Kendi Zaman Çizelgeniz

Türkiye’de Ortalama Yaşam Süresi: Vademiz Ne Kadar Kaldı ve Hayatı Nasıl Değerlendirmeliyiz?

Çocukluğumun geçtiği Kayseri’nin o eski mahallelerinde, şimdi yerinde yeller esen sokaklarında bir vefat haberi geldiğinde, hep aynı konuşmalar yankılanırdı kulaklarımda. Komşular, büyükler arasında geçen o diyaloglar hafızama kazınmış: “Falanca Hakk’a yürümüş, Allah rahmet eylesin.” “Nesi varmış, neden vefat etmiş ki?” Ve o bilindik, derin anlamlı yanıt: “Vadesi dolmuş…” Bu ifade, küçücük bir çocuk aklımla anlam veremediğim, gizemli bir tabirdi adeta. Sanki “vadesi dolmak” bir hastalık adıydı, ancak içeriği belirsizdi.

O dönemlerde hastalıklar da öyle bugünkü gibi detaylıca bilinmezdi elbette. Birisi aramızdan ayrıldı mı, sebebi hemen belliydi: Vadesi dolmuştu işte! Ara sıra bu genel ifadenin yanına eklenen başka bir açıklama da duyardım: “Damar sertliği vardı.” Bu ifade de yine o dönemin sınırlı bilgisiyle söylenen, tam olarak ne anlama geldiği kavranamayan bir tanımlamaydı. Damar sertliği denilirken aslında neyin kastedildiğini, insan bedenindeki bu sinsi sürecin yaşam üzerindeki etkilerini yıllar sonra çok daha iyi idrak edecektim. Hatta bu derinlemesine anlayış ve merak, beni “Hiç Kalbinizi Ellediler mi?” adını verdiğim bir kitap kaleme almaya kadar götürecekti.

Bugün artık, modern tıp ve bilimsel gelişmeler sayesinde, sevdiklerimizi hangi hastalıktan kaybettiğimizi çok daha net bir şekilde biliyoruz. Kalp krizleri, kanser, nörolojik hastalıklar… Her birinin bir adı, bir teşhisi var. Yine de, özellikle belli bir yaşın üzerindeki bireyler için, ortada somut, tek bir neden bulunamadığında “İç organlar iflas etmiş” ya da “Çoklu organ yetmezliği” deniliyor. Bu durum aslında “Vadesi dolmuş” tabirinin günümüzdeki daha bilimsel ama özünde aynı anlama gelen, yaşamın son buluş biçimini ifade eden bir versiyonu haline gelmiş durumda. Temelde yatan o kadim gerçek hiç değişmedi: Her nefes alan canlının bir sonu vardır.

Ölümün Bilinci ve İnsan Varlığının Anlamı

Doğada kendi ölümlülüğünü idrak edebilen, öleceğini bilen yegane canlı türü insandır. En azından diğer canlıların bu bilince sahip olmadığını varsayıyoruz. Gerçi birçok hayvan, avcı tehlikesi veya yaşlılık gibi nedenlerle ölümün yaklaştığını sezgisel olarak hissedebilir; ancak insanınki, varoluşsal bir kavrayıştır. İnsanoğlu, zamanın akıp gittiğini, her anın bir sonun başlangıcı olduğunu, bir gün mutlaka bu dünyadan göçeceğini kesin olarak bilir. Ve işte bu bilinçle, her geçen gün, adım adım vadenin dolacağı o kaçınılmaz sona doğru ilerleriz.

Bu derin bilgi, insan yaşamını diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerden biridir. Öleceğini bilmek, aynı zamanda yaşamın anlamını sorgulamamıza, geride ne bırakacağımızı düşünmemize ve zamanımızı nasıl değerlendirmemiz gerektiği üzerine kafa yormamıza neden olur. Hayatın bu döngüsü içinde, özellikle yolda karşılaştığım küçücük bebekleri, avuç içi kadar minnacık yavruları gördüğümde sıkça aynı düşünceye kapılırım:

“Yüz yıl sonra, şu an etrafımda gördüğüm kimse yaşamıyor olacak. Sadece benim etrafımdaki insanlar değil, hatta şu an yeryüzünde nefes alan milyarlarca insandan geriye sayılı kişi kalacak.”

Bu perspektiften dünyaya baktığınızda, her şey ne kadar da tuhaf, geçici ve bir o kadar da kıymetli görünüyor, değil mi? Hatta yüz yıl sonrasını düşünmek bile uzak geliyorsa, vadeyi daha da kısaltın, iyice yakınlaştırın: Peki, sadece üç beş yıl sonra neler olacak acaba hayatımızda? Bu sorular, kendi varoluşumuz, yaşamdaki önceliklerimiz ve geride bırakmak istediklerimiz üzerine derin düşüncelere sevk eder bizi. Zamanın bu acımasız akışı, her birimize hayatı daha bilinçli ve anlamlı yaşamamız için sessiz bir çağrı yapar.

Türkiye’de Ortalama Ömür: TÜİK Verileri Işığında Kalan Yıllarımız

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yakın zamanda açıklanan 2022-2024 dönemi hayat tabloları, Türkiye’deki ortalama yaşam süresi hakkında önemli ve düşündürücü bilgiler sunuyor. Bu verilere göre, doğuşta beklenen yaşam süresi ülkemiz için ortalama 78,1 yıl olarak belirlenmiş durumda. Bu istatistik, bir bebeğin doğduğu anda yaşayacağı ortalama yıl sayısını gösterir ve toplumun genel sağlık, eğitim, refah düzeyleri hakkında ipuçları verir.

Cinsiyetlere göre bir ayrıma gidildiğinde ise, erkeklerde bu süre 75,5 yıl iken, kadınlarda 80,7 yıla kadar çıkmaktadır. Kadınların yaşam süresi beklentisinin erkeklerden ortalama 5,2 yıl daha yüksek olması, küresel ölçekte gözlemlenen bir eğilimi yansıtmaktadır. Bu fark genellikle biyolojik faktörlere (örneğin hormonal farklılıklar), sosyal ve davranışsal etkenlere (erkeklerin daha riskli mesleklerde çalışması, daha az sağlık hizmeti alması, tütün ve alkol tüketiminin daha yüksek olması gibi) bağlanmaktadır.

Tüm yeni doğmuş bebeklere uzun, sağlıklı, huzurlu ve dolu dolu bir ömür dileyerek, şimdi gelelim belli bir yaşa gelmiş olanlarımızın ne kadar “vadesi” kaldığı sorusuna. Bu istatistikler, yaşamımızın farklı evrelerinde bizi nelerin beklediğini ve kalan zamanımızı nasıl daha değerli ve anlamlı hale getirmemiz gerektiği üzerine düşündürücü veriler sunuyor. Unutmayalım ki bu sayılar ortalamaları temsil eder ve bireysel yaşam süresi pek çok faktöre bağlı olarak değişkenlik gösterebilir.

Yaş Otuz Beş: Artık Yolun Yarısı Değil, Yeni Bir Başlangıç!

Edebiyatımızın ölümsüz şairlerinden Cahit Sıtkı Tarancı’nın o meşhur, zihinlere kazınmış, hüzünlü ve bir o kadar da harika dizeleri var ya, “Otuz Beş Yaş” şiirindeki:

Yaş otuz beş yolun yarısı eder
Dante gibi ortasındayız ömrün

Bu dizeler, Türk şiirinin klasiklerinden biri olsa da, günümüzdeki yaşam beklentisi verileriyle pek de örtüşmüyor. Modern tıp, beslenme koşullarındaki iyileşmeler, yaşam standartlarındaki artışlar ve genel sağlık bilincinin yükselmesi sayesinde, artık 35 yaşta ömrün yarısına gelinmiyor. Eskiden belki bu yaşlar orta yaşın doruk noktası ve bir dönemin kapanışı olarak kabul edilirdi; ancak günümüzde durum oldukça farklı bir tablo çiziyor.

Hayat istatistiklerine göre, 35 yaşındaki bir erkeğin önünde ortalama 42,7 yıl daha ömür süresi bulunmakta. Kadınlar içinse bu süre daha da uzayarak 47,4 yıla ulaşıyor. Bu veriler, 35 yaşın artık gençliğin son demleri değil, aksine hayatın enerjik, üretken ve potansiyel dolu bir döneminin devamı olduğunu gösteriyor. Bu durum, bireylerin kariyer, aile, kişisel gelişim ve hobiler gibi alanlarda planlarını daha uzun bir perspektifle yapmalarına olanak tanıyor ve yaşamın ikinci yarısı için yeni hedefler belirlemeye, hayaller kurmaya teşvik ediyor. Otuz beş yaş, artık bir bitiş değil, yeni başlangıçlar için kocaman bir fırsat penceresi olarak kabul edilebilir.

Emeklilik ve Kalan Vadenin Kıymeti: Yaşlılıkta Yaşam Kalitesi

Hayatın bir başka önemli dönüm noktası da 65 yaş. Bu yaşı doldurup, yılların emeğiyle hak ettiğiniz emekliliğinize kavuştuğunuzda, kamuda zaten yasal olarak çalışmanız mümkün değil. Peki, bu yeni dönemde “vade” olarak önünüzde ne kadar bir süre kalıyor dersiniz? TÜİK istatistikleri, 65 yaşına gelmiş bir birey için ortalama 18 yıl daha yaşam süresi kaldığını gösteriyor. Üstelik bu süre, erkekler için ortalama 16,3 yıla kadar düşmekte, bu da erkeklerin emeklilik dönemini kadınlara göre daha kısa yaşadığını ortaya koyuyor.

Bu yaşlarda sağlık sorunları da ne yazık ki sıkça baş göstermeye başlamış oluyor; kronik hastalıklar, hareket kısıtlılıkları, çeşitli rahatsızlıklar yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. İnsan, haklı olarak, kalan bu kısıtlı süreyi rahat, huzur içinde ve olabildiğince sağlıklı bir emeklilikle geçirmek ister. Ancak günümüz ekonomik koşullarında, ayda 17 bin lira, hadi bilemediniz 20-25 bin lira civarında bir emekli maaşıyla bu hayali gerçekleştirmek ne yazık ki pek de mümkün görünmüyor. Üç kuruşun hesabını yaparak, her harcamayı defalarca düşünmek zorunda kalmak, hayatın her alanında kısıtlamalarla yaşamak, hele ki kalan ömrünüz ortalama 18 yıl iken, hiç de adil ve insanca bir durum değil.

Kışın ayazında, sabahın köründe birkaç lira ucuza ekmek almak için market kuyruğuna girmek zorunda kalan yaşlılarımızın görüntüsü, bu tablonun en acı verici göstergelerinden biridir. Ortalama 18 yıl gibi bir süresi kalmış olan 65 yaş üstü emeklilere, onların kalan ömürleri dikkate alınarak, biraz daha empatiyle yaklaşılsa, siyaset ve toplum nezdindeki tutumlar acaba bugünkü gibi olur muydu? Çok büyük ihtimalle olmazdı! Emekliliğin, sadece bir gelir kapısı değil, aynı zamanda yıllarca verilen emeğin karşılığı olan bir huzur, onur ve yaşam kalitesi dönemi olması gerektiği unutulmamalıdır. Bu dönemde sosyal desteklerin, sağlık hizmetlerinin ve ekonomik güvencenin artırılması, yaşlılarımızın kalan yıllarını daha iyi geçirmeleri için elzemdir.

Hırsın Sonu: Servet ve İnsan Ömrü İlişkisi

Ölüm karşısında kimseye bir ayrıcalık tanınmıyor; yukarıda bahsettiğimiz yaşam süresi grafiği istisnasız herkesi kapsıyor. Zenginiyle fakiriyle, güçlüsüyle güçsüzüyle, hepimiz aynı sona doğru ilerliyoruz. Elbette, daha çok parası olanlar daha konforlu bir yaşam sürebilir, belli bir yaşa gelmiş olanlar daha iyi tedavilere erişerek ömürlerini belki biraz uzatabilir, o kadar. Ancak nihai son, hepimiz için aynı: Fanilik. Bu gerçeği bildiği halde, dünyalar kadar para kazanmış, büyük servetler edinmiş ve kendilerine bir şekilde oluk oluk para akıtmaya devam edenlerin hırsına ne demeli?

Düşünün ki yaş 65, önünüzde kalmış ortalama 18 yıl. Yaş 75 ise, ortalama 11 yıl gibi çok daha kısa bir süre kalıyor. Bu sınırlı zaman dilimine rağmen, bazı iş insanları arkalarından ne konuşulacağını, özellikle de kötü anılmayı umursamadan yaşamaya devam ediyorlar. Ormanları, doğayı katlederek, etik değerleri hiçe sayarak parasına para ekleme çabasından, daha fazla mülk edinme arzusundan bir türlü sıyrılamıyorlar. Oysa bazı isimler, vefatlarından yıllar sonra bile büyük bir saygı ve minnetle anılmaya devam ediyor; çünkü geride sadece servet değil, aynı zamanda topluma değer katan eserler, istihdam sağlayan yatırımlar ve iyi bir itibar bırakmışlardır. Toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket eden bu kişiler, adlarını altın harflerle tarihe yazdırırlar.

Dedim ya, yaşam grafiği herkes için geçerli. Bu süreyi çok az da olsa belki değiştirebilirsiniz; ancak tamamen altüst edemezsiniz. Hele hele büyük bir iş insanı olmuşsanız, çok para kazanmışsanız ve belli bir yaşa gelmişseniz, önünüzde yaşayacağınız, özellikle de sağlıklı yaşayacağınız belki ancak sekiz on yılınız kalmış olabilir. İşte bu noktada, arkanızdan iyi konuşulması da, aksi de tamamen sizin elinizde. Geride bırakacağınız miras, sadece maddi varlıklar değil, aynı zamanda itibarınız, insanlık için yaptıklarınız ve gelecek nesillere aktardığınız değerler olacaktır. Bu kısa ömrü, sadece kişisel hırslar uğruna tüketmek yerine, daha büyük bir amaca hizmet etmek için kullanmak, gerçek bilgelik olsa gerek.

Siyasetçilerin Vadesi: Güç, Sorumluluk ve Geride Bırakılan İzler

Arkasında olumlu izler bırakarak bu dünyadan göçüp gitmek ya da bunun tam tersi bir kaderi yaşamak… Bu sadece iş insanları için değil, elbette herkes için, ancak özellikle de siyasetçiler için büyük bir önem taşır. Bir siyasetçi olarak, gizli bir ajandanızın olmadığı ve amacınızın ülkeye ve vatandaşa hizmet etmek olduğu varsayılır. Ülkenin kaderini şekillendirme, toplumsal refahı artırma, adaleti sağlama gibi kritik görevleri üstlenmiş olurlar. Ancak bazen bu amaca ulaşmak, çeşitli engeller, kişisel zaaflar, güç hırsı veya yanlış politikalar nedeniyle mümkün olmaz. Bir türlü istediğiniz gibi hizmet edemez, beklenen katkıyı sağlayamazsınız.

Meşhur bir söz vardır: “Mezarlıklar yerlerinin doldurulamayacağını sanan insanlarla doludur.” Bu söz, siyaset sahnesindeki güç sahipleri için de geçerlidir. Merak etmeyin, sizin yeriniz de mutlaka dolar; hem de belki sizden daha iyi doldurulur. Zira eğer yeterli bir katkınız olmadıysa, topluma fayda sağlayamadıysanız, bu durum sizin için bir kayıp olsa da, toplum için belki de bir kazanca dönüşebilir. Siyaset sahnesi de tıpkı hayatın diğer alanları gibi geçicidir ve koltuklar kalıcı değildir. Güç ve yetki sınırlı bir süre için emanettir.

Yukarıdaki yaşam süresi grafiğine bir kez daha bakın! Dikkatlice… Pek bir zaman kalmadı, herkes için vade doluyor. Siyasetçilerin de, tıpkı diğer tüm insanlar gibi, sınırlı bir ömre sahip olduğu gerçeği, yaptıkları her eylemin ve aldıkları her kararın ağırlığını daha da artırmalıdır. Gerçek mirasları, koltuklarında geçirdikleri süre değil, bu süre zarfında topluma ve ülkeye ne kadar fayda sağladıkları, ne kadar pozitif değişim yarattıkları ve ne kadar iyi anıldıklarıdır. Gelecek nesiller, onların bıraktığı izleri ve eserleri değerlendirecek, ona göre yargılayacaktır.

Türkiye'de Doğuşta Beklenen Yaşam Süresi İstatistikleri
TÜİK verilerine göre Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi istatistikleri, cinsiyetlere göre dağılımı göstermektedir.

Hayat kısa, anlar değerli. Vademiz dolarken, her birimizin geride bırakacağı izlerin kalitesi, ne kadar yaşadığımızdan veya ne kadar servet biriktirdiğimizden çok daha önemlidir. Her anımızı, kendimiz ve çevremiz için anlamlı kılmak, topluma değer katmak, adil ve insancıl bir dünya inşa etmek için çabalamak, bu kısa ama bir o kadar da kıymetli yolculuğun en büyük amacı olmalıdır. Çünkü hayatın gerçek zenginliği, yaşanılan yılların sayısı değil, o yıllara sığdırılan anlam ve bırakılan güzel hatıralardır.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com