Hasar Tespiti: Kimin Standardı?

Türkiye Ekonomisindeki Dalgalanmaların Derin Analizi: Kimler Nasıl Etkileniyor?

Son günlerde finans piyasalarında yaşanan hareketlilik, Türkiye ekonomisinin gündemini meşgul etmeye devam ediyor. Özellikle döviz kurundaki kısa süreli dinginlik ve borsada gözlemlenen toparlanma eğilimi, bazı yorumcular tarafından ekonominin dayanıklılığına işaret olarak değerlendirilse de, bu iyimser bakış açısının ne kadar gerçekçi olduğunu sorgulamak gerekiyor. Peki, yakın geçmişte yaşadığımız o sert dalgalanmalar ve özellikle geçen haftaki dramatik düşüşler göz önüne alındığında, Türkiye ekonomisinin bu olaylardan hiç etkilenmediğini söylemek mümkün mü?

Kimilerine göre evet, bu durum Türkiye ekonomisinin şaşırtıcı gücünün bir göstergesi olabilir. Ancak bu güçlü duruş iddiasının geçtiğimiz haftanın çarşamba günü yaşanan olağanüstü piyasa hareketliliğiyle nasıl bağdaştırılacağını açıklamak zorlaşmaktadır. Eğer Türkiye ekonomisi gerçekten bu denli güçlü ve dirençliyse, o gün piyasaları kasıp kavuran o müthiş dalgalanmayı ve yaşanan büyük kayıpları nasıl izah edeceğiz? Bu çelişki, ekonomik gelişmeleri tek bir pencereden okumanın yetersizliğini ortaya koymaktadır.

Ekonomideki Gelişmeler ve Toplumsal Kesimler Arasındaki Farklılaşma

“Ekonomide şu oldu, bu oldu ya da olacak” derken, bu ifadelerin kimler için söylendiğini, yaşanan hasarın hangi kesimleri ne kadar ilgilendirdiğini detaylıca ele almak büyük önem taşımaktadır. Ekonomik göstergeler ve finansal piyasalardaki değişimler, toplumun farklı katmanları için bambaşka anlamlar taşımaktadır. Öyle ki, bir kesim için hayati önem taşıyan bir gelişme, bir diğeri için tamamen anlamsız kalabilir.

1. En Yoksul Kesim: Makro Verilerden Uzak Bir Gerçeklik

Toplumun en yoksul kesimi için makro ekonomik verilerin, faiz oranlarının, döviz kurunun ya da altın fiyatlarının doğrudan bir anlamı bulunmamaktadır. Merkez Bankası’nın faiz artırım veya indirim kararları, piyasaya yeni araçlar sunması, hatta Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) borsa için aldığı önlemler; bu kesimin günlük yaşam pratikleriyle neredeyse hiç kesişmez. Aralarında döviz veya altını yalnızca merak saikiyle takip edenler olsa da, alım-satım yapabilecekleri birikimleri mevcut değildir. Onlar için asıl mücadele, karınlarını doyurmak ve temel ihtiyaçlarını karşılamaktır.

Bu kesim için ekonomik hasar, doğrudan ürün ve hizmet fiyatlarındaki artışın hızlanmasıyla kendini gösterir. Yıllık enflasyon oranının ne olduğu ya da Merkez Bankası’nın faiz politikaları onların gündeminde değildir. Onlar adeta günübirlik yaşayan, ekonomik vadeleri ve beklentileri en fazla bir ay ile sınırlı olan bir kesimi temsil eder. Bir hafta önce 20 liraya alınan domatesin bu hafta 30 liraya çıkması, ya da bir hafta önce 250 gram et alabilmişken bu hafta ne kadar alabilecekleri gibi somut ve acı gerçekler, onların ekonomik göstergeleridir. Ne yazık ki, durum bundan ibarettir.

Ancak bu kesimin çoğu kez haberdar olmadığı, haberdar olanların ise çaresizlik içinde umursamadığı finansal ve ekonomik gelişmeler, dönüp dolaşıp herkes gibi onları da dolaylı yoldan etkiler. Enflasyonun artmasıyla alım güçlerinin daha da düşmesi, temel gıda maddelerinin erişilemez hale gelmesi, onların zaten kırılgan olan yaşam koşullarını daha da zorlaştırmaktadır. Makroekonomik istikrarsızlık, eninde sonunda en yoksul kesimin sofrasındaki ekmeği küçültür.

2. Finansal Orta Direk: Tasarruflar ve Kaygılar Arasında

Toplumun bir diğer önemli kesimi ise “finansal orta direk” olarak adlandırılabilir. Bankada üç kuruş birikimi olan, belki döviz tutan, belki fonları keşfedip getirilerini takip eden bu kesim, finansal piyasalardaki gelişmeleri daha yakından izler. Ancak bu kesimin içinde de farklı eğilimler bulunmaktadır. Bazıları uzun zamandır hisse senedi piyasasında işlem yapmakta ve zaten kayıplar yaşamaktaydı; özellikle geçen hafta yaşanan sert düşüşler, belini doğrultmakta zorlanan bu yatırımcıları daha da derin bir çaresizliğe itmiştir. Birçoğu borsadan tamamen çıkmayı kafasına koymuş olsa da, mevcut zararları nedeniyle pozisyonlarını kapatamamış, adeta bir finansal tuzakta kalmıştır.

Bu kesim, son gelişmelerin ardından adeta ikiye ayrılmıştır: Bir yanda, döviz kurunun artışa geçmesini dört gözle bekleyen “dövizciler” bulunurken, diğer yanda borsadaki kayıplarıyla boğuşan “borsacılar” büyük bir kaygı içindedir. Bu iki uç arasında ise birikimini Türk Lirası cinsinden mevduatta tutanlar daha rahat bir pozisyondadır. Onlar, daha az getiri elde etseler de, piyasalardaki ani dalgalanmalardan nispeten korunmuş olmanın huzuruyla “rahat uyuyorlar.” Bu durum, risk iştahı ile güvenlik arayışı arasındaki temel farkı net bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, enflasyonun yüksek seyrettiği bir ortamda, Türk Lirası mevduatları da zamanla alım gücü kaybına uğrayabilir, bu da aslında uzun vadede bir kayıp anlamına gelebilir.

3. Profesyoneller ve Reel Sektör: Detaylara Odaklanan Hayati Kararlar

Sayıca az olmakla birlikte, finansal yatırımların çoğunu yönlendiren ve ekonominin çarklarını döndüren asıl kesim, profesyonel yatırımcılar ve reel sektör temsilcileridir. Onlar, ekonomide olan biten her detayı kara delik gibi içine çeker ve her gelişmeyi büyük bir kaygıyla takip ederler. Çünkü alınan her karar, piyasadaki her hareketlilik, doğrudan onların işlerini, yatırımlarını, maliyetlerini ve karlılıklarını etkiler.

Bu kesim için risk primindeki artış, Merkez Bankası’nın faiz kararları, kredi faizlerinin seyri ve döviz kurundaki değişimler hayati önem taşır. Örneğin, ülke risk priminin yükselmesi, yurt dışından borçlanma maliyetlerini artırarak şirketlerin finansmana erişimini zorlaştırır ve yatırım iştahını düşürür. Merkez Bankası’nın faiz artırımı kararı, kredi maliyetlerini doğrudan yükselterek reel sektörün üretim ve yatırım kararlarını ciddi şekilde etkiler. Özellikle yüksek döviz borcu olan şirketler için kurdaki ani yükselişler, adeta bir yıkım anlamına gelebilir. Bu kesim, “faiz artsa maliyetler yönüyle büyük baskı, kur artsa döviz borcu olanlar için yıkım!” ikilemiyle karşı karşıyadır; adeta “ölümlerden ölüm beğen” durumu yaşanmaktadır. Onlar için her bir ekonomik gösterge, geleceğe yönelik stratejilerini belirlemede kilit rol oynar.

Alınan Önlemler, Algı Bozukluğu ve Geleceğe Yönelik Beklentiler

Son dönemde yaşanan finansal çalkantıların önüne geçmek amacıyla bir dizi önlem alındı ve bu önlemlerin etkisi en azından haftanın ilk günlerinde piyasalara kısmi bir dinginlik getirdi. Dün itibarıyla korkulan büyük bir başlangıç yaşanmasa da, piyasa aktörleri ve aslında toplumun büyük bir kesimi çok iyi biliyor ki “cin şişeden çıktı” bir kere. Yani, sorunlar o kadar büyüdü ki, artık geçici önlemlerle tamamen ortadan kaldırılması zorlaşan, algıyı ve beklentileri derinden bozan bir etki yaratmıştır.

Peki, beklentiler ne kadar düzelmişti ki, diye sorabilirsiniz. Haklısınız. Zaten bunca radikal önlem durup dururken alınmadı; ortada çok ciddi bir sorun vardı ki böylesine olağanüstü adımlara gerek duyuldu. Daha birkaç ay öncesine kadar Merkez Bankası’nın yıl içinde hangi toplantıda ne kadar faiz indireceği konuşulurken, ani bir dönüşle faiz artırımına gitmek kaçınılmaz hale geldi. Artık faiz indirimi ihtimalini konuşan kaldı mı? Bu durum, ekonominin ne denli kırılgan bir zeminde olduğunu ve politikalardaki ani sapmaların maliyetini gözler önüne sermektedir.

Algının bozulması ve beklentilerin negatif yönde şekillenmesi, ekonominin geleceği açısından ciddi riskler barındırır. Yatırımcıların ve tüketicilerin geleceğe dair kararları, büyük ölçüde beklentilere dayanır. Belirsizliğin ve güvensizliğin hakim olduğu bir ortamda, yatırım iştahı azalır, tüketim ertelenir ve ekonomik büyüme yavaşlar. Bu da kısa vadeli önlemlerin yarattığı geçici rahatlamanın, uzun vadeli sorunları çözmeye yetmeyeceğini gösterir.

Hasar Tespiti İçin Zamana İhtiyaç ve Yan Etkiler

Aslında, yaşanan son gelişmelerin tam hasar tespitini yapmak için henüz erken olduğunu düşünmek gereklidir. Çünkü bir yanda son üç beş güne sığan olumsuzluklar ve piyasa şokları varken, diğer yanda bu şokları dindirmek amacıyla alınan önlemlerin potansiyel yan etkileri bulunmaktadır. Bu etkiler, hemen değil, ancak zaman içinde net bir şekilde görülebilecektir. Bugün için gidişatı olumlu etkileyen, sancıyı dindiren bir “ilaç” gibi görünen bu önlemlerin, ilerleyen dönemlerde ekonominin farklı alanlarında beklenmedik yan etkileri ortaya çıkabilir.

Bu yan etkiler, kredi piyasalarında sıkılaşma, yatırımların ertelenmesi, tüketim harcamalarında daralma veya sermaye akışlarında değişiklikler şeklinde kendini gösterebilir. Finansal piyasaları rahatlatmak amacıyla atılan adımlar, reel sektör üzerinde bir baskı oluşturabilir ya da büyümeyi yavaşlatıcı bir etki yaratabilir. Ekonomik politikalar genellikle bir denge meselesidir; bir sorunu çözerken, başka bir alanda yeni sorunlara yol açma potansiyeli taşırlar. Bu nedenle, bugünkü sakinleşmenin kalıcı bir iyileşme mi, yoksa fırtına öncesi bir sessizlik mi olduğunu anlamak için daha fazla zamana ve dikkatli gözlemlere ihtiyaç vardır.

Türkiye’de homojen bir toplum yapısından söz etmek mümkün değildir. Yukarıda detaylandırdığım gibi, finansal gelişmelerden etkilenme anlamında adeta üçe ayrılmış bir yapı söz konusudur. Bu farklı kesimlerin her birinin ekonomik dalgalanmalardan farklı derecelerde ve farklı şekillerde etkilendiğini anlamak, daha bütüncül ve kapsayıcı ekonomik politikalar geliştirmek için elzemdir. Kısa vadeli çözümlerin ötesine geçerek, uzun vadeli istikrarı sağlayacak, tüm toplumsal kesimlerin refahını gözeten stratejilere odaklanmak, Türkiye ekonomisinin geleceği için kritik öneme sahiptir. Sabırla ve dikkatle izlemeye devam etmeliyiz.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com