Suçu Kanıksamayın

Toplumsal Algı ve Kurumsal Güven: TÜİK Enflasyon Verileri Üzerinden Hesap Verebilirliğin Önemi

Çocukluğum, dayımlarımla birlikte yaşadığımız, avlulu ve iki bölümden oluşan eski bir evde geçti. Şimdilerde tek bir taşı bile kalmamış, yerini betonarme yapıların ve boş arsaların aldığı o ev, çocukluk anılarımla dolu. Her gün bir aradaydık ve bu yakınlık, yaşamımın ilk yıllarını derinden etkiledi. İlkokul yıllarımda derslerimde oldukça başarılıydım. Notlarım hep pekiyiydi, takdir belgeleriyle dolu bir öğrenciydim. Dayım, iyi niyetinden hiç şüphe etmediğim bir yaklaşımla, beni daha da motive edeceğini düşünerek sık sık şöyle derdi:

“Sen şimdi ilkokulda çok iyisin, ama ortaokula başlayınca bu kadar başarılı olamaz, bu kadar iyi not alamazsın!”

“Hele bir ortaokula git, o zaman görürüz seni!”

“İlkokulda çalışkan olmak ne ki, seni esas ortaokulda görelim bakalım!”

Bu sözleri, dayımdan defalarca işittim. Onun amacı kesinlikle beni cesaretlendirmek, potansiyelimi zorlamamı sağlamaktı. Ancak, insan psikolojisi bazen en iyi niyetli yaklaşımlara bile farklı tepkiler verebilir. Bu sürekli tekrarlanan uyarılar, zamanla bende tam tersi bir etki yarattı. Zihnimde, ortaokulda başarılı olmamanın “normal” olduğu düşüncesi yerleşmeye başladı. İstemsizce, “Demek ki ortaokulda çok başarılı olmamak normal karşılanacak, ben de diğer çocuklar gibi not alsam yeterli olur, çok çalışmama gerek yok” gibi bir algı geliştirdim. Bu içselleştirilmiş beklenti, sonuçlarını ortaokul hayatımda net bir şekilde gösterdi. İlkokuldaki o parlak notlar, takdir belgeleri bir anda yok oldu. Sıradan, sınıfını ancak geçen bir öğrenci haline gelmiştim.

Küçük bir çocuğa, iyi niyetle de olsa, defalarca “Başarılı olamazsın” mesajının verilmesi, kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşmüştü. Zihnimde, başarısızlığın bir norm olduğu algısı kazınmıştı. Bu durum, bireylerin ve hatta kurumların psikolojisinde benzer etkiler yaratabilir. Sürekli olarak bir durumun böyle olacağı beklentisi yaratmak, o durumun gerçekleşme ihtimalini artırır ve bireylerin veya kurumların kendi potansiyellerini tam olarak kullanmalarının önüne geçer.

“Niye Yapmayalım?” Dememek İçin Doğru Eleştiri Yöntemleri

Aslında bu makalenin ana konusu, benim çocukluğumdaki okul hayatı deneyimim değil. Bu kişisel hikaye, çok daha geniş bir toplumsal meselenin anlaşılması için bir metafor niteliğinde. Konu, yanlış yaptığı düşünülen bir kuruma karşı sözde bir cephe alınırken, aslında “Nasıl olsa yine yaparlar” gibi bir tutumla, o yanlışın yapılmasının zımnen normalleştirilmesi ve hatta teşvik edilmesi. Bu yaklaşım, kurumsal etiği zayıflatır ve hesap verebilirliği ortadan kaldırır.

Bir kişiye, çocuk olsun yetişkin olsun, sürekli olarak “Sen bunu yapamazsın” derseniz, onu o işi yapamayacağına ikna etmiş olursunuz. Bu durum, “Kendini Gerçekleştiren Kehanet” veya “Pygmalion Etkisi” olarak bilinen psikolojik bir olgudur. Kişi veya kurum, kendisine atfedilen rolü veya beklentiyi içselleştirir ve bu beklentiye uygun davranmaya başlar. Kurumlar için de durum farklı değildir. Bir kuruma sürekli olarak “Siz oranlarla oynarsınız, zaten hep oynuyorsunuz” gibi bir eleştiri yöneltilirse, o kurum hiç yapmıyorsa bile, zamanla “Demek ki oranlarla oynamam normal karşılanacak, madem herkes bunu bekliyor, yapayım bari” gibi bir düşünceye sürüklenmesi olasıdır. Bu algı, kurum içindeki etik değerleri aşındırabilir, motivasyonu düşürebilir ve hesap verebilirlik mekanizmalarını zayıflatabilir. Toplumsal beklentilerin gücü, çoğu zaman hafife alınır, oysa kurumların davranışları üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir.

Konu Enflasyon, Konu Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK)

Bu uzun girizgahın ardından asıl meselemize, yani Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) enflasyon verilerine yönelik kamuoyu algısına gelelim. TÜİK denildiğinde, geniş kitlelerin aklına öncelikle enflasyon verileri gelir. Toplumun büyük bir kesimi geçim derdinde olduğu için bu odaklanma gayet doğaldır ve anlaşılabilir bir durumdur. Zira açıklanan enflasyon oranları, vatandaşın gelirini ve satın alma gücünü doğrudan etkilemektedir. Devlet memurları, emekliler ve diğer çalışan kesimlerin büyük bir kısmının maaş ve ücret artışları, TÜİK tarafından açıklanan enflasyon oranlarına göre belirlenmektedir. Bu nedenle, TÜİK’in açıkladığı her veri, milyonlarca insanın yaşam standardı üzerinde kritik bir etkiye sahiptir ve ülke ekonomisinin genel gidişatı hakkında önemli göstergeler sunar.

Son yıllarda TÜİK, ne kadar doğru ve şeffaf adımlar atsa da, kamuoyu nezdinde inandırıcılığı ciddi anlamda zedelenmiş bir kurum haline geldi. Açıklanan enflasyon oranlarını gerçekçi bulanların sayısı oldukça az. Vatandaş, çarşıda pazarda karşılaştığı fiyat artışlarının, açıklanan resmi rakamlarla örtüşmediğini düşünüyor. Bu algı farkı, toplumsal güvensizliğe ve ekonomik kararların sorgulanmasına yol açıyor. Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: herhangi bir hesaplamayı yanlış yapmak başka bir şeydir, verileri kasıtlı olarak düşük açıklamak ise bambaşka bir durumdur ve çok daha ciddi etik ile hukuki sonuçları vardır. TÜİK, kamuoyunda hem yanlış hesaplama yapmakla hem de ölçümleri doğru yapsa bile oranları kasten düşük açıklamakla eleştiriliyor. Bu algı, kuruma duyulan güveni temelden sarsmakla kalmıyor, aynı zamanda ülke ekonomisinin geleceği ve uluslararası saygınlığı açısından da riskler barındırıyor.

Yanlış Eleştiri Yaklaşımları ve Normalleşme Tehlikesi

Ancak, bu eleştirilerdeki yaklaşım noktasında kritik bir yanlışlık tespit etmek mümkün. Eleştiriyi yapanların söylemlerine baktığımızda, TÜİK’in eğer gerçek oranı 5 olarak belirleyip 3 olarak açıklıyorsa, bu eylemini sürdürmesi için adeta teşvik edildiğini görüyoruz. Evet, doğru okudunuz: teşvik ediliyor! Peki, bu nasıl oluyor? Kamuoyunun ve medyanın eleştiri dili, farkında olmadan suçu normalleştiriyor ve bir davranış kalıbı olarak kodluyor.

Kamuoyunda sıklıkla dile getirilen bazı ifadeler, bu durumu açıkça ortaya koyuyor:

  • “TÜİK’ten başka ne beklenirdi ki…” Bu ifade, kurumun zaten hatalı veya manipülatif davranacağının doğal bir beklenti olduğunu ima eder. Bu durum, eleştiriyi anlamsızlaştırır ve sorumluluk arayışını engeller.
  • “TÜİK yine yaptı yapacağını.” Sanki bu durum, bir geleneğin veya beklenen bir davranış kalıbının tekrarıymış gibi sunulur. Bu, yapılan yanlışın istisna değil, kural olduğu algısını pekiştirir.
  • “TÜİK enflasyonu yine gizledi.” Bu tür ifadeler, olayın kasıtlı olduğunu belirtirken bile, bu kasıtlı eylemin rutin bir parçası olduğunu kabullenir niteliktedir. Gizlemenin bir suç olduğunu değil, beklenen bir eylem olduğunu düşündürür.
  • “Bunlar memura az zam verilsin diye her şeyi yapar.” Kurumun motivasyonunun tamamen siyasi olduğunu ve bu tür manipülasyonların olağan olduğunu düşündürür. Bu söylem, kurumu ahlaki bir tartışmanın dışına iter.
  • “Yüksek enflasyon oranı açıklanır diye beklemeyin, TÜİK halleder!” Bu, kurumun verileri manipüle etme gücüne ve isteğine olan inancı pekiştirir. Halledilmesi gereken bir sorun olarak değil, bir “çözüm” olarak algılanır.
  • “TÜİK sıfırlar!” veya “TÜİK bir yolunu bulur!” Bu ifadeler, kurumun her türlü engeli aşarak istenilen sonucu üreteceğine dair yaygın bir kanıyı gösterir. Bu durum, hukukun üstünlüğü ilkesini zayıflatır.
  • “TÜİK hükümeti üzmez!” Kurumun siyasi otoritenin direktifleri doğrultusunda hareket ettiğine dair güçlü bir algıyı yansıtır. Bu, kurumun bağımsızlığına olan inancı ortadan kaldırır.
  • “TÜİK ayarlar!” Enflasyon verilerinin siyasi veya başka amaçlar doğrultusunda “ayarlanabilir” bir parametre olduğu algısını güçlendirir. Bu, verilerin bilimsel ve tarafsız olması gerektiği gerçeğini gölgeler.

Bu ve benzeri söylemler, toplumda suçun veya görevi kötüye kullanma fiilinin normal görüldüğü, normal gösterildiği, hatta sineye çekildiği bir ortam yaratır. Daha da kötüsü, bu eleştiri biçimi, fiilin tekrarını beklediğinizi ve adeta onayladığınızı belirtir niteliktedir. Böyle bir ortamda, o “suç”un tekrarlanmaması için hiçbir caydırıcı mekanizma kalmaz. Aksine, beklenen davranışa dönüşen her eylem, tekrarlanma eğilimindedir. Kurumlar, kamuoyundan gelen eleştirileri bir uyarı veya düzeltme sinyali olarak değil, bir beklenti olarak algılayabilirler.

“Siz de Aynısını Yapardınız!” – Hesap Verebilirliğin Yokluğu

Bu perspektifi daha da derinleştirelim. Varsayın ki, enflasyon oranlarıyla oynadığını iddia ettiğiniz TÜİK yöneticilerinin koltuğunda siz oturuyorsunuz. Karşı tarafa, yani vatandaşa bakıyorsunuz; kimse açıkladığınız oranlara inanmıyor. Ancak, daha da önemlisi, kimse bu yaptığınızın bir “suç” olduğunu ve bir gün bundan dolayı yargılanacağınızı, ceza alacağınızı yüksek sesle dile getirmiyor. Koro halinde, bu suçu işlemeye devam edeceğiniz yönünde bir beklenti ifade ediliyor. Aslında suç ya da görevi kötüye kullanmak gibi hukuki terimler de pek kullanılmıyor; en fazla beddua ediliyor size. Çoğu işimizde olduğu gibi, bu da hukuki yaptırımlar yerine dua ya da beddua ile çözülmeye çalışılan bir sorun haline gelmiş görünüyor. Bu durum, kurum yöneticileri için ciddi bir ahlaki boşluk yaratır ve etik dışı eylemleri kolaylaştırır.

Bu durum, sizi yüksek enflasyon belirleseniz bile düşük oran açıklamaya adeta teşvik ediyor. Çünkü herkes bunu yapacağınızı söylüyor, bu davranışı adeta kabullenmiş, normal buluyorlar. Hal böyleyken, siz neden farklı bir yol izleyesiniz ki? Oranı yüksek açıklayıp siyasilerle sıkıntı yaşamak yerine, düşük açıklar, yukarıyla aranızı iyi tutarsınız. Vatandaş da zaten nasıl olsa böyle yapacağınızı baştan kabullenmiş, hatta bekliyor gibi bir tutum sergiliyor. Bu kısır döngü, etik değerlerin ve hukuki sorumlulukların göz ardı edilmesine yol açar ve kurumsal yozlaşmanın önünü açar.

Eğer sürekli olarak “Böyle yaparak suç işliyorsunuz ve günün birinde bu yüzden hesap verecek, yargılanacaksınız, bu yaptıklarınızın hesabı yargı önünde sorulacak” denilseydi, durum farklı olabilirdi. Bu tür net ve kararlı bir tutum, yöneticilerin keyfini kaçırır, onları daha dikkatli olmaya sevk ederdi. Yasalara uygun davranma ve kamuya karşı dürüst olma sorumluluğunu hatırlatırdı. Ancak ne yazık ki, bunu yapan, bu söylemi sürekli dile getiren güçlü bir kesim yok. Kamuoyunun bu konudaki pasifliği veya yanlış eleştiri biçimi, kurumların sorumluluktan kaçmasına zemin hazırlıyor. Hesap verebilirlik mekanizmalarının etkin çalışması için, kamuoyunun da bu yönde kararlı bir talepkar olması gerekmektedir.

“Desek Ne Olur ki?” – Toplumsal Gücün Farkındalığı

TÜİK’in enflasyon oranını düşük açıkladığına dair yaygın kanının yanlış olduğunu, bu durumu kabullenmenin ve “TÜİK zaten böyle yapar” yaklaşımını sergilemenin sorunlu olduğunu dile getirdiğimde, sıkça karşılaştığım bir tepki oluyor: “Desek ne olur ki?”

Elbette, bir gün içinde, yarın bir şey değişmez. Anında bir mucize beklenemez. Ancak her gün, her defasında bu eleştiriyi doğru bir zeminde, yani hesap verebilirlik ve hukuki sorumluluk vurgusuyla dile getirirseniz, sadece TÜİK’e değil, görevini kötüye kullanan tüm kişi ve kurumlara bu mesajı sürekli olarak iletirseniz, bazı şeyler değişmeye başlar. Bu değişim bir anda değil, zaman içinde, toplumsal bilincin ve beklentinin güçlenmesiyle gerçekleşir. Kamuoyu baskısı ve sürekli olarak doğruyu ve hesap verebilirliği talep etme, uzun vadede kurumların davranışlarını ve politikalarını şekillendirmede güçlü bir araçtır. Toplumun, kurumların etik ve hukuki standartlara uygun davranmasını talep etme hakkı ve sorumluluğu vardır. Bu sorumluluğu yerine getirerek, daha şeffaf, daha güvenilir ve daha hesap verebilir bir yönetim anlayışına katkıda bulunabiliriz. Unutmayalım ki, bir ülkenin demokratik ve ekonomik sağlığı, kurumlarına duyulan güvenle doğru orantılıdır. Sürekli ve bilinçli bir eleştirel yaklaşım, zamanla toplumsal normları ve kurumsal kültürü olumlu yönde dönüştürebilir.

Kaynak: ekonomim.com