Türkiye’de Enflasyon Dinamikleri: %38 Hedefi Gerçekçi mi, Yoksa Yeni Bir Hesaplama mı Gerekli?
Türkiye ekonomisinin en temel göstergelerinden biri olan enflasyon, yılbaşından bu yana belirlenen hedeflerle gerçekleşen rakamlar arasındaki makasın giderek açılmasıyla gündemdeki yerini koruyor. Yıla büyük hedeflerle başlanmış, orta vadeli programlar ve Merkez Bankası tahminleri doğrultusunda enflasyonun dizginleneceği öngörülmüştü. Ancak, özellikle yılın ikinci yarısına girerken yaşanan gelişmeler, bu hedeflerin ne denli gerçekçi olduğunu sorgulatır hale geldi. Peki, başlangıçtaki iyimser tablo neden değişti ve Türkiye ekonomisini 2024 sonunda nasıl bir enflasyon bekliyor?
Enflasyonla Mücadelede Çizilen Yol Haritası: OVP ve Merkez Bankası Hedefleri
Ekonomi yönetimi, 2024-2026 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program (OVP) ile oldukça iddialı bir enflasyon patikası çizmişti. Bu programa göre, 2024 yılının sonunda enflasyonun %33 seviyesine düşürülmesi ön görülüyordu. Programın hazırlandığı dönemde 2023 yıl sonu enflasyonunun henüz netleşmediği ve %65 civarında gerçekleşeceği beklentisi vardı. Bu bağlamda, %65’ten %33’e keskin bir düşüşle enflasyonun “belinin kırılmaya hazır hale getirileceği” mesajı veriliyordu. OVP’ye göre, enflasyonun tam anlamıyla kontrol altına alınması ise 2025’te %15.2’lik, 2026’da ise %8.5’lik bir gerçekleşmeyle mümkün olacaktı. Bu hedefler, uzun vadede fiyat istikrarına ulaşma arzusunu yansıtıyordu.
Ancak, OVP’nin kağıt üzerindeki bu iddialı hedefleri kadar, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) da kendi enflasyon tahminlerini kamuoyuyla paylaşıyordu. TCMB, 2024 yılına ilişkin ilk enflasyon tahminini %36 olarak açıklamış, ancak zamanla piyasa koşullarındaki değişiklikler ve ekonomik veriler ışığında bu tahminini revize ederek %38’e yükseltmişti. Halihazırda güncel Merkez Bankası tahmini %38 olup, bu tahminin alt ve üst sınırları sırasıyla %34 ve %42 olarak belirlenmiştir. Bu sınırlar, olası dalgalanmaları ve riskleri hesaba katsa da, mevcut ekonomik gelişmeler ışığında bu aralıkta kalmanın zorluğu giderek daha belirgin hale gelmektedir.
Hedeflerin Geçerliliğini Yitirmesi: İlk Altı Ay ve Beklentilerin Ötesi
Yılın ilk altı ayına baktığımızda, Tüketici Fiyat Endeksi’nde (TÜFE) yaşanan artış yaklaşık %25 seviyesindeydi. Bu oran, Merkez Bankası’nın %38’lik yıl sonu enflasyon hedefine ulaşabilmesi için yılın ikinci yarısında (yani Temmuz-Aralık döneminde) aylık ortalama artışların %1.7 gibi oldukça düşük bir seviyede kalmasını gerektiriyordu. Bu durum, zaten başlı başına büyük bir ekonomik zorluk olarak görülüyordu. Ancak, özellikle son dönemde art arda gelen fiyat ayarlamaları ve zam haberleri, bu zorluğun sadece bir “zorluk” olmaktan çıkıp, “olanaksızlık” haline dönüştüğünü açıkça gözler önüne serdi. Artık %38 hedefinden bahsetmek, ekonomik gerçeklikten uzaklaşmak anlamına geliyordu.
“Yönetilen-Yönlendirilen” Fiyat Artışları ve Enflasyon Dinamiği
Ekonomik literatürde “yönetilen-yönlendirilen” fiyatlar olarak adlandırılan, devletin belirlediği veya üzerinde etkili olduğu fiyat kalemleri, temmuz ayıyla birlikte adeta “yağmur gibi” gelmeye başladı. Merkez Bankası’nın da bu durumu tanımlarken kullandığı bu ifade, aslında para politikası araçlarının bu tür fiyat artışları karşısında sınırlı kalabileceğine dair örtük bir kabulü barındırıyordu. Yani, Merkez Bankası adeta “Bu zamlardan kaynaklanacak enflasyona karşı benim para politikası araçlarıyla yapabileceğim bir şey yok” mesajını veriyordu. Bu durum, enflasyonla mücadelenin sadece para politikasıyla değil, aynı zamanda maliye politikası ve yapısal reformlarla desteklenmesi gerektiğinin, hatta bu alandaki eş güdümün hayati önem taşıdığının altını çiziyordu.
Temmuz ayıyla birlikte Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) oranlarında önemli artışlar yaşanırken, akaryakıt ve diğer bazı ürün gruplarında otomatik zamlar devreye girdi. Bu zamların etkileri henüz tam olarak hissedilmemişken, elektriğe %38 gibi kayda değer bir zam yapıldı. Bu %38 oranı öyle benimsendi ki, ağustos ayının gelişiyle birlikte bu kez de doğalgaz fiyatlarına aynı oranda zam geldi. Akaryakıt, elektrik ve doğalgaz gibi temel enerji kalemlerindeki zamlar, sadece doğrudan tüketiciye yansıyan maliyetler olarak kalmayıp, suya atılan taşın dalga dalga yayılması gibi, dolaylı etkilerle tüm ekonomi geneline sirayet etmektedir.
Bu enerji zamları, üretim maliyetlerini artırarak gıda, sanayi ürünleri ve hizmetler sektöründeki fiyatlara kaçınılmaz olarak yansıyacaktır. Taşımacılık, lojistik ve sanayinin her kademesinde girdi maliyetleri artacak, bu da nihai ürün fiyatlarına yansıyacaktır. Hizmetler sektöründe, bu haklı maliyet artışlarına ek olarak, bazı firmaların zamları fazlasıyla yansıtarak “fırsatçı” fiyat artışlarına gitmesi de enflasyonist baskıyı daha da körükleyebilir. Tüm bu gelişmeler ışığında, Merkez Bankası’nın %38’lik yıl sonu enflasyon tahmininin, artık yalnızca kağıt üzerinde kalan, güncelliğini yitirmiş bir rakam olduğu netleşmiştir.
Kamuoyunun Beklentisi ve Enflasyonun Yeni Gerçekliği
Ekonomi yönetiminden gelen açıklamalar da bu durumun zımnen kabul edildiğini gösteriyor. “Ne olacak yani, %38 değil de %42’lik üst sınır civarında bir gerçekleşme olur, çok da önemli değil” minvalindeki söylemler, resmi hedeften sapmanın artık olağan karşılandığının işaretidir. Ancak kamuoyundaki genel beklenti, çok daha yüksek bir seviyede, %45 civarında yoğunlaşmaktadır. Çeşitli anketler, piyasa katılımcılarının tahminleri ve hane halkının algıları, enflasyonun daha yukarı seviyelerde kapanacağına işaret etmektedir. Bu bağlamda, %45-50 arası bir enflasyon oranı, mevcut koşullarda “makul” sayılabilecek bir gerçekleşme olarak öne çıkarken, %45’in altındaki herhangi bir oran ise, ancak önceki dönemlerin çok daha yüksek oranlarına kıyasla göreceli bir başarı olarak değerlendirilecektir.
Peki, bu “başarı” neye göre bir başarıdır? Elbette ki, önceki dönemlerde görülen çok daha yüksek enflasyon oranlarına kıyasla. Aksi takdirde, %45 civarındaki bir enflasyon bile Türkiye’yi dünyanın en yüksek enflasyonlu ülkeleri arasında tutmaya devam edecek, vatandaşın alım gücünü eritmeye, gelir dağılımını bozmaya ve ekonomik istikrarsızlık algısını pekiştirmeye devam edecektir. Bu seviyedeki bir enflasyon, uzun vadeli ekonomik planlamayı zorlaştırmakta, yatırımları caydırmakta ve toplumsal refahı olumsuz etkilemektedir.
Temmuz ve Ağustos Aylık Enflasyon Tahminleri: Beklenen Yükseliş
Temmuz ayında yaşanan enflasyonist baskılar, çeşitli kalemlerdeki artışlarla kendini gösterdi. ÖTV zamları, elektrik fiyatlarındaki yükseliş, kiralarda uygulanan %25 sınırlamasının kaldırılması ve büyükşehirlerde (Ankara, İstanbul gibi) ulaşım hizmetlerine yapılan zamlar, temmuz ayı enflasyonuna doğrudan etki eden başlıca faktörlerdendir. Bu kalemlerin temmuz enflasyonuna yaklaşık 2 puanlık bir katkı yapması beklenmektedir. Ayrıca, ekonomik yapıda katılaşmış, ekstra zamlar olmasa dahi aylık %1.5 civarında seyreden bir enflasyon dinamiği mevcuttur. Bu faktörler bir araya geldiğinde, temmuz ayı enflasyonunun en iyimser senaryoyla %3 ila %3.5 arasında gelmesi öngörülmektedir. Bu, aylık bazda dahi kayda değer bir artış demektir.
Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay’ın da daha önce dikkat çektiği gibi, temmuz enflasyonunun “bir miktar yüksek geleceği” beklentisi, bu tahminleri desteklemektedir. İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından açıklanan %4.21’lik temmuz ayı oranı da, genel ülke enflasyonuna dair önemli bir öncü gösterge olarak bu beklentiyi pekiştirmiştir. İTO’nun verileri, Türkiye’deki büyük şehirlerin enflasyon dinamiklerini anlamak için önemli bir ipucu sunmaktadır.
Ağustos Ayında %38 Zammın Etkisi: Doğalgaz Faktörü
Ağustos ayına girerken, temmuz ayındaki %38’lik elektrik zammına benzer şekilde, doğalgaz fiyatlarına da %38 oranında bir zam yapılması, enflasyonist baskıların devam ettiğini gösterdi. Bu durum, “Enflasyon tahminimiz %38, o yüzden başlıca zamları da bu oranda yapalım” gibi bir yaklaşımın olup olmadığını akıllara getirse de, kesin bir nedeni bilinmemektedir.
Doğalgazın TÜFE sepetindeki ağırlığı yılbaşında %2.57 iken, ilk altı ayda TÜFE %24.77 artarken doğalgaz fiyatının %34.93 artmış görünmesinden dolayı bu ağırlık %2.78’e yükselmiştir. Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta, doğalgaza doğrudan bir zam gelmemiş olmasına rağmen, geçen yıl mayıs ayında uygulanan sıfır fiyat uygulamasından kaynaklanan hatalı hesaplama yöntemleri nedeniyle, yılın ilk yedi ayında doğalgazın endekse %34.93 zam gelmiş gibi yansımasıdır. Bu durum, doğalgazın TÜFE’deki ağırlığının artmasına neden olmuştur. Temmuz ayındaki yeni ağırlık tam olarak bilinmese de, %2.78’lik ağırlık ve %38’lik zammın ağustos enflasyonuna doğrudan etkisinin yaklaşık 1.06 puan olması beklenmektedir. Bu, ağustos enflasyonunun önemli bir kısmının şimdiden “cepte” olduğu anlamına gelmektedir. Bu ay içinde başka kalemlerden de en az 1 puanlık bir artış gelmesiyle, ağustos ayı enflasyonunun %2.00-2.50 aralığında oluşması kuvvetle muhtemeldir.
Yıllık Enflasyonda Görünürdeki Düşüş: Baz Etkisi ve Gerçek Anlamı
Temmuz ayının %3, ağustos ayının ise %2 gibi “en düşük” tahminlerle gerçekleştiğini varsayalım. Bu durumda, yıllık enflasyon temmuz sonunda %61’e, ağustos sonunda ise %51’e düşmüş olacaktır. Haziran sonundaki %59.65 seviyesine göre iki ayda yaklaşık 8.65 puanlık bir düşüş yaşanması beklenmektedir. Bu düşüş, bir önceki yılın aynı aylarındaki yüksek baz etkisinden kaynaklanacaktır.
Ancak, yıllık enflasyon oranındaki bu düşüş, fiyatların gerilediği ya da enflasyonun kalıcı olarak düştüğü anlamına gelmemektedir. Bu düşüş, genellikle “baz etkisi” olarak bilinen bir olgunun sonucudur. Önceki yılın aynı aylarındaki çok yüksek enflasyon rakamları, cari dönemdeki yüksek aylık artışlara rağmen yıllık bazda daha düşük bir oranın hesaplanmasına neden olmaktadır. Fiyatlar hala artmaya devam etmekte, hatta aylık bazda yükseliş ivmesini korumaktadır. Yılın ilk altı ayındaki %25’lik artış, temmuz sonunda %28.5’e, ağustos sonunda ise %31’e ulaşacaktır. Dolayısıyla, aylık artışlar ve dönemsel oranlar genellikle göz ardı edilerek, yıllık orandaki “görünürdeki” düşüşün ön plana çıkarılması, kamuoyunda farklı bir algı yaratabilir. Önemli olan, temel mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki sürekli artışın, hane halkı bütçeleri üzerindeki baskıyı artırmaya, yaşam maliyetini yükseltmeye ve satın alma gücünü aşındırmaya devam etmesidir. Bu durum, enflasyonla mücadelede uzun ve meşakkatli bir yolun olduğunu gözler önüne sermektedir.
Sonuç: Enflasyonla Mücadelede Yeni Bir Yaklaşım Şart
Türkiye’de enflasyonla mücadele, belirlenen hedefler ile sahadaki gerçekler arasında önemli bir uçurum olduğunu gösteriyor. Başlangıçtaki iyimser hedefler, “yönetilen-yönlendirilen” fiyat artışları, küresel ekonomik koşullar ve iç dinamiklerin de etkisiyle hızla geçerliliğini yitirmiştir. Merkez Bankası’nın %38’lik tahmini, artık sadece bir geçmiş veri noktası olarak kalmış, kamuoyundaki ve piyasadaki beklentiler %45-50 bandına oturmuştur. Bu yüksek enflasyon oranları, vatandaşın alım gücünü zayıflatmaya, yatırım ve üretim ortamını belirsizliğe sürüklemeye devam edecektir. Yıllık enflasyonda baz etkisiyle yaşanacak düşüşler, yanıltıcı olabilir ve fiyat artışlarının devam ettiği gerçeğini gölgeleyebilir.
Bu tablo, enflasyonla mücadelede daha gerçekçi hedeflere, kararlı ve eş güdümlü para ve maliye politikalarına, ayrıca yapısal reformlara olan ihtiyacın altını çizmektedir. Enflasyonun kalıcı olarak tek haneli seviyelere düşürülmesi için bütüncül ve tutarlı bir yaklaşım benimsenmesi, sadece ekonomik istikrar değil, aynı zamanda toplumsal refah ve güvenin yeniden tesisi için hayati önem taşımaktadır. Aksi takdirde, %38 gibi hedefler, yalnızca istatistiksel birer dipnot olarak kalmaya mahkum olacaktır.
Kaynak: ekonomim.com
- Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.