Türkiye’de Enflasyonla Mücadele: 2025’in Kaçınılmaz Gerçekleri ve 2026 Hedeflerine Giden Zorlu Yol
Türkiye ekonomisi, yüksek enflasyonla mücadelesini sürdürürken, fiyat belirleme süreçlerinde geçmişe endeksleme alışkanlığının terk edilmesi gerektiği sıkça vurgulanmaktadır. Bu görüş, enflasyonla kalıcı bir mücadele için temel bir gereklilik olarak kabul edilmekle birlikte, bu konuda atılması gereken adımların öncelikle kamu tarafından atılması gerektiği yönündeki beklentiler de giderek artmaktadır. Özellikle, yeniden değerleme oranına göre yapılan artışlar, geçmiş enflasyona endekslemenin en bariz örneklerinden birini oluşturmakta ve kamunun bu konudaki tutumu, genel ekonomik algıyı ve beklentileri önemli ölçüde etkilemektedir.
2025 yılına dair enflasyon beklentileri, artık büyük ölçüde netleşmiş durumdadır. Yıllık enflasyon oranının, yılın ilk on ayındaki yüzde 28,63’lük artışın ardından, kasım ve aralık aylarındaki ortalama yüzde 1’erlik artışla yüzde 31,2’ye, yüzde 2’şerlik artışla yüzde 33,8’e ve ortalama yüzde 2,5’lik bir artışla ise yüzde 35 seviyesine ulaşması öngörülmektedir. Bu veriler ışığında, 2025 yılı Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) artışının yüzde 31 ile yüzde 34 aralığında gerçekleşmesi, artık merak edilecek bir konu olmaktan çıkmış, adeta bir kesinlik kazanmıştır. Dolayısıyla, 2025 enflasyonu için “Acaba ne olur?” diye kafa yormanın ya da “Aman yüksek seyrediyor ve hızlanıyor” diye yeni önlemler almanın gereksiz olduğu bir döneme girilmiştir. Ekonomik otoriteler ve piyasa aktörleri için, 2025 yılı enflasyonu, tabir caizse “tüpten çıkan diş macunu” gibidir; artık geri dönülemez bir şekilde gerçekleşmiş ve öngörülebilir bir patikada ilerlemektedir. Bu nedenle, Türkiye ekonomisinin asıl odaklanması gereken nokta, 2026 yılı ve sonrasındaki enflasyon görünümüdür.
Merkez Bankası Tahminleri ve Hedeflerin Önemi
Bu süreçte, Merkez Bankası’nın yılın son enflasyon raporu ve 2025 yılı enflasyon tahminlerinde yapacağı revizyonlar büyük bir önem taşımaktadır. Olasılıkla, 2025 yılına ilişkin enflasyon tahmini yukarı yönlü revize edilirken, bankanın orta vadeli enflasyon hedefi sabit bırakılmıştır. 2025 için belirlenen yüzde 24’lük enflasyon hedefinin korunması ancak tahmin aralığının yüzde 25-29’dan yüzde 30-32 veya yüzde 31-33’e çekilmesi beklenir.
Merkez Bankası’nın hedefleri sabitleme eğiliminin ardında yatan nedenleri anlamak için, bir önceki enflasyon raporundaki hedef iletişimine bakmak faydalıdır. Banka, orta vadeli tahmin iletişim çerçevesinde, tahmin patikasının yanı sıra her yıl için yıl sonu odaklı bir ara hedef tanımlamıştır. Bu ara hedefler, “taahhüt ve çıpa işlevi” görmekte olup, varsayım setinde “olağanüstü bir güncelleme” olmadığı sürece değiştirilmeyecek ve politika faizine ilişkin patikanın içsel olarak belirlenmesinde referans olarak alınacaktır. Ağustos ayında açıklanan ikinci raporda, 2025 yılı için yüzde 24’lük tahminin hedef olarak korunması, 2026 için yüzde 12’lik tahminin yüzde 16 hedefe, 2027 için tek haneli olacağı ifade edilen tahminin ise yüzde 9 hedefe dönüştürülmesi bu stratejinin bir parçasıdır.
Hedef Değişikliğinin Olası Sonuçları
Merkez Bankası’nın ara hedeflere ilişkin açıklamaları oldukça nettir: Bu hedefler, varsayım setinde olağanüstü bir güncelleme olmadığı sürece değiştirilmeyecek ve politika faizinin belirlenmesinde referans olacaktır. Mevcut durumda, varsayım setinde “olağanüstü” bir güncelleme olduğunu söylemek güçtür. Dolayısıyla, eğer Merkez Bankası 2025 yılı için belirlediği yüzde 24’lük enflasyon hedefini yukarı çekseydi, yani “benim enflasyon gerçekleşmesine ilişkin hedefim değişti” deseydi, politika faizini düşürme patikasını nasıl sürdürebileceği ciddi bir soru işareti haline gelirdi. Zira, enflasyon hedefi değişmemişken bile önceki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında alınan indirim kararının ne kadar zorlu bir zeminde alındığı, yayımlanan metinlerden anlaşılmıştı. Hedefin yukarı çekilmesi, gelecek toplantılarda beklenen faiz indirimlerini tümüyle rafa kaldırma riskini beraberinde getirebilirdi. Ayrıca, bu yılın hedefi olan yüzde 24’ü yukarı çekmek, 2026 yılının yüzde 16’lık hedefini de etkileyecek ve o oranın da artırılması gerekecektir. Merkez Bankası’nın “tahminin pek de önemi yok, artık bizim için hedef önemli ve onu da olur olmaz değiştirmeyeceğiz” dedikten sadece üç ay sonra hedefte bir değişikliğe gitmesi, piyasalarda ve kamuoyunda ciddi bir güven kaybına yol açabilirdi. Bu nedenlerle, Merkez Bankası’nın enflasyon raporunda hedefin sabit tutulması ancak tahminin yukarı çekilmesi beklenmektedir.
Geçmişe Endekslemeden Vazgeçmek: Kamunun Sorumluluğu
Enflasyonla mücadelede sıkça dile getirilen ve büyük ölçüde haklı bulunan bir diğer konu ise, fiyatlamada geçmişe endekslemeden vazgeçme gerekliliğidir. Bu, enflasyonla mücadelede kritik bir aşamadır ve bu alışkanlıktan kurtulmak, fiyat istikrarını sağlamanın temel yollarından biridir. Ancak bu konuda beklentilerin genellikle çalışan kesimden ve özel sektörden gelmesi, kamunun benzer bir adım atmaması, tartışmaların odağına oturmaktadır.
Enflasyonist bir ortamda geçmişe endeksleme, enflasyonun kendi kendini besleyen bir döngüye girmesine neden olur. Örneğin, bir önceki yılki yüksek enflasyon oranına göre belirlenen ücret artışları, vergiler, harçlar ve diğer kamu hizmeti fiyatları, cari yıldaki enflasyonu tetikleyerek beklentileri yukarı çeker ve enflasyonun kalıcılığını artırır. Bu durum, ekonomideki belirsizliği artırır, yatırım kararlarını olumsuz etkiler ve nihayetinde büyüme potansiyelini baskılar. Kamunun bu konuda öncü bir rol üstlenmesi, hem piyasalara doğru bir mesaj gönderecek hem de enflasyonla mücadeledeki kararlılığın somut bir göstergesi olacaktır.
Yeniden Değerleme Oranı (YDO) ve Enflasyon Dinamiği
Yeniden değerleme oranı (YDO), geçmişteki fiyat artışlarını gösteren ve vergi, harç, ceza gibi birçok kamu alacağının belirlenmesinde kullanılan önemli bir göstergedir. YDO’ya göre yapılan artışlar, fiyatlamada geçmişe endekslemenin en somut ve en tipik örneklerinden birini teşkil eder. Yüksek enflasyon ortamında, YDO’nun da yüksek çıkması, kamu alacaklarının da otomatik olarak yüksek oranlarda artırılmasına yol açar. Bu durum, bir yandan kamu gelirlerini artırırken, diğer yandan vatandaşlar ve işletmeler üzerindeki mali yükü yükselterek genel fiyat seviyelerinin ve beklentilerin yukarı çekilmesine katkıda bulunur.
Eleştirilerin odak noktası, kamunun özel sektörden ve çalışanlardan geçmişe endekslemeden vazgeçmesini isterken, kendisinin YDO gibi mekanizmalarla bu alışkanlığı sürdürmesidir. Geçtiğimiz yıl 2025 yılı için de YDO’ya bağlı kalınmayacağı ve enflasyona göre uygulama olacağı ifade edilmişti, ancak bu gerçekleşmedi. Bu yıl da benzer söylemler dile getirilmekte ve YDO’nun Cumhurbaşkanı’na tanınan yetki çerçevesinde düşük uygulanacağı ifade edilmektedir. Ancak, bu tür geçici yetki kullanımları, soruna kalıcı bir çözüm getirmekten uzaktır. En sağlıklı ve sürdürülebilir çözüm, artışların öngörülen enflasyona göre yapılmasını hükme bağlayan yapısal bir düzenleme getirmektir. Bu adım, kamunun enflasyonla mücadeledeki kararlılığını pekiştirecek ve diğer aktörler için de bir emsal teşkil edecektir.
2026 Yılı Hedeflerinin Gerçekçiliği ve Zorluklar
Girişte de belirtildiği gibi, 2025 yılı enflasyonunun büyük ölçüde belirli olması, asıl mücadelenin ve odaklanılması gereken dönemin 2026 ve sonrası olduğunu göstermektedir. Ancak, Türkiye’nin 2026 yılında hedeflenen yüzde 16’lık enflasyon oranına ulaşabileceği konusunda ciddi şüpheler bulunmaktadır. Çünkü enflasyon eğilimi, takvim yılı değişti diye birdenbire ve kendiliğinden değişmez; özellikle de mevcut koşullarda iyileşme göstermesi oldukça güçtür. Fiyatlama davranışları ve beklentilerdeki bozulma öylesine derinleşmiştir ki, bu konuda bir iyileşme sağlamak çok uzun bir zaman ve istikrarlı politikalar gerektirecektir.
Türkiye ekonomisi, geçmişte hiçbir zaman bir önceki yıldaki enflasyon oranının yarısı düzeyine inme başarısını gösterememiştir. Bu tarihsel gerçeklik, gelecekte de aynısının olacağı anlamına gelmemekle birlikte, mevcut ekonomik yapı ve davranış kalıpları göz önüne alındığında, 2026 hedefinin ne kadar gerçekçi olduğunu sorgulatmaktadır. Eğer bu yılki enflasyon oranı yüzde 32-33 civarında gerçekleşirse, 2026 yılında bu seviyenin yarısına inmek, fiyatlama davranışları ve beklentilerdeki atalet bir yana, geçmiş deneyimler ışığında son derece zor görünmektedir. Halkın ve piyasa aktörlerinin büyük bir kısmının kendisini yüzde 20-25 arası enflasyon seviyesine alıştırmış olması, enflasyonla mücadelenin önündeki en büyük psikolojik engellerden birini oluşturmaktadır. Enflasyon beklentileri bir kere çıpalamayı kaybedip yukarı yönlü hareket ettiğinde, tekrar aşağı çekmek çok daha maliyetli ve zaman alıcı bir süreçtir.
Bu bağlamda, 2026 yılı için belirlenen yüzde 16’lık enflasyon hedefine ulaşmak, sadece sıkı para politikalarıyla değil, aynı zamanda mali disiplin, yapısal reformlar ve en önemlisi kamu ve özel sektörün eşgüdümlü bir şekilde geçmişe endeksleme alışkanlığından vazgeçmesiyle mümkün olabilecektir. Aksi takdirde, Türkiye’nin yüksek enflasyonla mücadelesi, uzun ve sancılı bir süreç olmaya devam edecektir. Ekonomik istikrar ve fiyat istikrarı, sadece Merkez Bankası’nın sorumluluğunda değil, tüm ekonomik aktörlerin ve kamu yönetiminin kararlı ve tutarlı adımlarıyla tesis edilebilir.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir.