Enflasyonun Gizli Yüzü

Türkiye’de Greedflasyon mu, Optik Yanılsama mı? Enflasyonun Perde Arkası

Optik yanılsama, algılanan görüntüler ile nesnel gerçekliğin birbirinden farklı olduğu durumları tanımlamak için kullanılan geniş kapsamlı bir ifadedir. Duyularımızın elde edip beyne gönderdiği bilgiler, çoğu zaman bilgi kaynağının fiziksel durumuyla tam olarak uyuşmayan bir algı oluşturabilir. Bu durum, beynimizin görsel ipuçlarını yanlış yorumlaması, çevremizdeki nesnelerin özelliklerini hatalı değerlendirmesi veya belirli koşullar altında görsel sistemimizin “kandırılarak” gerçeğin dışına çıkmasıyla meydana gelir. Örneğin, bilimsel deneylerde sıklıkla karşılaşıldığı üzere, farklı yoğunluktaki saydam ortamlarda bulunan bir gözlemci, diğer ortamdaki bir cisme baktığında onu gerçek konumundan, boyutundan veya şeklinde farklı algılar. Su dolu bir havuza yukarıdan bakıldığında, havuzun dibi veya içinde yüzen bir balık olduğundan daha yakın veya farklı bir konumda görünür. Bu algısal farklılık, ışığın bir ortamdan diğerine geçerken hızının değişmesi ve dolayısıyla doğrultu değiştirmesi, yani ışığın kırılması prensibiyle açıklanır. Görsel sistemimiz, bu kırılmayı doğal bir durum olarak yorumlayamayarak bize yanıltıcı bir görüntü sunar. Optik yanılsamalar, sadece fiziksel olgularla sınırlı kalmayıp, beynimizin karmaşık algılama süreçlerini ve yorumlama biçimlerini de gözler önüne serer.

Sosyal bilimlerdeki optik yanılsamalar ise fizik bilimlerinden farklı olarak, genellikle insan eliyle yaratılan veya toplumsal süreçler sonucunda ortaya çıkan algısal çarpıtmaları ifade eder. Bu tür yanılsamalar, bireylerin veya toplumun ekonomik, sosyal veya siyasi gerçeklikleri olduğundan farklı algılamasına yol açar. En bilinen örnekleri arasında bilanço veya bütçe makyajlaması, enflasyon oranlarının düşük gösterilmesi, kur değerlerinin manipüle edilmesi, işsizlik rakamlarının gerçek düzeyinin altında açıklanması gibi illüzyonlar yer alır. Benzer şekilde, kişi başına düşen gelirin veya büyüme oranlarının olduğundan daha yüksek gösterilmesi de toplumsal algıyı etkileyen bir başka optik yanılsamadır. Bu tür yanılsamalar, genellikle belirli bir çıkar grubunun veya otoritenin toplumu yönlendirme, beklentileri yönetme veya mevcut durumu olduğundan daha iyi gösterme çabasıyla ortaya çıkar. Ekonomik verilerin sunuluş biçimi, kullanılan metodolojiler veya açıklanan rakamların yorumlanması, gerçek durumu sisli bir perdenin arkasına gizleyerek, toplumsal karar alma süreçlerini ve bireysel ekonomik davranışları ciddi şekilde etkileyebilir. Bu, bir nevi “ekonomik makyaj” olarak tanımlanabilir ve genellikle şeffaflık eksikliği, hesap verebilirlik sorunları ve bilgi asimetrisi gibi durumlarla beslenir.

Greedflasyon kavramı, günümüz ekonomik tartışmalarında giderek daha fazla yer bulan ve İngilizcede “açgözlü” anlamına gelen “greed” ile “şişme” veya “artış” anlamına gelen “enflasyon” sözcüklerinin birleşiminden türetilmiş bir neolojizmdir. Türkçeye “açgözlülük enflasyonu” olarak çevrilebilecek bu ifade, üretici ve/veya satıcıların yüksek enflasyonun yarattığı belirsiz ve kargaşalı ortamdan faydalanarak, mal veya hizmetlerin satış fiyatlarını enflasyonun da üzerine çıkararak anormal karlar elde etme eğilimini tanımlar. Bu durum, maliyet artışlarının ötesinde, firmaların piyasa gücünü veya tüketici beklentilerini kullanarak fiyatları “şişirmesi” anlamına gelir. Özellikle arz-talep dengesizliklerinin yaşandığı, tedarik zinciri sorunlarının baş gösterdiği veya tüketici algısının fiyat artışlarına daha hoşgörülü yaklaştığı dönemlerde greedflasyonun ortaya çıkma potansiyeli artar. Tüketiciler, genel bir fiyat artışı beklentisi içinde olduğundan, bazı ürünlerde enflasyonun üzerinde gerçekleşen fiyat artışlarını kolaylıkla kabullenebilirler. Bu da üreticilere ve satıcılara, maliyet bazlı artışların ötesinde bir fiyatlama alanı açar ve karlarını maksimize etme fırsatı sunar. Greedflasyon, sadece ekonomik bir olgu olmakla kalmaz, aynı zamanda etik ve sosyal adalet boyutları da olan, gelir dağılımını olumsuz etkileyebilecek ciddi bir sorundur.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan verilere göre, belirli bir dönemdeki son on iki aylık tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 67’nin biraz üzerinde bir orana işaret etti. Bu rakam, genellikle ülkedeki genel fiyat artış seviyesini temsil eden bir ortalama değer olarak kabul edilir. Teorik olarak, bu durumda geçtiğimiz yılın Şubat ayından bu yana fiyatı yüzde 67’nin üzerinde artış gösteren tüm mal ve hizmetlerin greedflasyon kapsamında değerlendirilebileceği düşünülür. Ancak, bu yüzde 67’lik oranı doğrudan esas almanın bazı önemli sorunları ve sınırlılıkları bulunmaktadır. İlk olarak, enflasyonun yüzde 67 olması, ekonomideki her mal veya hizmetin fiyatının tam olarak bu oranda arttığı anlamına gelmez. TÜFE, binlerce mal ve hizmetin ortalama fiyat değişimini gösteren istatistiki bir ölçümdür. Dolayısıyla, bazı mal veya hizmetlerin fiyatı yüzde 67’den çok daha az artmış olabilirken, bazılarının fiyatı bu oranın oldukça üzerinde bir yükseliş göstermiş olabilir. İkinci olarak, yüzde 67 oranındaki enflasyon hesabının yapıldığı TÜFE sepeti, ekonomideki binlerce çeşit mal ve hizmet arasından anketler yoluyla seçilmiş, temsili olduğu varsayılan 406 kalemden oluşan sınırlı bir sepeti yansıtır. Bu sepet, tüm ekonomik faaliyetleri ve tüketim alışkanlıklarını tam olarak temsil etmeyebilir. Özellikle dar gelirli kesimlerin tüketim sepeti ile ortalama tüketim sepeti arasında farklılıklar olabileceği gibi, belirli ürün gruplarındaki (örneğin gıda, konut) fiyat artışları genel ortalamadan çok daha yüksek seyredebilir. Bu da resmi enflasyon rakamlarının, vatandaşın günlük yaşamındaki fiyat artış algısıyla örtüşmemesine yol açar ve “gerçek enflasyon” tartışmalarını körükler.

Bütün bu metodolojik ve istatistiksel farklılıklara rağmen, insanlar bir mal veya hizmetin fiyatına baktıklarında ve bunu geçmişle kıyaslamak istediklerinde, genellikle TÜİK tarafından açıklanan TÜFE değişim oranını bir referans noktası olarak kabul ederler. Bu, kamuoyunda en yaygın bilinen ve hükümet politikalarının temelini oluşturan resmi bir veri olduğu için kaçınılmaz bir referans haline gelmiştir. Örneğin, herhangi bir malın bir yıl önceki fiyatı 100 TL iken, bir yıl sonra 167 TL’ye yükselmişse, o malın fiyatının enflasyon oranında artmış olduğu varsayılır ve bu durumda ortada bir greedflasyon olduğu iddiası genellikle dile getirilmez. Bu tür bir artış, “normal” veya “beklenen” enflasyonist süreç olarak algılanır. Ancak, aynı malın fiyatı 200 TL’ye yükselmişse, durum farklılaşır. Bu senaryoda, 100 TL’den 200 TL’ye olan toplam 100 TL’lik artışın, 67 TL’lik kısmı genel enflasyon olarak kabul edilirken, kalan 33 TL’lik kısmı ise “aşırı kar hırsı” veya “fırsatçılık” olarak yorumlanarak greedflasyon olarak algılanır. Bu algı, tüketicinin cebinden çıkan fazla paranın, sadece genel ekonomik dengesizliklerden değil, aynı zamanda satıcının açgözlülüğünden kaynaklandığı düşüncesini pekiştirir. Ancak bu ayrım, yalnızca resmi enflasyon oranının bir referans noktası olarak kabul edilmesi durumunda geçerlidir ve bu, başlı başına bir optik yanılsama yaratma potansiyeli taşır.

Peki, bu gerçekten de böyle midir? Yoksa ortada sadece karmaşık bir ekonomik optik yanılsama mı söz konusudur? Bu kritik soruya doğru bir yanıt bulabilmek için öncelikle “gerçek enflasyonun” ne olduğuna karar vermemiz gerekmektedir. Çünkü Türkiye’deki genel kanaat, TÜİK tarafından açıklanan resmi enflasyon oranlarının piyasadaki ve vatandaşın günlük yaşamındaki gerçek fiyat artışlarını tam olarak yansıtmadığı yönündedir. Kamuoyunun önemli bir kesimi, açıklanan bu oranların manipüle edildiğine veya en azından metodolojik sınırlamalar nedeniyle gerçeğin gerisinde kaldığına inanmaktadır. Diyelim ki, bağımsız bir araştırma grubu olan Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından hesaplanan ve yaklaşık yüzde 121 seviyelerinde seyreden e-TÜFE enflasyonunu dikkate alırsak, yukarıdaki örneğimizdeki durum kökten değişir. Eğer bir malın fiyatı bir yılın sonunda 100 TL’den 200 TL’ye yükselmişse ve gerçek enflasyon oranı (ENAG’a göre) yüzde 121 ise, bu malın fiyatının aslında 221 TL olması beklenir. Bu durumda, malın fiyatı 200 TL olmuşsa, burada bir greedflasyon söz konusu değildir; hatta bu malın fiyat artışı, ortalama enflasyonun bile gerisinde kalmış demektir. Bu bakış açısı, greedflasyon algısının tamamen referans alınan enflasyon oranına bağlı olduğunu ve bu referansın değişmesiyle algının da tamamen tersine dönebileceğini çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Dolayısıyla, “greedflasyon var mı?” sorusu, hangi enflasyon oranını “gerçek” kabul ettiğimize göre farklı yanıtlar bulabilen derinlemesine bir algı ve güven sorunudur.

Türkiye’de son dönemlerde, ekonomiyle ilgili her konuda olduğu gibi, enflasyon meselesinde de ciddi ve yaygın bir optik yanılsama yaşanmaktadır. Bu yanılsama, sadece fiyat artışlarının boyutunu algılamakla kalmayıp, aynı zamanda bu durumun temel nedenlerini ve sorumlularını belirleme konusunda da kendini göstermektedir. İnsanların büyük çoğunluğu, TÜİK’in açıkladığı yüzde 67’lik enflasyon oranının gerçeği yansıtmadığına, piyasadaki gerçek fiyat artışlarının bunun en az iki katı olduğuna inanmaktadır. Ancak, bu yüksek enflasyona kimin neden olduğu sorusu gündeme geldiğinde, toplumun farklı kesimleri genellikle satıcıları, ev sahiplerini, bankaları veya aracılık hizmeti veren diğer aktörleri suçlama eğilimine girmektedir. Bu durum, karmaşık ekonomik süreçlerin ve çoklu nedenlerin basit tekil suçlulara indirgenmesi çabasından kaynaklanır. Hükümetler genellikle dışsal faktörleri (küresel emtia fiyatları, döviz kuru şokları), iş dünyası maliyet artışlarını ve vergi yüklerini, tüketiciler ise doğrudan karşılaştıkları satıcıların fiyatlandırma politikalarını işaret ederler. Bu karşılıklı suçlamalar, gerçek nedenlerin net bir şekilde anlaşılamadığı ve şeffaf verilere erişimin kısıtlı olduğu bir ortamda daha da şiddetlenir. Toplumun farklı kesimlerinin, kendi yaşadıkları deneyimlerden yola çıkarak enflasyonun kaynağını farklı yerlerde araması, genel bir kafa karışıklığına ve kutuplaşmaya yol açar. Bu algısal farklılıklar, ekonomik sorunlara çözüm bulmayı zorlaştırdığı gibi, toplumsal uzlaşmayı da engellemektedir.

Türkiye’de “gerçekten bir greedflasyon mu var, yoksa sadece geniş çaplı bir optik yanılsama mı söz konusu?” sorusuna doğru ve kesin bir yanıt vermek, ne yazık ki, mevcut koşullar altında, özellikle de gerçek verilere dayalı, şeffaf ve güvenilir bir değerlendirme yapılamadığı sürece mümkün olmayacaktır. Resmi ve bağımsız enflasyon verileri arasındaki büyük uçurum, bu sorunun net bir şekilde cevaplanmasını engellemekte ve toplumsal algıyı daha da karmaşık hale getirmektedir. TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranı ile ENAG’ın açıkladığı enflasyon oranı arasındaki belirgin farka, literatüre yeni bir kavram ekleyerek “kayıt dışı enflasyon” diyebiliriz. Bu, tıpkı kayıt dışı ekonomi, kayıt dışı gelir veya kayıt dışı istihdam gibi Türkiye’ye özgü ancak uluslararası literatüre katkı sağlayabilecek bir kavram olabilir. Kayıt dışı enflasyon, resmi istatistiklerde yer almayan ancak vatandaşın günlük yaşamında hissettiği, ancak ölçülemeyen veya kabul edilmeyen fiyat artışlarını ifade eder. Bu durum, sadece ekonomik bir ölçüm sorunu olmanın ötesinde, aynı zamanda toplumsal güven, şeffaflık ve hesap verebilirlik eksikliğinin de bir göstergesidir. Gerçek verilerin gizlenmesi veya farklı yorumlanması, politikacılardan iş dünyasına, tüketicilerden yatırımcılara kadar herkesin ekonomik kararlarını yanlış bilgilere dayanarak almasına neden olur. Bu durum, ekonomik istikrarı tehdit eder, kaynak dağılımını bozar ve uzun vadede ülkenin ekonomik gelişimini olumsuz etkiler. Dolayısıyla, Türkiye’nin ekonomik gerçekliğini doğru bir şekilde anlayabilmek ve etkili politikalar geliştirebilmek için, enflasyonla ilgili optik yanılsamaları aşacak, şeffaf, güvenilir ve kapsayıcı veri toplama ve açıklama mekanizmalarına acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak bu şekilde, greedflasyonun gerçek bir olgu mu yoksa sadece bir algı yanılgısı mı olduğunu netleştirmek ve doğru adımları atmak mümkün olacaktır.