Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 Yılı: Başlangıçtaki Umutlardan Günümüzdeki Zorluklara
Türkiye Cumhuriyeti, 29 Ekim 1923’te ilan edildiğinde, genç bir devlet olarak önünde pek çok zorlukla karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden doğan bu yeni ülkenin ekonomik temelleri oldukça zayıftı. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) yalnızca 570 milyon dolar seviyesindeyken, kişi başına düşen gelir 48 dolar gibi mütevazı bir miktardı. Ülke ekonomisinin dinamiklerini gösteren ihracat 57 milyon dolar, ithalat ise 80 milyon dolarla dış ticaret açığı veren bir tablo çiziyordu. Sanayinin milli gelirdeki payı yüzde 10’un altındaydı; üretim altyapısı yetersiz, modern tesisler yok denecek kadar azdı. Toplumun en temel sorunlarından biri ise okuryazarlık oranıydı. Gerçek anlamda okuma yazma bilenlerin oranı sadece yüzde 3 civarındaydı, bu da eğitim ve insan kaynağı konusunda atılması gereken adımların büyüklüğünü ve aciliyetini gösteriyordu.
Siyasi ve jeopolitik koşullar da Cumhuriyetin ilk yıllarındaki mücadeleyi derinleştiriyordu. Lozan Antlaşması’na rağmen İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın yönetimi uluslararası bir gücün elindeydi, bu da ülkenin tam egemenliğini kısıtlayan önemli bir faktördü. Akdeniz’e açılan stratejik kapı olan Hatay ise henüz Türkiye sınırları içinde değildi. Ancak genç Cumhuriyet, kararlılıkla bu zorlukların üstesinden gelmeye odaklandı. 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar üzerindeki tam egemenlik Türkiye’ye geçti. Bu, uluslararası alanda kazanılan büyük bir diplomatik başarıydı. Ardından, 1939 yılında Hatay’ın Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmasıyla ülke toprak bütünlüğünü pekiştirdi ve milli birlik duygusu daha da güçlendi.
Cumhuriyetin ilk on beş yılı, adeta bir kalkınma ve yeniden yapılanma destanı niteliğindeydi. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, ülkenin dört bir yanında sayısız fabrika ve üretim tesisi kuruldu. Sümerbank, Etibank, Denizbank gibi iktisadi devlet teşekkülleri aracılığıyla tekstilden demir-çeliğe, şekerden kağıda kadar pek çok alanda sanayileşme hamleleri başlatıldı. Bu kuruluşlar, bölgesel kalkınmada kilit rol oynayarak istihdam sağladı ve yerel ekonomileri canlandırdı. Eğitim seferberliğiyle okuma yazma oranının artırılması hedeflendi; Millet Mektepleri açıldı, ilköğretim yaygınlaştırıldı ve kız çocuklarının eğitime erişimi teşvik edildi. Bu dönemde Türkiye, sadece kendi kaynaklarıyla, dışa bağımlılığı azaltarak kendine yeterli bir ekonomi inşa etme yolunda önemli adımlar attı. 1929 Büyük Dünya Ekonomik Bunalımı ve İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı küresel zorluklara rağmen, ülke üretimini ve gücünü artırarak ilerlemeye devam etti. Bu başarılar, Cumhuriyetin sağlam temeller üzerine kurulduğunun ve büyük bir iradeyle kalkınma hedefine kilitlendiğinin kanıtıydı, modern bir ulus devlet olmanın ilk adımları atıldı.
Özetle, Türkiye Cumhuriyeti yirminci yüzyıla oldukça çetin koşullarda başladı. Ancak özellikle 1945 sonrası dönemde yapılan bazı politika hatalarına ve çözüm bekleyen sorunlarını zaman zaman çoğaltmasına rağmen, genel olarak başlangıçtaki dezavantajlı konumunu lehine çevirmeyi başardı. Osmanlı İmparatorluğu’ndan devralınan ağır dış borç yükünü temizlemesi de bu başarının önemli bir parçasıydı. Ülke, modernleşme ve kalkınma yolunda kaydettiği ilerlemelerle bölgesel bir güç haline gelme potansiyelini ortaya koydu. Demokrasiye geçiş, çok partili hayata adım atılması ve uluslararası entegrasyon çabaları da bu dönemde yaşanan önemli gelişmelerdendi. Bu süreçte Türkiye, siyasi ve ekonomik bağımsızlığını sağlamlaştırma yönünde önemli mesafeler kat etti, halkının yaşam standardını yükseltmek için çabaladı ve dünyadaki yerini sağlamlaştırdı.
Yirmi birinci yüzyıla girildikten kısa bir süre sonra, Cumhuriyetin yüzüncü yılı için iddialı hedefler ortaya kondu. Bu hedefler arasında dünyanın en büyük ilk on ekonomisi arasına girmek, kişi başına geliri önemli ölçüde artırmak, ileri teknoloji üreten bir ülke olmak ve demokratik standartları yükseltmek gibi maddeler yer alıyordu. Bu vizyon, ülke için büyük bir motivasyon kaynağı olmuştu. Ancak ne yazık ki bu büyük hedeflere ulaşmak için hayati önem taşıyan yapısal reformlar bir türlü hayata geçirilemedi. Ekonomiden hukuka, eğitimden adalete kadar birçok alanda beklenen köklü değişiklikler yapılmadı, aksine mevcut sorunlar katlanarak arttı. Tam aksine, mevcut yapısal düzenlemeleri tersine çevirecek, ülkenin temellerini zayıflatacak hatalar ve yanlış politikalar peş peşe geldi. Bu durum, uzun vadeli sürdürülebilir kalkınmanın önündeki en büyük engellerden biri oldu ve ülkenin potansiyelini tam olarak gerçekleştirmesine mani teşkil etti.
Yapısal hatalar yalnızca ekonomi alanıyla sınırlı kalmadı. Sosyal ve siyasal alanlarda da benzer yanlışlar ve hatalı uygulamalar birbirini izledi. Özellikle 2018 yılından itibaren geçilen başkanlık sistemi, ülkedeki hataların ve yanlışların katlanarak artmasına yol açtı. Kurumsal bağımsızlıkların aşınması, güçler ayrılığı ilkesinin zayıflaması ve karar alma süreçlerinde liyakatten ziyade sadakatin ön plana çıkması, devlet yönetiminin kalitesini ciddi şekilde düşürdü. Bu durum, kamu hizmetlerinin verimliliğini azaltırken, vatandaşların devlete olan güvenini de sarsan bir dizi olumsuzluğa zemin hazırladı. Hukuk devleti ilkesinin zayıflaması ve hesap verebilirliğin azalması, toplumsal barış ve adaletin temelini sarsan etkiler yarattı.
Cumhuriyetimizin yüzüncü yılını tamamlayıp ikinci yüzyılına geçerken ne yazık ki karşımızda bir dizi ağır sorunla yüzleşen bir Türkiye portresi duruyor. Çürümüşlük, yolsuzluk, artan yoksulluk, liyakatsizliğin getirdiği görgüsüzlük, ahlaki değerlerdeki erozyon, adam kayırma ve iltimas, kara para aklama, dolandırıcılık şebekeleri, mafya faaliyetleri ve terör gibi sorunlar ülke gündemini meşgul ediyor. Her gün yeni bir toplumsal veya ekonomik faciayla uyanır hale geldik. Kara para aklayıcıları, uyuşturucu kaçakçıları, fon vurguncuları ve din tacirleri gibi unsurlar ülkenin her köşesine adeta ağlarını germiş durumda. Bu durum, toplumsal dokuyu zayıflatırken, hukukun üstünlüğü ve adaletin tecellisi konularında ciddi endişeler yaratıyor. Demokrasinin temelini oluşturan şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri giderek aşınmaktadır.
Ülkenin dört bir yanında, diyanetinden futboluna, siyasetinden bürokrasisine, eğitiminden denetimine, yargısına kadar her alanda lime lime dökülen, işlevselliğini yitirmiş bir yapı gözlemleniyor. Kurumlar arası denge ve denetim mekanizmalarının zayıflaması, kamuoyu önünde şeffaflık ve hesap verebilirlik eksikliği, bu çürümüşlüğün en belirgin göstergelerinden. Kamu kaynaklarının etkin kullanılamaması, vatandaşların temel hizmetlere erişiminde aksaklıklar yaşanmasına neden oluyor. İşin en acı ve endişe verici yanı ise, bütün bu olumsuzlukların, yolsuzlukların ve yasa dışı faaliyetlerin hesabının yeterince sorulmamasıdır. Örneğin, devasa boyutlara ulaşan kara para ve uyuşturucu işlerine neden göz yumulduğu, bu durumun sorumlularının kimler olduğu sorusunun üzerine gidebilen, bu konuda ciddi bir kamuoyu baskısı oluşturabilen pek kimse bulunmuyor. Hatta bu kritik soruları basında birkaç cesur isim dışında gündeme getiren dahi nadirleşmiş durumda. Bu durum, adalete olan inancı derinden sarsarken, geleceğe dair umutları da gölgeliyor.
Bu olumsuz tablo, Türkiye’nin uluslararası imajını da derinden etkiliyor. Son zamanlarda Netflix gibi global platformlarda izlediğim bazı dizilerde (örneğin Undercover, Ferry ve Berlin), Türk karakterlerin Avrupa’daki uyuşturucu ticaretini yöneten, kara para aklayan veya organize suç örgütlerinin başında yer alan kişiler olarak tasvir edildiğini üzülerek görüyorum. Eskiden Türklerin adı bu tür kirli işlerle anılmaz, ülke insanları daha çok misafirperverlikleri ve kültürel zenginlikleriyle tanınırdı. Ancak ne yazık ki, günümüzdeki gerçekler ve Türkiye’nin bu alanlardaki artan sorunları, uluslararası yapımcıların bu tür karakterleri hikayelerine dahil etmesine zemin hazırlamış görünüyor. Filmlerde ve dizilerde Türkler, geçmişte Bulgarların, Sırpların veya Kolombiyalıların doldurduğu suç baronları rolünü üstlenmeye başlamış durumda. Bu durum, hem ülkenin itibarını zedeliyor hem de yurt dışındaki Türk vatandaşlarına yönelik önyargıları pekiştirerek ciddi sorunlara yol açıyor.
Bütün bu derin sorunların temelinde, siyasetin teknik konulara aşırı ve müdahaleci bir şekilde karışması yatıyor. Bir ülkenin sağlıklı işleyebilmesi için Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerinin güvenilirliği, futbol federasyonlarının özerkliği, polisin ve adliyenin tarafsızlığı, üniversitelerin bilimsel özgürlüğü gibi alanlarda siyasetin elini çekmesi gereklidir. Bu kurumların bağımsızlığı, liyakatli ve şeffaf bir yönetim anlayışının temelini oluşturur. Çünkü Türkiye’deki siyaset, ne yazık ki, bu tür kritik kurumlara atamaları liyakate değil, sadakate göre yapma eğilimindedir. Bu durum, uzmanlık gerektiren pozisyonlara yetersiz kişilerin getirilmesine, kurumların kendi asli görevlerinden uzaklaşmasına ve nihayetinde başarısızlığa yol açmaktadır. Eskiden bu kadar feci bir durum söz konusu değildi; teknik konularda daha çok profesyonellerin söz sahibi olduğu bir dönem yaşanmıştı, bu da kurumların daha verimli çalışmasını sağlıyordu.
Siyasetin teknik konulara karışmadığında başarının nasıl peş peşe geldiğini bize en çarpıcı şekilde voleybolcu kızlarımız gösterdi. Tamamen liyakat esasına dayalı bir sistemde, teknik ekibin ve sporcuların yetenekleri ön plana çıkarak dünya çapında başarılar elde ettiler. Bu başarılar, uluslararası alanda büyük takdir topladı ve Türkiye’nin adını gururla duyurdu. Eskiden basketbol kadın takımımız da benzer bir başarı yolunda ilerliyordu, uluslararası arenada ses getiren sonuçlar alıyorlardı. Ne yazık ki, oraya da siyasetin müdahalesi girdi ve takımların performansı düşüşe geçti, başarı grafiği tersine döndü. Bu örnekler, her alanda, özellikle de uzmanlık ve bağımsızlık gerektiren konularda liyakatin ne kadar önemli olduğunu ve siyasi müdahalelerin yıkıcı sonuçlarını açıkça ortaya koymaktadır. Kurumsal özerklik ve meritokrasinin tesis edilmesi, Türkiye’nin yeniden yükselişe geçebilmesinin anahtarlarından biridir.
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında geldiğimiz nokta, ne yazık ki uluslararası arenada endişe verici bir tablo çiziyor. Türkiye, şu anda Mali Eylem Görev Gücü (FATF) tarafından “gri liste” olarak adlandırılan, kara para aklama ve terörün finansmanıyla mücadelede yetersiz bulunan ülkeler arasında yer alıyor. Bu durum, ülkenin uluslararası finans sisteminde daha fazla incelemeye tabi tutulmasına, dış yatırımcıların tereddüt etmesine ve genel olarak ekonomik ilişkilerin zorlaşmasına neden oluyor. Uygar ülkelerin Türkiye’yi kendi çıkarları söz konusu olduğunda aralarına aldığı, ancak bunun dışında kalan durumlarda dışarıda tutmaya çalıştığı bir konumda bulunuyoruz. Yurt dışına seyahat eden Türk vatandaşları ise, vize başvurularında zorluklar yaşamaktan, sınır kapılarında veya gümrüklerde son derecede kötü muamele görmeye kadar bir dizi olumsuzlukla karşılaşıyor. Bu, Türkiye’nin uluslararası itibarının ne denli sarsıldığının ve saygınlığının azaldığının somut bir göstergesidir.
Sonuç olarak, Cumhuriyetimizin ilk yüzyılında kaydedilen önemli ilerlemelere ve atılımlara rağmen, özellikle son dönemde yaşanan politik ve sosyal gelişmeler, ülkeyi arzu edilmeyen bir noktaya taşımıştır. Yüz yılda geldiğimiz yer, maalesef başlangıçtaki umut ve potansiyelle kıyaslandığında oldukça “berbat” bir yerdir. Bu durum, ülke olarak köklü bir öz eleştiri yapma, sorunları cesurca kabul etme ve liyakati, hukukun üstünlüğünü, şeffaflığı ve adaleti temel alan yeni bir yol haritası belirleme zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Türkiye’nin ikinci yüzyılına daha güçlü, daha adil ve daha müreffeh bir şekilde girebilmesi için acil ve kararlı adımlar atılması gerekmektedir. Ancak bu şekilde, Cumhuriyetin kurucu değerleri ve hedefleri doğrultusunda yeniden bir yükseliş ivmesi yakalanabilir.