle milyonluk davalarla karşı karşıya kalabiliyor. Bu durum, sistemdeki bozukluğun ve çiftçinin çaresizliğinin bir göstergesidir. Bir yanda büyük kentlerdeki vatandaşlar, o ürünlere fahiş fiyatlarla bile dilediğince ulaşamazken, diğer yanda üretici, toplama ve nakliye maliyetlerinin satış fiyatını karşılayamadığı için ürününü tarlada çürümeye terk etmek zorunda kalıyor. Bu ikilem, gıda tedarik zincirindeki kronik sorunları, aracılık maliyetlerini ve etkin olmayan pazar mekanizmalarını açıkça ortaya koymaktadır.

Toplumu İkna Etmek Şart da Bu Kimin Umurunda? Enflasyon Beklentileri ve Fiyat Belirleme Gücü

Ekonomik istikrarın sağlanması ve fiyat çarpıklıklarının giderilmesi için toplumun geniş kesimlerini enflasyonun düşeceğine ikna etmek hayati öneme sahiptir. Ancak bu, maalesef sadece lafla veya iyi niyetli açıklamalarla mümkün olmuyor. Türkiye ekonomisinde, “ürettiği mal ve hizmetin fiyatını belirleyebilen” ve “böyle bir şansı olmayan” şeklinde iki temel bölümden oluşan bir toplumsal yapı gözlemlenmektedir. Bir tarafta fiyat belirleme gücüne sahip olanlar, diğer tarafta ise bu fiyata, bu zamlara razı olmak durumunda kalanlar yer alıyor.

Elbette, bazı zamların haklı ve objektif gerekçeleri vardır. Örneğin, küresel emtia fiyatlarındaki artışlar, enerji maliyetleri veya döviz kurundaki yükselişler, bazı ürün ve hizmet fiyatlarının artışını kaçınılmaz kılabilir. Ancak çoğu zam, piyasadaki gerçek maliyet artışlarından ziyade, yapanların kendini koruma refleksi ve “Açıklanan enflasyon oranlarının önemi yok, gerçek enflasyon daha yüksek, ben de ona göre zam yapayım” düşüncesinin bir ürünüdür. Bu, aynı zamanda enflasyon beklentilerinin bir tür kendini gerçekleştiren kehanete dönüşmesinin de temel nedenidir.

Bu nedenle yapılması gereken çok açık: Toplumun enflasyonun düşeceğine dair güçlü bir inanç geliştirmesini sağlamak, en azından bu yönde somut ve kararlı adımlar atmak. Bu, sadece Merkez Bankası’nın faiz kararlarıyla değil, aynı zamanda maliye politikaları, kamu harcamalarındaki disiplin, piyasadaki rekabeti artırıcı düzenlemeler ve şeffaf iletişim stratejileriyle desteklenmelidir. Güven ortamı tesis edilmeden, enflasyonist beklentileri kırmak son derece güçtür.

Merkez Bankası’nın her ay açıkladığı sektörel enflasyon beklentileri, bu konuda alarm verici sonuçlar ortaya koyuyor. Örneğin, vatandaşın bir yıl sonra ağustos ayı itibarıyla hâlâ yüzde 54 gibi yüksek bir enflasyon beklediği görülüyor. Vatandaşın kötümser beklentisi anlaşılır olsa da, reel sektörün beklentisi de pek iç açıcı değil; reel sektör de yüzde 38’lik bir oran tahmin ediyor. Bu beklentiler, sadece birer tahmin olmaktan öte, ekonomik aktörlerin gelecekteki fiyatlama davranışlarını doğrudan etkileyen önemli göstergelerdir.

Yüzde 54 enflasyon tahmin eden hanehalkının bir kısmı, “ürettiği mal ve hizmetin fiyatını belirleyebilen” kesimi oluşturuyor. Bir kısmının ise böyle bir şansı yok ve mevcut fiyat artışlarına boyun eğmek zorunda kalıyor. Fiyat belirleyebilen kesim, bu düzeyde bir zam yapma eğilimi gösterirken, fiyat belirleme gücüne sahip olmayan da “Zaten her şeye zam geliyor” yaklaşımıyla bunu normal karşılıyor ve böylece kısır bir döngü oluşuyor. Fiyat artışında temel belirleyici konumdaki reel sektörün yüzde 38’lik beklentisi de, bu kesimin yakın gelecekte bu dolayda zam yapmayı düşündüğünü net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu durum, enflasyonla mücadelenin ne denli karmaşık ve çok yönlü bir çaba gerektirdiğini gözler önüne seriyor.

Hizmetler Sektörü de Eklenebilse: Veri Şeffaflığının Önemi

Merkez Bankası’nın açıkladığı sektörel enflasyon beklentileri, piyasa katılımcılarını, reel sektörü ve hanehalkını kapsayan değerli veriler sunmaktadır. Ancak bu kapsamın genişletilmesi, özellikle hizmetler sektörünün beklentilerinin daha somut ve ayrı bir başlık altında incelenmesi, mevcut fiyat çarpıklıklarının nedenlerini ve çözüm yollarını daha net anlamamıza yardımcı olacaktır. Hanehalkı beklentileri kapsamında dolaylı olarak hizmetler sektörü de yer alsa da, bu alana özel bir başlık açılması, sektördeki fiyatlama davranışlarının derinlemesine analiz edilmesini sağlayacaktır. Bu sayede, “fiyat katılığı” gibi kavramların ardındaki gerçekler daha somut olarak ortaya çıkabilir.

Merkez Bankası da son Para Politikası Kurulu (PPK) açıklamasında, hizmetler sektöründeki fiyat katılığının devam ettiğine bir kez daha dikkat çekme gereği duydu. Bu fiyat katılığının, yani hizmet fiyatlarının aşağı yönlü esnekliğinin düşük olması ve sürekli artış eğiliminde bulunması, aslında herkes tarafından gözlemlenen bir durumdur. Ancak asıl kritik soru şudur: Bu konuda ne yapılıyor ya da ne yapılacak? Mal ve hizmet fiyatları arasındaki bu bariz çarpıklık nasıl giderilecek? Hizmet sektöründe rekabeti artırıcı adımlar atılacak mı? Yüksek girdi maliyetleri nasıl kontrol altına alınacak? Tüketici bilinci ve tercihleri bu alanda nasıl yönlendirilecek? Bu sorulara verilecek somut yanıtlar, Türkiye ekonomisinin daha adil ve istikrarlı bir yapıya kavuşması için hayati öneme sahiptir. Fiyat algısındaki bu derin farklılıklar giderilmeden, toplumun genel refah seviyesini artırmak ve enflasyonla mücadelede kalıcı başarı sağlamak mümkün olmayacaktır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com