Türkiye Ekonomisinde Sanayi Üretimi: Yavaşlayan Rüzgarlar ve Yapısal Reform İhtiyacı
Türkiye ekonomisinin can damarlarından biri olan sanayi üretimi, son dönemde karmaşık ve çelişkili sinyaller vermeye devam ediyor. Ülke ekonomisinin genel sağlığı hakkında önemli ipuçları sunan Ocak ayı sanayi üretimi verileri açıklandığında, birçok ekonomistin dikkatini çeken bir tablo ortaya çıktı: Bir önceki aya göre sanayi üretiminde yüzde 2,3 oranında bir azalma yaşandı. Bu tek aylık veri, ekonominin yönü hakkında kesin yargılara varmak için yetersiz olsa da, diğer göstergelerle birlikte değerlendirildiğinde, yeni yıla beklenen ivmeyle başlayamadığımızı işaret ediyor.
Sanayi üretimindeki bu düşüşün yanı sıra, ilk iki ay için açıklanan kapasite kullanım oranı verileri de endişe verici bir tablo çiziyor. Hem geçtiğimiz yılın son çeyreğine kıyasla hem de 2024 yılının genel ortalamasıyla karşılaştırıldığında, kapasite kullanım oranında belirgin bir gerileme gözlendi. Bu durum, mevcut üretim potansiyelinin tam olarak kullanılamadığına, dolayısıyla talebin zayıfladığına veya geleceğe yönelik beklentilerin azaldığına işaret edebilir. İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından açıklanan Türkiye İmalat PMI (Satın Alma Yöneticileri Endeksi) Ocak ve Şubat değerleri de eşik değer olan 50’nin altında kalarak sırasıyla 48 ve 48,3 olarak gerçekleşti. PMI’ın 50’nin altında olması, imalat sanayisinde daralmaya işaret eden kritik bir gösterge olup, Ocak ayındaki zayıflığın Şubat ayında da devam ettiğini gözler önüne seriyor.
Oysa 2023 yılının son çeyreği, sanayi üretimi ve Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) verileri açısından farklı bir resim çiziyordu. Yılın ikinci çeyreğinde yüzde 3,8 ve üçüncü çeyreğinde yüzde 1 oranında azalan sanayi üretimi, dördüncü çeyrekte dikkat çekici bir toparlanma göstererek yüzde 3,34 gibi yüksek bir oranda artmıştı. Benzer şekilde, GSYH de ikinci ve üçüncü çeyreklerdeki sınırlı düşüşlerin ardından dördüncü çeyrekte yüzde 1,7 oranında yükselmişti. Bu oldukça olumlu değerler, ekonomideki kötü günlerin geride kaldığı ve üretim tarafında işlerin nihayet toparlanmaya başladığı yönünde umutlar yeşertmişti. Peki, bu iyimser tablo kalıcı mıydı? En kötü gerçekten de geride kalmış mıydı?
Ne yazık ki, 2024 yılının ilk iki ayına ait veriler, bu iyimser beklentilerin henüz gerçeğe dönüşmediğini, daha doğrusu “dönüşmeyebileceğini” gösteriyor. Zira son dönemde GSYH ve üretim verileri aşırı derecede oynak bir seyir izliyor. Bu oynaklık, ileriye dönük ekonomik öngörülerde bulunmayı giderek zorlaştırıyor ve belirsizliği artırıyor. Ekonomik gidişatın yönünü kesin olarak anlamak için adeta “önümüzdeki maçlara bakacağız” durumuyla karşı karşıyayız. Önümüzdeki günlerde açıklanacak hizmet ve inşaat üretimi verileri, tabloyu bir nebze daha netleştirebilir. Ancak tam ve daha az hatalı bir değerlendirme yapabilmek adına, birkaç aylık ek veri akışına daha ihtiyaç duyulduğu aşikâr.

Ekonomi Programının Yetersizliği ve Yapısal Reform İhtiyacı
Mevcut ekonomi programının oldukça eksik ve tek boyutlu olduğu, sıkça vurgulanan bir gerçek. Programın temelini, büyük ölçüde para politikasına dayalı sıkılaştırma adımları oluşturuyor. Maliye politikası ise daha çok bütçe açığını kontrol altına alma çabasıyla sınırlı kalıyor. Ancak, uygulanan programın toplumun geneli tarafından sahiplenilmesini sağlayacak, yükün daha adil dağıtıldığı, kapsayıcı adımlar atılmıyor. En önemli eksikliklerden biri ise yapısal reformlar konusunda ortada somut bir gelişme olmaması. Yapısal sorunlar, ekonominin uzun vadeli büyüme potansiyelini doğrudan etkileyen, üretimden vergilendirmeye, eğitimden hukuk sistemine kadar geniş bir alanı kapsayan köklü problemlerdir. Bu reformların yokluğu, uygulanan programın etkisini sınırlamakla kalmıyor, aynı zamanda uzun vadeli sürdürülebilir bir büyüme ortamının yaratılmasını da engelliyor.
Programın ilk aylarında politika faizlerinin yavaş bir tempoda yükseltilmesi, enflasyonla mücadelede arzu edilen sonuçların gecikmesine neden oldu. Enflasyonun beklentilerin üzerinde seyretmesi, para politikası hedeflerine ulaşılmasını zorlaştırdı. Programın özünde sadece para politikasına dayanması ve enflasyonda istenen ilerlemenin kaydedilememesi, beraberinde yüksek kredi faizlerini ve yerli paranın değerli kalmasını getirdi. Bu durum, özellikle reel sektör ve ihracatçılar cephesinde ciddi şikâyetlerin artmasına yol açtı. Yüksek kredi maliyetleri yatırımları kısıtlarken, değerli yerli para ihracatın rekabet gücünü olumsuz etkiliyor.
2001 ve 2023 Programlarının Karşılaştırılması
Oysa Türkiye ekonomisinin yakın tarihinde, farklı bir yol izleyen ve daha başarılı sonuçlar veren programlar da mevcut. Aşağıdaki grafikte, Türkiye’de uygulanan iki ayrı ekonomi programının ilk yıllarındaki sanayi üretimi seyri karşılaştırılıyor. Grafikte, çeyrekler itibarıyla mevsim ve takvim etkisinden arındırılmış sanayi üretim endeksi değerleri yer alıyor. İlk program, Mayıs 2001’de yürürlüğe konulan ve dönemin güçlü bir siyasi iradesiyle desteklenen “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” idi. İkinci program ise Haziran 2023’te başlatılan ve kamuoyunda “Rasyonele Dönüş” olarak adlandırılan mevcut program.
Grafiğe bakıldığında, iki program dönemindeki sanayi üretiminin seyri arasındaki fark çarpıcı bir şekilde ortaya çıkıyor. 2001 programı sonrası sanayi üretimindeki toparlanma çok daha hızlı ve istikrarlıyken, mevcut programın ilk dönemlerinde benzer bir ivme gözlenmiyor. Bu büyük fark, büyük ölçüde uygulanan programların kapsamı ve tasarımındaki farklılıklardan kaynaklanıyor. Mayıs 2001’de başlatılan program, sadece para politikası adımlarını değil, aynı zamanda kapsamlı maliye disiplini, bankacılık sektöründe yapısal reformlar, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi ve hukuk sistemi gibi birçok alanda köklü değişiklikleri içeren bütüncül bir yaklaşıma sahipti. Bu program, uluslararası kuruluşların da güçlü desteğiyle hayata geçirilmiş ve ekonomiyi daha sağlam temellere oturtmayı hedeflemişti. Oysa şimdi uygulanmakta olan program, önceki paragrafta da belirttiğimiz gibi, çok daha eksik ve dar bir çerçevede ilerliyor.
Elbette, ekonominin dış koşullarını ve benzeri unsurları da dikkate almak gerekir. Küresel ekonomik dalgalanmalar, emtia fiyatlarındaki hareketlilikler veya jeopolitik gelişmeler gibi dış etkenler, herhangi bir ekonomi programının başarısını doğrudan etkileyebilir. Ancak, dış koşulları değiştirmek çoğu zaman ülke yönetimlerinin elinde değildir. Önemli olan, dış koşullar ne olursa olsun, ülke içi politikaların doğru ve tutarlı bir şekilde tasarlanması ve uygulanmasıdır. Programın nasıl tasarlanacağı, hangi adımların atılacağı tamamen uygulayıcıların iradesine ve bilgi birikimine kalmıştır. Bu bağlamda, öncelikli olarak kendi iç dinamiklerimizi güçlendirecek, yapısal sorunlarımızı çözecek adımları atmak, ardından dış koşulların etkilerini daha yönetilebilir kılmak esastır.
Grafikle ilgili açıklayıcı not: Karşılaştırmada 2001 yılının ikinci çeyrek sanayi üretim değeri 100 kabul edilerek, ilgili çeyrek yatay eksende ‘0’ ile işaretlenmiştir. Benzer şekilde, 2023 yılının ilk çeyrek değeri 100’e eşitlenmiş ve bu çeyrek de yatay eksende ‘0’ ile gösterilmiştir. 2025’in ilk çeyrek üretim değeri yerine, en güncel veri olan Ocak sanayi üretim değeri dikkate alınmıştır. Yatay eksendeki ‘1’ değeri, her iki programın uygulamaya başlanmasından sonraki ilk çeyreği temsil etmektedir. Toplamda yedi çeyreklik bir dönemin sanayi üretimi performansı karşılaştırılarak, programların etkileri net bir şekilde ortaya konulmaktadır.
Sonuç olarak, Türkiye ekonomisi, özellikle sanayi üretimi cephesinde yeni yıla beklenen ivmeyle başlayamadı. Kapasite kullanım oranları ve PMI verileri de bu olumsuz tabloyu destekler nitelikte. Geçtiğimiz yılın son çeyreğindeki kısmi toparlanma, ne yazık ki kalıcı bir iyileşmeye dönüşmemiş gibi görünüyor. Bu durum, uygulanan ekonomi programının yapısal eksikliklerini ve sadece para politikasına dayanmanın getirdiği sınırlamaları bir kez daha gözler önüne seriyor. Enflasyonla mücadelede istenilen hızda sonuç alınamaması, yüksek kredi maliyetleri ve değerli yerli para, reel sektör üzerinde baskı oluşturmaya devam ediyor. 2001 yılında uygulanan daha kapsamlı bir programla yapılan karşılaştırma, yapısal reformların ve bütüncül bir yaklaşımın ekonomik istikrar ve büyüme üzerindeki hayati rolünü açıkça göstermektedir. Türkiye ekonomisinin sürdürülebilir bir büyüme patikasına oturabilmesi için, dış koşulların ötesinde, iç dinamikleri güçlendirecek, kapsamlı ve katılımcı bir yapısal dönüşüm programına acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Yaklaşan veriler ve izlenecek politikalar, önümüzdeki dönemin ekonomik gidişatını belirlemede kritik bir rol oynayacaktır.
Kaynak: ekonomim.com