Veri Güvenilirliği: Ekonomi ve Toplum İçin Vazgeçilmez Bir Temel
Dünya genelinde ekonomik istatistiklerin güvenilirliği, hem ulusal ekonomilerin sağlıklı işleyişi hem de uluslararası yatırımcıların ve kamuoyunun kararları üzerinde kritik bir etkiye sahiptir. Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu konunun ne denli hassas ve önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yaşanan bir olay, istatistik kurumlarının siyasi etkilerden bağımsızlığının ne kadar hayati olduğunu açıkça göstermiştir. Financial Times’da yayımlanan bir değerlendirme yazısının başlığı, “Dünya verilerimize güvenmeyecek: Donald Trump’ın BLS adayı endişeye yol açtı” şeklindeydi. Bu başlık, ABD İşgücü İstatistikleri Bürosu (BLS) gibi kritik bir kurumun başındaki ismin siyasi gerekçelerle görevden alınmasının ve yerine atanan adayın geçmiş açıklamaları nedeniyle uzmanlarca yetersiz bulunmasının yarattığı derin endişeyi yansıtmaktadır. Mevcut yönetimin bile daha önce oybirliğiyle onayladığı bir ismin, işgücü piyasasındaki gelişmeleri “kötü gösterdiği” gerekçesiyle görevden alınması, veri bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehdit algısı yaratmıştır. Gazetenin görüştüğü Cumhuriyetçi uzmanların dahi büyük çoğunluğunun yeni adayı uygun bulmaması, siyasi müdahalenin olası sonuçları hakkında evrensel bir uyarı niteliğindedir. Bir uzmanın “başkanın kurumun verileriyle oynama gücü yoktur” ifadesi bile, bu tür atamaların kurumun bağımsızlığına gölge düşürebileceği endişesini tamamen ortadan kaldıramamaktadır.
Türkiye’nin Enflasyon Verileri Yolculuğu: Geçmişten Bugüne Güven Krizi ve Güncel Tartışmalar
ABD örneği, Türkiye’deki istatistik kurumlarına yönelik güven tartışmalarıyla benzerlikler taşımaktadır. Özellikle Eylül 2021 ile Mayıs 2023 arasındaki dönemde, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan tüketici enflasyonu verileri ile alternatif ölçümler arasında daha önce görülmemiş büyüklükte farklılıklar gözlemlenmiştir. Bu durum, kamuoyunda ve uzman çevrelerinde büyük bir güven sarsıntısına yol açmış, enflasyon rakamları hakkında konuşulurken sürekli olarak “TÜİK’e göre,” “TÜİK enflasyonu” veya “resmi enflasyon” gibi nitelemeler kullanılmasını adeta zorunlu kılmıştır. Açıklanan verilere duyulan güvenin sarsılması, ekonomik politikaların etkinliğini ve toplumsal refahı doğrudan etkileyen ciddi bir mesele haline gelmiştir. Güvenin bir kez sarsıldıktan sonra yeniden inşa edilmesi, büyük bir çaba ve zaman gerektiren zorlu bir süreçtir.
Ancak, son zamanlarda, TÜİK’in açıkladığı manşet tüketici enflasyon verilerinin, diğer bağımsız kurumların ölçümleriyle belirgin bir farklılık göstermediği yönünde genel bir eğilim gözlenmektedir. Bu, en azından benim şahsi değerlendirmeme göre, manşet rakamlar bazında bir yakınlaşmanın olduğu anlamına gelmektedir. Bu durum, bir nebze olsun kamuoyundaki gerilimi düşürmüş gibi görünse de, geçmişte yaşananlar hafızalardaki yerini korumakta ve istatistiklere yönelik genel bir şüpheciliğin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir.
Manşet Enflasyonda Yakınlaşma, Alt Gruplarda Süregelen Endişeler
Manşet enflasyon verilerindeki yakınlaşmaya rağmen, tüketici enflasyonu ile alternatif ölçümler arasındaki istatistiksel farklılıkların anormal düzeyde olmaması, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmemektedir. Özellikle bazı alt gruplara ilişkin endişeler hala canlılığını korumaktadır. Bu alt grupların başında giyim sektörü gelmektedir. Eski Merkez Bankası Başekonomisti ve Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Hakan Kara’nın yakın zamanda yaptığı değerlendirmeler, bu endişelerin temelini oluşturmaktadır. Kara, özellikle Mayıs 2023 sonrası dönem için dahi iki önemli farklılığa dikkat çekmiştir. Birincisi, TÜİK’in Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) içindeki giyim alt grubunun yıllık fiyat artışları ile yine TÜİK tarafından ölçülen perakende giyim satış fiyat endeksi arasındaki belirgin farktır. Bu fark, Eylül 2021-Mayıs 2023 arasındaki kadar büyük olmasa da, yine de göz ardı edilemeyecek kadar önemliydi. İkincisi ise, aynı giyim alt grubu için TÜİK ve İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından ölçülen enflasyonlar arasındaki büyük ayrışmaydı. Bu tür tutarsızlıklar, verilerin derlenme metodolojisi, kapsayıcılığı veya güncelliği hakkında sorular doğurmakta, ekonomik karar alma süreçlerinde belirsizlik yaratmaktadır. Alt gruplardaki bu ayrışmalar, genel enflasyon oranları tutarlı görünse bile, hane halkının ve işletmelerin günlük hayatında hissettikleri fiyat artışlarıyla resmi rakamlar arasındaki algı farkını beslemeye devam etmektedir. Veri kalitesindeki en ufak bir şüphe dahi, geniş kapsamlı güven kaybına neden olabilir ve bu da makroekonomik politikaların başarısını ciddi şekilde tehlikeye atabilir.
İstatistiklere Güvenin Önemi: Ekonomi ve Toplum İçin Temel Bir Gereklilik
Açıklanan istatistiklere duyulan güvenin sağlanması, biz araştırmacılar ve yorumcular için hayati bir öneme sahiptir. Zira sağlam ve güvenilir verilere dayanmadan yapılan analizler ve yorumlar, ancak kısır tartışmalara yol açar. Ancak konunun önemi, kişisel veya mesleki kaygılarımızın çok ötesindedir. Güven, uygulanan ekonomi programının başarısı açısından kritik bir faktördür. Mayıs 2023 seçimlerinin öncesinden bu yana sürekli olarak dile getirdiğimiz yapısal reform ihtiyacı, bu güven boşluğunu doldurmanın temelini oluşturmaktadır. Neredeyse üç yıldır bu konuyu dile getiriyor, dilimizde tüy bitiyor. Şeffaf ve güvenilir verilere dayalı bir ekonomi yönetimi, hem yurt içi hem de yurt dışı yatırımcıların kararlarını olumlu yönde etkiler, risk algısını azaltır ve sermaye akışını teşvik eder. Güven eksikliği ise tam tersi bir etki yaratarak, belirsizliği artırır, yatırımları caydırır ve ekonomik büyümeyi yavaşlatır. Özellikle enflasyonla mücadele gibi zorlu süreçlerde, kamuoyunun ve piyasaların açıklanan verilere tam olarak inanması, bekleyişleri şekillendirme ve politikaların etkinliğini artırma açısından vazgeçilmezdir. Eğer insanlar resmi enflasyon rakamlarına inanmazlarsa, ücret ve fiyat belirleme davranışlarını bu şüpheye göre ayarlarlar, bu da enflasyonun kalıcılığını artırabilir. Bu nedenle, istatistik kurumlarının bağımsızlığı ve verilerinin doğruluğu, sadece bir akademik tartışma değil, doğrudan ekonomik istikrar ve toplumsal refahla ilgili bir zorunluluktur.
TÜİK İçin Acil Yapısal Reform İhtiyacı: Bağımsızlık ve Şeffaflık
Bu bağlamda, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) kurumsal yapısında köklü reformlara gidilmesi kaçınılmaz bir gerekliliktir. Bu reformun iki ana ayağı bulunmaktadır. Birincisi ve en acil olanı, TÜİK’in siyasi etkilerden tamamen veya en azından mümkün olduğunca arındırılmış bağımsız bir kurumsal yapıya kavuşturulmasıdır. Bu, sadece kanunlarla güvence altına alınmış bir bağımsızlık değil, aynı zamanda fiili olarak da siyasi baskılardan uzak bir çalışma ortamı anlamına gelir. Örneğin, bu yapısal değişikliğin önemli bir parçası, TÜİK Başkanının atanma sürecine yönelik olabilir. Mevcut sistemde başkan atamaları tek elden yapılırken, yeni bir sistemde TÜİK Başkanlığı için gösterilen adayın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) nitelikli çoğunlukla, yani hem iktidar hem de muhalefet partilerinin geniş mutabakatıyla göreve atanması sağlanabilir. Böyle bir mekanizma, başkanın siyasi parti aidiyetinden ziyade, mesleki yeterliliği ve tarafsızlığı ön plana çıkarır. Bu sayede, atanan ismin tüm kesimler tarafından kabul görmesi ve güven duyulması hedeflenir. Bu adım, kurumun aldığı kararların ve açıkladığı verilerin siyasi saiklerden bağımsız olduğu algısını güçlendirecek, ulusal ve uluslararası arenada TÜİK’in itibarını ve güvenilirliğini önemli ölçüde artıracaktır. Bağımsız bir TÜİK, veri üretme ve yayınlama süreçlerinde şeffaflığı esas alacak, metodolojisini açıkça paylaşacak ve veri kullanıcılarının her türlü sorusuna tatmin edici yanıtlar verebilecek kapasitede olacaktır. Bu da veriye dayalı politikaların oluşturulmasında ve kamuoyunun doğru bilgilendirilmesinde temel bir unsur olacaktır.
İkinci Ayak: Geçmiş Verilerin Mercek Altına Alınması
Reformun ikinci ayağı ise, son yıllarda tartışma konusu olan verilerin detaylı bir şekilde mercek altına alınmasıdır. Bu, özellikle Eylül 2021-Mayıs 2023 dönemindeki enflasyon verileri başta olmak üzere, veri üretim süreçlerinde olası sapmaların veya metodolojik değişikliklerin incelenmesini kapsar. Ancak, bu adım siyasi açıdan yapılabilir görünmemektedir. Zira geçmiş verilerin yeniden değerlendirilmesi ve olası hataların veya müdahalelerin ortaya konulması, ciddi siyasi sonuçları beraberinde getirebilir. Bu nedenle, bu konunun siyaseten hayata geçirilmesi zor bir ihtimal olarak durmaktadır. Buna rağmen, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkesi gereği, bilimsel ve bağımsız bir heyet tarafından yapılacak kapsamlı bir inceleme, geçmişe dönük güvenin yeniden tesis edilmesi adına atılması gereken ideal bir adım olacaktır.
Veri Güvenilirliği Reformları: Sadece Bir Seçenek Değil, Bir Zorunluluk
Yukarıda bahsedilen ilk reform ayağı, yani TÜİK’in kurumsal bağımsızlığının güçlendirilmesi, siyasi açıdan çok daha kolaylıkla yapılabilir bir düzenlemedir. Ancak “Yapılabilir de yapılır mı?” sorusu maalesef hala geçerliliğini korumaktadır. Bu soru karşısında “Bu da sorulur mu şimdi” demek, güncel gerçekler ışığında haksızlık etmekten başka bir şey değildir. Zira uzun yıllardır dile getirilen bu tür reform çağrılarına rağmen somut adımların atılmaması, sorunun ciddiyetini ve çözümün ne kadar elzem olduğunu ortaya koymaktadır. İstatistik kurumlarına duyulan güvenin yeniden tesisi, sadece ekonomik istikrar için değil, aynı zamanda demokratik bir toplumda şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinin güçlenmesi için de hayati öneme sahiptir. Veri manipülasyonu veya güvenilmez veri üretimi, toplumun devlete olan inancını zedeler, karar alma süreçlerini sekteye uğratır ve uzun vadede ülkenin ekonomik ve sosyal kalkınmasını olumsuz etkiler. Bu nedenle, TÜİK’in tam bağımsızlığına kavuşması, gecikmeksizin atılması gereken stratejik bir adımdır.
• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynak: ekonomim.com