PPK: Tanıdık Senaryo

Türkiye Ekonomisi ve Merkez Bankası’nın Kritik Faiz Kararları: Enflasyon, Küresel Riskler ve Gelecek Senaryoları

Türkiye ekonomisi, uzun yıllardır devam eden yapısal sorunlarla boğuşmakta ve bu sorunların bir yansıması olarak makroekonomik istikrarı sağlamakta güçlük çekmektedir. Mevcut ekonomi programı, ne yazık ki bu temel yapısal sorunlara köklü çözümler sunmaktan uzak olduğu için eksik bir çerçeve çizmektedir. Hepimizin tecrübe ettiği üzere, enflasyonu belirli bir seviyeye, örneğin 2025 sonunda yüzde 30’a, 2026 ortasında ise yüzde 25 civarına çeksek bile, kısa bir süre sonra yeniden enflasyonu tetikleyen politikaların uygulanma riski her zaman mevcuttur. Özellikle seçim dönemlerine yaklaşıldığında bu riskler daha da belirgin hale gelmektedir. Bu durum, Türkiye ekonomisinin kronik bir enflasyon döngüsüne hapsolmasına neden olmakta, kalıcı refah artışının önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir.

Merkez Bankası’nın Zorlu Denklemi: Son Dönem Gelişmeleri ve Para Politikası

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu (PPK) toplantıları, ülkenin ekonomik gidişatı açısından büyük bir önem taşımaktadır. Günümüzde, Merkez Bankası’nın bankalara gecelik vadede sağladığı borcun faizi yüzde 49 seviyesinde olup, bu oran faiz koridorunun üst sınırını temsil etmektedir. Haftalık vadede sunulan borcun faizi, yani repo faizi ise yüzde 46 düzeyindedir ve bu oran, politika faizi olarak bilinmektedir. Son dönemde yaşanan bazı kritik gelişmeler, Merkez Bankası’nın para politikası kararlarını daha da karmaşık hale getirmiştir.

Finansal Piyasaları Sarsan Gelişmeler: Yüksek Oynaklık ve Risk Primi Artışı

Yakın geçmişte yaşanan önemli bir siyasi gelişme, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşları hakkında verilen karar, piyasalarda ani ve keskin bir tepkiye yol açmıştır. Bu gelişmenin ardından döviz kurunda belirgin bir sıçrama yaşanmış ve Türkiye’nin kredi risk primi (CDS) kayda değer bir artış göstermiştir. Bu durum, piyasalardaki belirsizliği artırarak, Merkez Bankası’nı olağanüstü adımlar atmaya itmiştir. Nitekim, 20 Mart 2025 tarihinde PPK, ‘ek toplantı’ adı altında olağanüstü bir toplantı gerçekleştirmiştir. Bu toplantıda alınan kararlar, piyasaların yaşadığı şoku ve Merkez Bankası’nın tepkisini açıkça ortaya koymaktadır. PPK karar metninden alınan bir alıntı, durumu şöyle özetlemektedir:

“Son dönemde finansal piyasalarda oluşan yüksek oynaklıkla birlikte Türkiye’nin 5 yıllık kredi risk primi (CDS) 6 Mart tarihli PPK toplantısındaki seviyesinden 38 baz puan artışla 20 Mart itibarıyla 296 baz puan seviyesine gelmiştir. Aynı dönemde, Türk Lirası’nın 1 ay vadeli kur oynaklığı 10,3 puan artışla yüzde 19 seviyesine, 12 ay vadeli kur oynaklığı ise 4,0 puan artışla yüzde 21,5 seviyesine yükselmiştir… Bu doğrultuda Kurul, Merkez Bankası gecelik vadede borç verme faiz oranının yüzde 44’ten yüzde 46’ya yükseltilmesine karar vermiştir. Politika faizi olan bir hafta vadeli repo ihale faiz oranını yüzde 42,5’te, Merkez Bankası gecelik vadede borçlanma faiz oranını ise yüzde 41’de sabit tutmuştur.”

Bu kararlar, finansal piyasalarda yaşanan gerilimi hafifletme ve Türk Lirası üzerindeki baskıyı azaltma amacı taşımaktaydı. CDS’in yükselişi, ülkenin borçlanma maliyetlerini artırmakta ve dış finansmana erişimi zorlaştırmaktadır. Kur oynaklığındaki artış ise hem hane halkı hem de şirketler için öngörülebilirliği azaltarak ekonomik aktiviteyi olumsuz etkilemektedir.

Küresel Ticaret Savaşları ve Sermaye Çıkışı Dalgası

Siyasi çalkantıların hemen ardından, dönemin ABD Başkanı Trump’ın ticari ortaklara yönelik gümrük vergisi tehditleri ve uluslararası ticaret politikalarındaki belirsizlikler küresel piyasalarda büyük bir tedirginlik yaratmıştır. Bu gelişmeler, Türkiye’nin risk primini daha da yükseltmiş ve döviz kuru üzerinde ek baskılar oluşturmuştur. Küresel belirsizliğin artması, yabancı yatırımcıların gelişmekte olan piyasalardan çekilmesine neden olmuş, Türkiye de bu durumdan olumsuz etkilenmiştir. Ödemeler dengesi verileri, bu etkinin boyutunu gözler önüne sermektedir: Mart ayında 7 milyar dolar, Nisan ayında ise 17,4 milyar dolar gibi yüksek meblağlarda net sermaye çıkışı yaşanmıştır. Bu denli büyük bir sermaye çıkışı, döviz rezervleri üzerinde baskı yaratmakta, kurdaki yükseliş eğilimini güçlendirmekte ve enflasyonist baskıları artırmaktadır.

Bu olumsuz gelişmeler silsilesi, Merkez Bankası’nı tekrar harekete geçmeye zorlamıştır. 17 Nisan’daki toplantıda, Banka repo faizini yüzde 46’ya, gecelik borç verme faizini ise yüzde 49’a yükseltmek zorunda kalmıştır. Bu artışlar, piyasalara sıkı para politikası sinyali vererek kurdaki ve enflasyondaki yükselişi dizginlemeyi hedeflemiştir. Şimdi, 17 Nisan’dan sonraki ilk PPK toplantısı gündemde ve Merkez Bankası’nın atacağı adımlar büyük bir merakla beklenmektedir. Bu noktada önemli olan “Merkez Bankası ne yapacak?” sorusundan ziyade, “Merkez Bankası ne yapmalı?” sorusuna odaklanmaktır. Zira, ne yapacağı Banka’nın kendi takdiri iken, ne yapması gerektiği üzerine fikir yürütmek, biz ekonomi gözlemcilerinin görevidir.

Merkez Bankası Ne Yapmalı? Enflasyon Görünümü ve Jeopolitik Riskler

Merkez Bankası’nın önündeki kararların değerlendirilmesinde iki temel faktör kritik rol oynamaktadır:

Enflasyon Görünümü ve Beklentiler

Enflasyon, Türkiye ekonomisinin en önemli ve öncelikli sorunudur. Ancak son dönemdeki enflasyon verileri, belirli bir düzeyde iyileşme sinyalleri vermektedir. Mevsimsel etkilerden arındırılmış Mayıs enflasyonu, ne aşırı düşük ne de aşırı yüksek bir seviyede seyrederek yüzde 2 olarak gerçekleşmiştir. Benzer şekilde, temel enflasyon göstergeleri de son iki aya kıyasla daha umut verici bir tablo çizmektedir. Bu veriler ışığında, sadece enflasyon göstergelerine bakıldığında, piyasalardan gelen artan şikayetlere ve beklentilere rağmen, bir ay daha sabretmek ve Haziran enflasyon verilerini beklemek makul bir yaklaşım olabilir. Eğer Haziran enflasyonu, hedeflenen ve istenilen ölçüde düşük gelirse, faiz indirimi konusu Temmuz ayı PPK toplantısında daha sağlıklı bir zeminde ele alınabilir. Bu yaklaşım, atılacak adımların veri odaklı olmasını sağlayacak ve politika yapıcıya daha geniş bir hareket alanı sunacaktır.

Jeopolitik Gerilimler ve Küresel Ekonomiye Etkileri

İkinci önemli faktör, son haftalarda dünya gündemine oturan ve küresel piyasaları derinden etkileme potansiyeli taşıyan İsrail-İran çatışmasıdır. Bu çatışmanın nasıl bir seyir izleyeceği, ne kadar genişleyeceği henüz net değildir. Son günlerde tansiyonun yükselmesi ve hatta ABD’nin de savaşa katılabileceği yönündeki söylemler, küresel risk alma iştahını ciddi şekilde azaltmakta ve petrol fiyatları üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluşturmaktadır. Böyle bir küresel konjonktürde, gelişmekte olan ekonomiler için belirsizlik artmakta ve sermaye akışları daha kırılgan hale gelmektedir. Bu gelişmeler, Merkez Bankası’nın doğrudan politika faizini yükseltmesini gerektirmese de, son derece temkinli bir duruş sergilemesini zorunlu kılmaktadır.

Merkez Bankası’nın Temkinli Olmasında Yarar Var: Para Politikası Esnekliği

Merkez Bankası, 19 Mart sonrası yaşanan gelişmelere bağlı olarak gecelik faiz ile politika faizi arasındaki alanı (faiz koridoru) açarak önemli bir avantaja sahip olmuştur. Bu alan, gerektiğinde para politikasını sıkılaştırmak için kullanılabilecek değerli bir esneklik sunmaktadır. Dolayısıyla, mevcut koşullarda Merkez Bankası’nın bu faiz koridorunun üst sınırı olan yüzde 49’u aşağıya çekmemesi stratejik bir hamle olacaktır. Bu sayede, beklenmedik olumsuz gelişmeler karşısında hızlı ve etkili bir şekilde tepki verme kapasitesi korunmuş olacaktır. Para politikasının esnekliği, dalgalı küresel ve yerel koşullarda ekonomik istikrarın sağlanması adına vazgeçilmez bir unsurdur.

Bu bağlamda, TEPAV’ın her PPK toplantısından önce yayımladığı değerlendirme notu, Merkez Bankası’nın izlemesi gereken yolu özetlemektedir. TEPAV Para Politikası Çalışma Grubu’nun görüşü şu şekildedir:

“Bu değerlendirmeler ışığında, TEPAV Para Politikası Çalışma Grubunun görüşü, yukarıda altı çizilen belirsizlikler nedeniyle temkinli bir para politikası yürütülmesinin ve para politikasının esnekliğinin korunmasının gerekli olduğudur:

  • Repo faizi yüzde 46’da sabit tutulmalıdır. Politika faizinin düşürülmesi, Haziran enflasyonunun belli olmasından sonra yapılacak 24 Temmuz PPK toplantısında ele alınmalıdır. Bu yaklaşım, enflasyon eğilimlerinin netleşmesini bekleyerek daha sağlam bir zeminde karar alınmasını sağlayacaktır.
  • Mevcut koşullarda Merkez Bankası fonlamasının politika faizi olan repo faizinden yapılması uygundur. Bu, piyasaya verilen sinyallerin netliğini koruyacak ve politika faizinin etkinliğini sürdürecektir.
  • Merkez Bankası gecelik borç verme faizi yüzde 49’da tutulmalıdır. Zira, İsrail-İran çatışmalarının alacağı biçime bağlı olarak gecelik borç verme faizi ile repo faizi arasındaki alan, gerektiğinde para politikasını sıkılaştırmak için kullanılabilir. Bu esneklik, ani şoklara karşı bir tampon görevi görecektir.

Sonuç: Zorlu Dengede İleriye Yönelik Stratejiler

Türkiye ekonomisi için makroekonomik istikrarın sağlanması, sadece faiz kararlarıyla değil, aynı zamanda kapsamlı yapısal reformlarla mümkün olacaktır. Ancak kısa vadede, Merkez Bankası’nın para politikası kararları, enflasyonla mücadelede ve piyasalardaki güvenin yeniden tesis edilmesinde hayati bir rol oynamaktadır. Mevcut durumda, iç ve dış piyasalardaki belirsizlikler göz önüne alındığında, temkinli ve veri odaklı bir yaklaşım benimsemek, Merkez Bankası için en akılcı yol gibi görünmektedir. Politika faizini sabit tutarak ve faiz koridorunu geniş tutarak, Banka hem enflasyonla mücadele kararlılığını sürdürecek hem de olası şoklara karşı para politikası esnekliğini koruyacaktır. Unutulmamalıdır ki, sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve kalıcı refah artışı, ancak sağlam bir makroekonomik temel ve öngörülebilir bir politika çerçevesiyle mümkündür. Merkez Bankası’nın atacağı her adım, bu büyük tablonun bir parçası olarak değerlendirilmeli ve uzun vadeli hedeflerle uyumlu olmalıdır.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com