TÜİK ile İTO Arasında Neler Oluyor

TÜİK ve İTO Enflasyon Rakamları Arasındaki Makas Neden Açılıyor? Güven ve Şeffaflık Krizi

Türkiye ekonomisinin en kritik göstergelerinden biri olan enflasyon oranları, son dönemde iki önemli kurumun açıkladığı verilerle kamuoyunda büyük bir kafa karışıklığına yol açmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından yayımlanan tüketici fiyat endeksleri arasındaki belirgin ve giderek büyüyen fark, sadece uzmanların değil, her bir vatandaşın gündemindedir. Her iki kurum da temelde aynı amacı taşıyor: tüketici fiyatlarındaki değişimi ölçmek. Ancak ortaya konulan oranlar arasındaki farklılıklar, ekonomik gerçekliğin farklı pencerelerden yorumlandığına dair endişeleri artırmaktadır. Bu durum, ekonomik politikaların etkinliği, hanehalkı bütçeleri ve genel ekonomik güven üzerinde önemli etkilere sahiptir.

Vatandaşın cebindeki paranın alım gücünü doğrudan etkileyen enflasyon rakamlarının güvenilirliği, ekonomik istikrarın temel direklerinden biridir. Resmi veriler arasındaki böylesine büyük bir uyumsuzluk, hem iç hem de dış paydaşlar nezdinde Türkiye ekonomisine yönelik güveni zedeleyebilecek potansiyel taşımaktadır. Bu makale, TÜİK ve İTO enflasyon verileri arasındaki farkın nedenlerini, bu farkın zaman içindeki değişimini ve ekonomik yönetim ile toplum nezdindeki algı farklılıklarını derinlemesine inceleyecektir.

Enflasyon Oranlarındaki Gizemli Fark: TÜİK ve İTO Neden Ayrışıyor?

TÜİK ve İTO, Türkiye’de tüketici fiyat endeksi (TÜFE) hesaplayan iki ana kurumdur. Her ikisinin de endeks kapsamı üç aşağı beş yukarı aynı görünse de, açıkladıkları oranlar arasında şaşırtıcı farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklılıklar, kamuoyunda “hangi rakam doğru?” sorusunu sıkça sordurmakta ve ekonomik göstergelerin şeffaflığına dair tartışmaları alevlendirmektedir. Enflasyon verileri, ücret zamlarından emekli maaşlarına, kira artışlarından vergi düzenlemelerine kadar pek çok alanda belirleyici rol oynadığından, bu farklılıkların nedenleri ve etkileri büyük önem taşımaktadır.

Önceleri İstanbul Ticaret Odası’nın ücretliler geçinme endeksi ile TÜİK’in tüketici fiyat endeksi arasında fark olması bir ölçüde normal kabul edilebilirdi. Bunun temel nedeni, İTO’nun o dönemdeki endeksinin baz yılının oldukça eski olması ve artık piyasada kullanılmayan birçok kalemi de kapsayarak güncel tüketim alışkanlıklarını tam yansıtamamasıydı. Buna karşılık, TÜİK her yıl madde sepeti ve ağırlıklarını güncelleyerek daha dinamik bir yapı sunuyordu. Dolayısıyla, geçmişte yapılan kıyaslamalar metodolojik farklılıklar nedeniyle tam olarak doğru sonuçlar vermeyebilirdi.

Geçmişten Günümüze Enflasyon Hesaplama Yaklaşımları

Ancak günümüzde durum büyük ölçüde değişti. İTO, artık baz yılı çok daha yeni olan (2023) ve TÜİK’in TÜFE’siyle önemli ölçüde örtüşen bir endeks hesaplama metodolojisine geçiş yaptı. Bu güncellemeyle birlikte, iki endeks arasındaki farkların azalması veya ortadan kalkması beklenirken, maalesef tam tersi bir tabloyla karşılaşılmaktadır. İki endeks arasında artış oranları yönüyle hala belirgin ve hatta giderek artan bir fark söz konusudur. Bu durum, kamuoyunun güvenini sarsan temel faktörlerden biri haline gelmiştir.

Coğrafi Kapsam ve Madde Sepeti Farklılıkları: Gerçek Etken Mi?

İTO’nun endeksinin yalnızca İstanbul’la sınırlı olması, bu büyük farkı açıklamak için yeterli bir sebep olarak görülmemektedir. Elbette İstanbul, fiyat düzeyi olarak Türkiye ortalamasının üstünde olabilir, ancak fiyat değişim oranları açısından çok büyük bir farklılık beklenmez. Örneğin, herhangi bir ürüne yüzde 10 zam gelmişse, bu ürünün fiyatı İstanbul’da 100 birimden 110 birime, Anadolu’daki bir şehirde ise 80 birimden 88 birime çıkacaktır. Önemli olan mutlak fiyat seviyesi değil, fiyatlardaki göreceli değişim oranıdır. Dolayısıyla, iki endeks arasında coğrafi kapsam yönüyle var olan farklılık, oranları bu denli etkilememelidir.

Benzer şekilde, madde sepeti ve ağırlıklardan kaynaklanan bir fark olduğunu söylemek de pek kolay değildir. Tüm madde ağırlıkları kamuoyuna açıkça beyan edilmediği için kesin bir yargıya varmak zor olsa da, bu açıdan da büyük bir fark olmaması gerektiği genel bir varsayımdır. Özellikle İTO’nun baz yılını güncellemiş olması, bu kalemlerdeki olası farklılıkların etkisini minimuma indirmeliydi. Bu nedenle, mevcut ve giderek derinleşen makasın ardında yatan nedenlerin daha derinleşimli bir analiz gerektirdiği aşikardır.

Makas Açılıyor: Sayılar Ne Anlatıyor?

TÜİK ve İTO’nun açıkladığı enflasyon oranları arasındaki fark, ne yazık ki zaman içinde kapanma eğilimi göstermemekte, aksine daha da açılmaktadır. Bu durum, ekonomik verilerin tutarlılığı açısından ciddi soru işaretleri yaratmaktadır. Grafiklerde de net bir şekilde görüldüğü üzere, İTO’nun açıkladığı oranlar istikrarlı bir şekilde TÜİK’in oranlarının üzerinde seyretmektedir. Bu süreklilik ve farkın büyümesi, basit metodolojik farklılıkların ötesinde bir tabloyu işaret etmektedir.

Sayısal Kanıtlar: Temmuz Ayı Karşılaştırması

Son bir yıldaki (on üç aydaki) seyre bakıldığında, makasın nasıl açıldığı daha net görülmektedir. Örneğin, geçen yılın temmuz ayında TÜİK’e göre yıllık bazda yüzde 61,8’lik bir enflasyon artışı kaydedilmişti. Aynı dönemde İTO’nun hesaplamasına göre yıllık artış ise yüzde 64,8 düzeyindeydi. Aradaki fark 3 puan gibi görünse de, bu 3 puan, iki oran arasında yüzde 5’lik oransal bir farka tekabül ediyordu.

Ancak bu yılın temmuz ayına gelindiğinde, tablo çok daha endişe verici bir hal almıştır. TÜİK’in oranı yüzde 33,5’e inerken, İTO’nun oranı yüzde 42,5’e inmiştir. Görünen 9 puanlık fark, oranların mutlak değerlerindeki değişimden çok daha anlamlıdır. Çünkü bu 9 puanın oransal karşılığı, tam yüzde 26,7 gibi devasa bir düzeye ulaşmıştır. Bu hesaplama, iki oran arasındaki gerçek makası ve farkın büyüme hızını gözler önüne sermektedir.

Yüzdenin yüzde farkını almak, istisnai bir hesaplama yöntemi olsa da, bu tür karşılaştırmalarda gerçek dinamikleri anlamak için kritik öneme sahiptir. Örneğin, yüzde 50 ile yüzde 55 arasındaki fark da 5 puandır, yüzde 10 ile yüzde 15 arasındaki fark da. Ancak bu 5 puanlık farklar, baz oranlar farklı olduğu için gerçek makası ve etkiyi aynı şekilde yansıtmaz. İşte tam da bu nedenle, iki oran arasındaki farkı yüzde olarak da ortaya koymak, durumun ciddiyetini kavramak açısından büyük önem taşır.

Geçen temmuzda yüzde 5 olan iki endeksin artış oranları arasındaki oransal fark, bu yıl yüzde 27’ye yaklaşmıştır. Bu durum, olumsuz anlamda çok ciddi bir açılmaya işaret etmektedir. Bu açılma, sadece istatistiki bir farklılık olmaktan öte, ekonomik gerçekliği algılama biçimimiz üzerinde derin etkiler yaratmakta, toplumsal güveni ve beklentileri doğrudan etkilemektedir. Hanehalkının harcama alışkanlıklarından şirketlerin yatırım kararlarına kadar birçok alanda belirsizliği artırmaktadır.

Hangi Oran Daha Doğru? Güven Krizi ve Toplumsal Algı

“Peki hangi oran daha doğru?” sorusunun kesin ve bilimsel bir yanıtı bulunmamaktadır. “Şu, şu, şu nedenlerle şu oran daha doğru, dolayısıyla diğeri yanlış ya da gerçeği pek yansıtmıyor” gibi net bir ifade kullanmak güçtür. Ancak, toplumun genelindeki yaygın görüş ve algı, İTO’nun açıkladığı enflasyon oranının gerçeğe daha yakın olduğu yönündedir. Bu durum, TÜİK verilerine yönelik ciddi bir güven erozyonunun yaşandığını göstermektedir.

Hatta toplumun büyük bir kesimi, İTO’nun oranını bile yeterince doğru bulmamakta, kendi yaşadıkları gerçek artışın çok daha yüksek olduğunu dile getirmektedir. Bu algı, vatandaşın günlük hayatındaki temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarındaki yükselişi, resmi rakamların çok ötesinde hissetmesinden kaynaklanmaktadır. Gıda, kira, ulaşım gibi kalemlerde yaşanan hızlı fiyat artışları, resmi enflasyon oranlarıyla uyuşmadığında, kamuoyunda güvensizlik kaçınılmaz hale gelmektedir. Enflasyon rakamlarına duyulan güvenin zayıflaması, ekonomik istikrar ve geleceğe yönelik beklentiler açısından ciddi riskler barındırır.

Ekonomi Yönetiminin Tepkisi ve “Öngörülen Sınırlar” Paradoksu

Vatandaşın TÜİK’in oranlarını hiç inandırıcı bulmaması, ne yazık ki ekonomi yönetiminin öncelikleri arasında pek yer almıyor gibi görünmektedir. Bir umursama söz konusu olsaydı, her enflasyon açıklamasından sonra gidişatın ne kadar iyi olduğuna dönük beyanlarla yetinilmeyip, vatandaşın bu oranlara güven duymasını sağlayacak somut adımlar atılırdı. Şeffaflığı artıracak, veri toplama ve hesaplama metodolojilerini daha anlaşılır kılacak, bağımsız denetime açık hale getirecek çabalar görülmedi.

“Enflasyon geçen yıl şuradaydı, şu kadar ayda şu kadar düştü, öngördüğümüz sınırlar içinde kalacağız; vs. vs…” gibi ifadeler adeta sihirli bir söylem haline gelmiştir. Bu “öngörülen sınırlar içinde kalmak” hedefi gerçekleştiğinde de, eğer gerçekleşirse, çok büyük bir zafer kazanılmış edasıyla kamuoyu karşısına çıkılmaktadır. Ancak bu “öngörülen sınırlar”ın aslında sürekli hareket eden, sıkça yukarı yönlü revize edilen hedefler olduğu gerçeği göz ardı edilmektedir.

Öngörülen o sınırların bir zamanlar ne olduğu, kamuoyunca iyi bilinmektedir. Örneğin, 2025 yılına Merkez Bankası, yüzde 5’lik, evet, sadece yüzde 5’lik bir enflasyon tahminiyle başlamıştı. Ancak zaman içinde bu tahmin defalarca yükseltildi ve en son yüzde 24’e çıkarıldı. Benzer şekilde, orta vadeli programlar (OVP) kapsamında bu yılın hedefi de sürekli değişime uğradı. Geçen yıl eylül sonunda açıklanan OVP’de 2025 enflasyonu yüzde 17,5 olarak öngörülürken, yola yüzde 9,9 hedefiyle çıkılmıştı. Bu durum, “öngörülen sınırlar içinde kalmak” ifadesinin inandırıcılığını sorgulatmakta ve ekonomik hedeflerin gerçekçiliği konusunda şüpheler uyandırmaktadır. Hedeflerin sürekli revize edilmesi, ekonomik planlama ve beklentilerin istikrarsızlaşmasına neden olmaktadır.

Aa Haber Tablo 08082025

Sonuç: Güvenilir Enflasyon Verilerinin Önemi

TÜİK ve İTO enflasyon rakamları arasındaki makasın giderek açılması, Türkiye ekonomisi için üzerinde ciddiyetle durulması gereken önemli bir sorundur. Bu durum, sadece istatistiki bir tartışma olmaktan öte, ekonomik kararların doğruluğunu, gelir dağılımını, alım gücünü ve en önemlisi kamuoyunun ekonomik yönetim ve resmi verilere duyduğu güveni doğrudan etkilemektedir. Güvenilir ve tutarlı enflasyon verileri, hem vatandaşın geleceğe yönelik plan yapabilmesi hem de işletmelerin yatırım kararlarını sağlıklı bir şekilde alabilmesi için hayati öneme sahiptir. Ekonomi yönetiminin, bu farklılıkların nedenlerini şeffaf bir şekilde açıklayarak ve güven tesis edici adımlar atarak kamuoyundaki şüpheleri gidermesi, Türkiye’nin ekonomik istikrarı ve geleceği açısından kritik bir zorunluluktur.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com