İki Yıllık Kazanımlar Buhar Oldu

Türkiye Ekonomisi Rasyonel Zeminden Siyasi Fırtınaya: İki Yıllık Kazanımlar Neden Tehlikede?

Haziran 2023’te Maliye Bakanlığı görevini devralan Mehmet Şimşek’in, kamuoyuna yaptığı ilk ve en çarpıcı açıklamalardan biri şuydu: “Türkiye’nin rasyonel zemine dönmek dışında çaresi kalmamıştır.” Bu cümle, o güne dek süregelen ve ekonomik teamüllerle pek bağdaşmayan politikaların terk edileceği, piyasa gerçekleriyle uyumlu yeni bir döneme girileceği beklentisini yaratmıştı. Şimşek, elbette bu “rasyonel zemin” tanımıyla başta faiz, kur ve enflasyonla mücadele olmak üzere tüm ekonomik tercihleri kastediyordu. Eksik yönleri olsa da, bu vaadin arkasından somut adımlar atıldı ve Türkiye ekonomisi kademeli olarak rasyonelleşme sürecine girdi.

Rasyonel Politikalar Işığında Atılan Adımlar ve Gerekçeleri

Yeni ekonomi yönetiminin göreve gelmesiyle birlikte, uzun süredir piyasa beklentilerinin çok altında tutulan faiz oranları kademeli olarak artırılmaya başlandı. İlk etapta politika faizi yüzde 8,5’ten yüzde 15’e çıkarıldı. Bu artışın yavaş olduğu yönündeki eleştiriler yaygın olsa da, o dönem için “kademeli geçiş” stratejisi benimsenmişti. Amaç, enflasyonu düşürme sinyali verirken, ekonomide ani ve sert bir şoku önlemekti. Bu süreç, enflasyonla mücadelede temel araç olan faizin etkinliğini yeniden tesis etme çabasının ilk adımıydı.

2023 seçimlerinden önce adeta suni bir şekilde yatay seyreden döviz kuru, yeni dönemde serbest bırakıldı. Bu karar, aynı yılın Haziran ayında yüzde 25’i bulan önemli bir kur artışını beraberinde getirdi. Döviz kurunun gerçek değerine yaklaşması, ithal maliyetleri doğal olarak yükseltti ve bunun doğrudan bir sonucu olarak Temmuz ve Ağustos aylarında sırasıyla yüzde 9,49 ve yüzde 9,09 gibi olağanüstü yüksek aylık enflasyon oranları kaydedildi. Her ne kadar bu yüksek artışlar, 2024 yılı için baz etkisi sayesinde yıllık enflasyon oranlarının düşürülmesine katkı sağlayacak bir etki yaratsa da, kısa vadede vatandaşın alım gücünü derinden etkiledi.

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, ekonomi programına güven tesis etmek ve ülkeye döviz girdisi sağlamak amacıyla adeta bir dünya turuna çıktı. Kimi zaman Merkez Bankası Başkanlarıyla, kimi zaman tek başına dünyanın önemli finans merkezlerini ziyaret etti. Bu ziyaretlerin temel amacı, yurt dışından taze döviz bulmanın yanı sıra, daha da önemlisi, döviz kurunun kontrolsüz bir şekilde fırlamayacağı algısını oluşturmaktı. Bu algı yönetimi, özellikle Kur Korumalı Mevduat (KKM) sistemindeki çözülmeyi hızlandırmak ve buradan çıkacak parayı Türk Lirası cinsi enstrümanlara yönlendirmek için kritikti. Nitekim bu strateji büyük ölçüde başarıya ulaştı.

Kur Korumalı Mevduat’tan Çıkış ve Rezerv Güçlendirme

KKM, hem alınan bir dizi önlemle cazip olmaktan çıkarıldığı hem de faiz artışlarıyla alternatif Türk Lirası cinsi yatırım araçlarının getirisi arttığı için gözden düştü. Yüksek seyreden faiz oranları ve buna bağlı olarak dövizin sınırlı yükselişi sayesinde, 2024 yılında Merkez Bankası KKM için neredeyse hiç kur farkı yükü altına girmedi. Bu, kamu maliyesi üzerindeki önemli bir yükün hafiflemesi anlamına geliyordu. Vatandaşın elindeki dövizi satarak Türk Lirası’na dönmesi ve ihracatçıların elde ettikleri dövizin belirli bir kısmını Merkez Bankası’na devretmeleri gibi adımlar, kritik bir başarı hikayesi yazdı. Bir dönem eksi 50-60 milyar dolarlar düzeyine kadar gerilemiş olan Merkez Bankası’nın net döviz rezervleri, önce sıfır seviyesine indi, ardından artı 50-60 milyar dolarlara kadar yükseldi. Bu, Türkiye ekonomisi için uluslararası piyasalara güven veren ve dış şoklara karşı direncini artıran önemli bir göstergeydi.

Ancak bu süreçte, döviz kurunun son yıllarda enflasyon kadar artmamasının ceremesini çeken bir kesim de vardı: ihracatçılar. Rekabet gücü azalan ve maliyetleri artan ihracatçılar büyük zorluklar yaşadı. Özellikle tekstil sektöründe faaliyet gösteren birçok firma, üretimlerini daha uygun maliyetli ülkelere, örneğin Mısır’a kaydırmak zorunda kaldı. Bu durum, istihdam ve üretim açısından önemli kayıplara yol açtı.

Uygulanan ekonomi politikası, enflasyonu düşürme hedefi doğrultusunda çalışanlara ve emeklilere düşük oranda zam verilmesi üzerine inşa edilmişti. Bir yandan düşük kur artışı sayesinde ithal maliyetlerin fazla yükselmesi engellenirken, diğer yandan ücretlere düşük artışlar yapılarak toplam talep kısılacaktı. Bu iki hedef de bir ölçüde gerçekleştirildi; ancak buna rağmen enflasyon, istenilen ölçüde aşağı çekilemedi. Enflasyonla mücadele sürecinde, beklentilerin yönetilememesi, maliyet enflasyonunun devam etmesi ve yapısal sorunlar gibi faktörler, hedeflere ulaşmayı zorlaştırdı.

Enflasyon Hedefleri ve Sürekli Yukarı Yönlü Revizyonlar

2024 yılına yüzde 30’lu enflasyon hedefleriyle girilmişti. Ne var ki, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre bu hedef tutmadı ve yüzde 44’lük bir gerçekleşme yaşandı. Kaldı ki, bu oran toplumda geniş kesimler tarafından pek de inanılan, güvenilen ve kabul edilen bir oran değildi. Enflasyon algısı ile resmi rakamlar arasındaki fark, beklentilerin çıpalanmasını zorlaştıran önemli bir faktördü.

2025 yılına yaklaşırken, yılın ilk enflasyon tahmini Merkez Bankası tarafından yüzde 14 olarak açıklanmıştı. Ancak bu tahmini kısa sürede revizyonlar izledi. Önce Orta Vadeli Program (OVP) ile beklenti yüzde 17,5’e yükseltildi. Ardından, tahminler birbirini kovaladı ve hep yukarı yönde güncellendi. Bir sonraki tahmin yine Merkez Bankası’na ait olup yüzde 21’lik bir orandan söz ediliyordu. Son olarak, Merkez Bankası yılın ilk enflasyon raporunda bu tahminini de güncelleyerek yüzde 24’e çıkardı. Bu sürekli yukarı yönlü revizyonlar, enflasyonla mücadelede karşılaşılan zorlukları ve belirsizlikleri açıkça ortaya koyuyordu.

“Normal” Bir Seyir Hayali ve Türkiye Gerçeği

“Yüzde 24’te kalınabilir mi, kur artışı ne olur, döviz fırlar gider mi?” tartışmaları, ekonomi gündeminden hiç düşmedi. Bu köşede çoğu kez şunu dile getirdim: “Yıllık enflasyonu yüzde 24’te tutmak çok zor, hatta hiç mümkün görünmüyor. Döviz kuru konusunda bir şey diyemem; çünkü Türkiye’de kur tahmini yapılamaz. Olağanüstü bir gelişme yaşanmadığı takdirde kurda çok eski yıllarda gördüğümüz gibi bir sabah uyandığımızda çok hızlı bir artışa tanıklık etmeyiz ama bu normal koşullarda. Burası Türkiye, her an her şey olabilir.” Üç aşağı beş yukarı bu sözlerle, Türkiye ekonomisinin kırılgan yapısına ve öngörülemezliğine dikkat çekiyordum. Ekonomi yönetiminin tüm çabalarına rağmen, Türkiye gibi geçmişte pek çok siyasi ve ekonomik şok yaşamış bir ülkede “normal koşullar” tanımının ne kadar göreceli olduğu gerçeği her zaman akılda tutulmalıydı.

Beklenmedik Siyasi Gelişmeler ve Ekonomik Şok

Ve dün… Önceki gün akşamüstü İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edildiği yönündeki karar kamuoyuna yansıdı. Türkiye, bu haberi sindiremeden, dün diploma kararını gölgede bırakacak yeni ve çok daha sarsıcı gelişmelere uyandı. Başta İBB Başkanı İmamoğlu olmak üzere, yaklaşık 100 kadar isim hakkında gözaltı kararı verilmişti. Bu detaylar, tüm ülkenin gündemine bomba gibi düşmüş, siyasi gerilimi doruk noktasına çıkarmıştı.

Mehmet Şimşek, 4 Haziran 2023’te görevi devralırken “Türkiye’nin rasyonel bir zemine dönme dışında çaresi kalmamıştır” demişti. Şimşek’in “rasyonel zemin” tanımlaması, her ne kadar ekonomiye ilişkin tercihleri kastediyor olsa da, Türkiye’nin bir de ekonomiyi doğal olarak doğrudan etkileyen ancak ekonomiyle ilgisi olmayan siyasi tercihleri ve dinamikleri vardı. Ne yazık ki, dün, yani 19 Mart 2025’te, hepimizin bildiği o gözaltı kararları uygulamaya konuldu. Bu gelişme, rasyonel ekonomik politikaların üzerine inşa edilmeye çalışılan güven ortamını bir anda temelinden sarsma potansiyeli taşıyordu.

Siyasi Belirsizliğin Türkiye Ekonomisine Muhtemel Etkileri

Türkiye ekonomisini bundan sonra nelerin beklediğini artık hepimiz görebiliyoruz. Dün zaten bunun ilk ve güçlü işaretleri alındı. Türkiye gibi gelişmekte olan ve sermaye hareketlerinin hassas olduğu bir ülkede siyasi belirsizlik, ekonomik istikrarın en büyük düşmanıdır. Yatırımcı güveni, bir ekonominin can damarıdır ve bu tür gelişmeler güveni derinden zedeler.

Güven Kaybı ve Sermaye Akışları

Dövize dönmek için hep tetikte olan yurt dışı yerleşik yatırımcılar kadar, yurt içinde de aynı şekilde her an dövize geçebilecek büyük bir kesim bulunmaktadır. Bu durum, Merkez Bankası üzerindeki döviz talebi baskısını anında artırır. Bankacılık çevrelerinden edindiğim bilgiye göre Merkez Bankası’nın dün 8 milyar ile 8,5 milyar dolar arası bir döviz satışı yaptığı yönünde. Belki bu tutar gün içinde 10 milyarı bulmuştur. Döviz talebi bu şekilde devam ederse, Merkez Bankası’nın son dönemde büyük çabalarla topladığı rezervler hızla eriyebilir. Bu da, kurda daha büyük sıçramalara ve kontrolsüz bir değersizleşmeye yol açabilir.

Enflasyonla Mücadelede Geriye Dönüş ve Yüksek Kurun Etkisi

Diyelim dolar kuru 40 lirada dengeye geldi; sorun bitti mi? Tabii ki hayır. En yakın zamanda ne olacağını söyleyeyim: Dolar yüzde 5 artmış olsa, önümüzdeki günlerde akaryakıta bu orana yakın bir zam gelecek demektir. Akaryakıt zamları, ulaşım maliyetlerini ve dolayısıyla tüm ürün ve hizmetlerin fiyatlarını doğrudan etkiler. Bu da, zaten kırılgan olan enflasyonla mücadele sürecini derinden sekteye uğratır. Yüzde 24’lük enflasyon hedefi hayal olmakla kalmayacak, yüzde 34’ten bile söz edilemeyecek, çok daha yüksek oranlar kapımızı çalacaktır. Kur geçişkenliği, Türkiye ekonomisinin en hassas noktalarından biridir ve bu tür gelişmeler, enflasyon beklentilerini hızla yukarı çeker, ücret-fiyat sarmalını tetikler.

Borçlanma Maliyetleri ve Şirketler Üzerindeki Yük

Siyasi belirsizliğin artmasıyla birlikte, Türkiye’nin uluslararası piyasalardan borçlanması zorlaşacak ve borçlanma maliyetleri (CDS primleri) artacaktır. Bu durum, hem kamu finansmanını hem de özel sektörün dış finansmana erişimini olumsuz etkileyecektir. Yüksek döviz borcu olan şirketler, kurdaki ani yükselişler nedeniyle ciddi finansal zorluklarla karşılaşacak, hatta iflas riskleriyle yüzleşecektir. Üretim maliyetlerinin artması, yatırım kararlarının ertelenmesi ve genel ekonomik aktivitede bir daralma yaşanması kaçınılmaz hale gelecektir. Bu zincirleme reaksiyon, istihdamı, büyümeyi ve toplumsal refahı olumsuz etkileyerek, son iki yılda elde edilen ekonomik kazanımları ne yazık ki boşa çıkarma riski taşımaktadır.

Hep birlikte yaşayıp göreceğiz… Ancak Mehmet Şimşek’in “rasyonel zemin” hedefi, sadece ekonomik kararların rasyonel olmasıyla değil, aynı zamanda siyasi istikrarın ve hukukun üstünlüğünün de rasyonel bir zeminde sağlam bir şekilde durmasıyla mümkündür. Aksi takdirde, ekonomik alanda atılan tüm olumlu adımlar, siyasi çalkantılar karşısında anlamsız kalabilir.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com