Umarım Kemer Bağlamayız

Türkiye Ekonomisinin Nabzı: İşsizlik, Üretim ve Enflasyon Verileriyle Kapsamlı Bir Bakış

Türkiye ekonomisi, küresel ve bölgesel dinamiklerin etkisiyle sürekli bir değişim ve gelişim içinde. Son dönemde açıklanan makroekonomik veriler, ekonominin genel gidişatına dair önemli ipuçları sunarken, özellikle işsizlik, sanayi üretimi ve enflasyon gibi temel göstergeler mercek altına alındı. Haftanın ilk üç gününde açıklanan veriler, piyasalar ve vatandaşlar için kayda değer analizler sunarken, bu göstergelerin detaylı incelenmesi, ekonomik geleceğe dair daha net bir perspektif sağlamaktadır. Bu makalede, işsizlik oranlarındaki artıştan imalat sanayindeki daralmaya ve gıda enflasyonundaki yükselişe kadar Türkiye ekonomisinin temel taşlarını oluşturan verileri kapsamlı bir şekilde değerlendireceğiz. Bu verilerin birbiriyle olan ilişkisi ve potansiyel etkileri, ülke ekonomisinin bugünü ve yarını için kritik öneme sahiptir.

Emek Piyasasında Son Durum: İşsizlik Oranları Ne Anlatıyor?

Ağustos ayına ilişkin işgücü istatistikleri, emek piyasasında endişe verici bir tablo çizdi. Hem dar tanımlı hem de geniş tanımlı işsizlik oranları yükseliş gösterdi. Dar tanımlı işsizlik oranı 0,4 puanlık bir artışla yeni bir seviyeye ulaşırken, geniş tanımlı işsizlik oranı ise tam 1,1 puanlık önemli bir sıçrama kaydetti. Ancak, aylık bazdaki dalgalanmaların yanıltıcı olabileceği düşüncesiyle, daha sağlıklı bir analiz için üçer aylık ortalamalara odaklanmak faydalı olacaktır.

Dar Tanımlı İşsizlik Oranı ve Gerçekler

Ocak-Ağustos döneminde dar tanımlı işsizlik oranı, yüzde 8,2 ile yüzde 8,5 arasında bir seyir izledi. Açıklanan son değer ise yüzde 8,4 oldu. Bu oran, 2005 yılından bu yana tutulan karşılaştırılabilir veriler göz önüne alındığında, üç aylık ortalamalar için yüzde 8,1 ile en düşük seviyesine ulaşmıştı. Ancak, ABD, Almanya veya Japonya gibi gelişmiş ekonomilerde bu tür bir oran büyük bir alarma neden olurken, Türkiye için ne yazık ki “düşük” bir seviye olarak kabul edilmesi, ülkenin yapısal sorunlarını gözler önüne seriyor. Elbette, Avrupa’da da bize benzer işsizlik oranlarına sahip ülkeler mevcut olsa da, Türkiye’deki durumun kendine özgü dinamikleri bulunuyor. Bu durumun temel nedenlerinden biri, kadınların işgücüne katılım oranının oldukça düşük olmasıdır. İşsizlik oranı, yalnızca işgücüne katılan ve aktif olarak iş arayan bireyler üzerinden hesaplandığı için, kadınların önemli bir kısmının işgücüne dahil olmaması, dar tanımlı oranın daha düşük görünmesine yol açmaktadır. Eğer kadınların işgücüne katılımı artar ve iş aramaya başlarlarsa, işsizlik oranımızda ciddi bir yükseliş yaşanacağı aşikardır. Bu durum, mevcut dar tanımlı işsizlik oranının, emek piyasasındaki gerçek atıllığı tam olarak yansıtmadığının önemli bir göstergesidir.

Geniş Tanımlı İşsizlik ve Atıl İşgücü

Emek piyasasındaki asıl sorunun boyutlarını anlamak için ise geniş tanımlı işsizlik oranına, yani atıl işgücü oranına bakmak gerekiyor. Yıla yüzde 28,2 ile başlayan geniş tanımlı işsizlik oranı, Haziran ayında yüzde 31,9 ile zirveye ulaştı ve son açıklanan değer yüzde 30,7 olarak gerçekleşti. Bu oran, iş bulmaktan umudunu kestiği için iş aramayan ve dolayısıyla işgücüne dahil sayılmayan bireyleri, çalışma haftasında istediği süre kadar çalışamayan (eksik istihdam edilen) kişileri ve potansiyel işgücünü kapsar. Yüzde 30,7 gibi oldukça yüksek bir oran, Türkiye’deki emek piyasasının ne denli büyük bir atıl kapasiteye sahip olduğunu, milyonlarca insanın potansiyelinin ekonomiye kazandırılamadığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu durum, sadece ekonomik bir kayıp olmanın ötesinde, toplumsal refah ve sosyal uyum açısından da ciddi zorluklar barındırmaktadır. Yüksek atıl işgücü, genç işsizliği, eğitimli işsizlik gibi sorunları tetikleyerek uzun vadede ekonomik büyümeyi ve kalkınmayı olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle, işsizlik verilerini değerlendirirken, geniş tanımlı orana odaklanmak, gerçek resmi görmemiz açısından hayati önem taşımaktadır.

Üçüncü Çeyrekte Reel Sektörde İşler Nasıl Gitti? İSO Türkiye İmalat PMI Verisi

Ekonominin bir diğer önemli göstergesi olan reel sektör performansı, Eylül ayına ilişkin İSO Türkiye İmalat PMI (Satın Alma Yöneticileri Endeksi) verileriyle değerlendirildi. Bu kritik veri, yine büyüme ve daralma sınırı olan 50’nin altında kalarak 46,7 olarak açıklandı. Bu durum, imalat sektöründe bir buçuk yıldır süregelen daralmanın devam ettiğini göstermektedir. PMI endeksi, imalat sanayindeki satın alma yöneticileriyle yapılan anketler sonucunda elde edilen verilerle oluşturulur ve yeni siparişler, üretim, istihdam, tedarikçi teslim süreleri ve stoklar gibi alt kalemleri içerir. Bu endeksin 50’nin altında seyretmesi, sektörde üretim hacminin küçüldüğünü, yeni siparişlerin azaldığını ve genel ekonomik aktivitenin yavaşladığını işaret eder.

İSO’nun ilgili bültenlerinde de belirtildiği üzere, tarihsel olarak imalat PMI verisi ile sanayi üretimi arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Bu ilişkiye dayanarak, üçüncü çeyrekte reel sektörde işlerin beklenen düzeyde iyi gitmediği ve hatta bir yavaşlama eğiliminde olduğu çıkarımı yapılabilir. Bu, ülke ekonomisinin genel büyüme ivmesi için önemli bir risk faktörüdür. İmalat sanayindeki daralma, ihracat performansını, yeni yatırımları ve istihdam yaratma kapasitesini doğrudan etkileyebilir. Ancak, reel sektöre ilişkin değerlendirmelerde dikkatli olmak gerekmektedir. Daha önce de sıkça dile getirildiği gibi, kapasite kullanım oranı, çeşitli üretim endeksleri, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) ve alt kalemleri ile PMI verisi arasında zaman zaman çelişkili sinyaller ortaya çıkabilmektedir. Bu farklı göstergeler arasındaki tutarsızlıklar, ekonominin farklı katmanlarındaki durumu veya farklı sektörlerin farklı hızlarda hareket ettiğini yansıtabilir. Örneğin, bazı sektörlerde kapasite kullanım oranları yüksek seyrederken, yeni siparişlerin düşüş göstermesi, mevcut üretimin stoklara çalıştığına veya iç talebin yavaşladığına işaret edebilir. Bu nedenle, reel sektörün tam bir resmini elde etmek için tüm bu göstergelerin birlikte ve detaylı bir analizle değerlendirilmesi elzemdir.

Enflasyon Ateşi: Eylül Ayı Beklentileri ve Öncü Veriler

Ekonominin en hassas konularından biri olan enflasyon, tüketicilerin alım gücünü ve genel ekonomik istikrarı doğrudan etkilemektedir. Eylül ayına ilişkin resmi enflasyon verileri henüz açıklanmamış olsa da, piyasalar ve uzmanlar öncü göstergeleri dikkatle takip etmektedir. Bu öncü ölçümler, genel enflasyon eğilimine dair önemli ipuçları sunmaktadır.

İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerine göre, Eylül ayında aylık enflasyon yüzde 3,19 olarak gerçekleşti. Geçtiğimiz yılın Eylül ayında bu değer yüzde 3,25 idi. Bu durum, genel aylık enflasyonda geçtiğimiz yıla göre kayda değer bir değişim yaşanmadığını, benzer bir seviyede seyrettiğini düşündürmektedir. Ancak, asıl endişe verici tablo gıda enflasyonu cephesinde ortaya çıkmıştır. İTO’nun verilerine göre gıda enflasyonu, geçtiğimiz yılın Eylül ayındaki yüzde 1,7 seviyesinden bu yıl yüzde 3,9’a sıçrayarak neredeyse iki katından fazla artış göstermiştir. Bu “uçuş” tabiri, gıda fiyatlarındaki yükselişin hane halkları üzerindeki baskısını net bir şekilde ifade etmektedir.

Benzer bir eğilim, Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) tarafından ölçülen gıda enflasyonunda da gözlemlendi. TEPAV’ın verilerine göre, geçtiğimiz yıl Eylül ayında yüzde 0,48 olan gıda enflasyonu, bu yıl yüzde 2,81’e kadar yükselerek çok daha dramatik bir sıçrama kaydetmiştir. Türk-İş tarafından ölçülen gıda enflasyonu ise, İTO ve TEPAV kadar keskin bir “uçuş” göstermese de, 0,3 puanlık bir artışla yüzde 3,2 seviyesine ulaşmıştır. Bu veriler, gıda fiyatlarındaki genel yükselişin, farklı kurumların ölçüm yöntemlerine rağmen ortak bir sorun olarak önümüzde durduğunu kanıtlamaktadır. Gıda enflasyonundaki bu artış, özellikle düşük ve orta gelirli hane halklarının bütçeleri üzerinde ağır bir yük oluşturmakta, temel yaşam maliyetlerini yükselterek alım güçlerini erozyona uğratmaktadır. Gıda, tüketicilerin en sık harcama yaptığı kalemlerden biri olduğu için, buradaki fiyat artışları genel refah seviyesini doğrudan etkilemektedir.

Bu enflasyonist tabloyu görünce, yıllar önce Merkez Bankası Araştırma Genel Müdürlüğü’nde çalıştığım dönemde Washington’daki IMF merkezinde katıldığım bir eğitim toplantısı hatırıma geliyor. O dönem Türkiye ekonomisinde yaşananlar karşısında ilgili IMF uzmanının “kemerlerimizi sıkı sıkı bağladık” lafı zihnime kazınmıştı. O kadar farklı milletten uzmanın yer aldığı bir ortamda, ülkemin kötü bir örnek olarak gösterilmesi beni oldukça rahatsız etmişti: “Kardeşim başka ülke mi yok Allah aşkına; ne diye Türkiye’yi (kötü) örnek olarak gösteriyorsun?” serzenişi içimde yankılanmıştı. Umudum o ki, bugün açıklanan ve açıklanacak olan bu veriler, bizleri yeniden kemer sıkma politikalarına mecbur bırakmaz, geçmişteki o zorlu günlerin tekrarını gerektirmez. Ekonomik istikrar ve vatandaşlarımızın refahı için atılacak doğru adımlar, bu tür zorunlulukların önüne geçebilir.

Genel Değerlendirme ve Gelecek Beklentileri

Türkiye ekonomisi, işsizlik oranları, reel sektördeki yavaşlama ve yüksek enflasyon gibi zorlu meydan okumalarla karşı karşıyadır. Dar ve geniş tanımlı işsizlik oranlarındaki artış, özellikle atıl işgücünün geldiği yüzde 30,7’lik seviye, emek piyasasındaki yapısal sorunların ne denli derin olduğunu gözler önüne sermektedir. İmalat PMI verisinin bir buçuk yıldır 50 eşiğinin altında kalması, sanayi üretimindeki daralmanın sürdüğüne ve üçüncü çeyrekte reel sektörün beklenen performansı sergileyemediğine işaret etmektedir. Tüm bu göstergeler, ekonomik aktivitede bir yavaşlama ve daralma sinyalleri verirken, hane halklarını en çok etkileyen gıda enflasyonundaki keskin yükseliş, alım gücü üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaktadır.

Ekonominin tüm bu karmaşık sorunlarla başa çıkabilmesi için kapsamlı ve tutarlı politikalara ihtiyaç duyulduğu açıktır. İstihdamı artırıcı, reel sektörü canlandırıcı ve enflasyonu kalıcı olarak düşürücü adımlar, makroekonomik istikrarın yeniden tesis edilmesi için hayati önem taşımaktadır. Ekonomik yönetimin, bu verilerin ortaya koyduğu gerçekleri iyi okuyarak, orta ve uzun vadeli hedeflerle uyumlu, sürdürülebilir çözümler üretmesi beklenmektedir. Umarız ki, alınan tedbirler ve uygulanan politikalar, vatandaşlarımızın “kemerleri sıkı sıkıya bağlama” endişesini ortadan kaldırır ve Türkiye ekonomisi, daha parlak ve istikrarlı bir döneme girer. Zira güçlü bir ekonomi, yalnızca makro göstergelerle değil, her bir bireyin refah seviyesiyle de ölçülmelidir.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com