Enflasyonla Mücadelede Güven Krizi: Cin Şişeden Çıktı ve Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak
Türkiye ekonomisinin son dönemdeki en çetin sınavlarından biri olan enflasyonla mücadelede, kamuoyunun resmi verilere olan güveni adeta sarsıldı. 8 Temmuz’da yayımlanan bir köşe yazısı ve aynı gün TÜİK Başkanının açıklamalarıyla başlayan bu çalkantı, suya atılan bir taşın halka halka yayılan etkisi gibi genişleyerek derinleşiyor. Gelinen noktada, başlıkta da vurguladığımız üzere, bir benzetmeyle ifade etmek gerekirse: Cin şişeden çıktı! Ve bu, ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadelesini hiç olmadığı kadar zorlu bir hale getiriyor.
Bu kırılmanın ardından, enflasyon konusunda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı aşikardır. TÜİK’in madde fiyatlarını açıklaması veya açıklamamasını takip etmek bile, kamuoyunun ve piyasanın gözünde eskisi kadar önem taşımayacak. Zira, pek çok veri bir kereye mahsus ortaya döküldü ve neyin ne olduğu büyük ölçüde anlaşıldı. Artık gizlenecek çok da bir şey kalmadı. Bu durum, yalnızca istatistiksel bir sorun olmaktan öte, toplumsal bir algı ve güven krizine dönüşmüş durumda.
TÜİK Güven Kaybının Uzun Vadeli Etkileri
Şahsen, TÜİK’in madde fiyatlarını artık eskisi gibi yakından takip etmiyorum. Merak eden okuyucularıma belirtmek isterim ki, henüz kesin bir karar vermemekle birlikte, belki her ay daha dar kapsamlı bir madde fiyatı listesini kendi imkanlarımla açıklama yoluna gidebilirim. Ancak, böyle bir hesaplama yapabilmem için TÜİK’in mevcut veri setinde yeni bir karartmaya gitmemesi büyük önem taşıyor. Özellikle, gruplara göre fiyat değişimlerini bilmek, bu tür bir bağımsız analiz için elzemdir. Eğer TÜİK, halen açıklamakta olduğu bu temel fiyat değişim verilerini de kamuoyuyla paylaşmaktan vazgeçerse, o zaman ne yazık ki yapabileceğim çok da bir şey kalmayacaktır.
Vatandaşlarımızın açıklanan enflasyon oranlarına olan inancı zaten zayıftı; son gelişmeler bu güvensizliği daha da pekiştirdi. TÜİK’e duyulan güven, deyim yerindeyse, yerle bir olmuş durumda. Bundan sonra açıklanacak oranlara inanacak kişi sayısı ne yazık ki parmakla sayılacak kadar az olacak. Bu durum, sadece bir algı sorunu değil, aynı zamanda ekonominin işleyişini temelden etkileyen önemli bir problem teşkil ediyor. Zira, piyasadaki aktörler, geleceğe dair beklentilerini ve dolayısıyla fiyatlama davranışlarını bu güven eksikliği üzerine inşa edeceklerdir.
Fiyatlama Davranışını Bozan Güven Eksikliği
İşte ekonomi yönetiminin tam da bu noktayı gözden kaçırdığını düşünüyorum. Bu güvensizlik ortamı, dönüp dolaşıp enflasyonu daha da besleyen bir döngü oluşturuyor. Nasıl mı? Şöyle açıklayalım: TÜİK aylık olarak örneğin yüzde 3 gibi bir enflasyon artışı açıkladığında, mal ve hizmet fiyatlarını belirleyen kesimler kendi içlerinde şu şekilde bir muhakeme yapıyorlar: “TÜİK yüzde 3 demişse, demek ki gerçek enflasyon bunun bir katı, iki katı, hatta belki daha fazlasıdır. O zaman ben fiyatımı şöyle yüzde 7-8, hatta belki yüzde 10 artırayım.” Bu, bir nevi “güven sigortası” veya “beklenti enflasyonu” olarak adlandırabileceğimiz bir davranış biçimidir.
Üstüne basa basa vurgulamak istiyorum: Asıl görülmeyen, asıl farkına varılamayan problem budur. Siz istediğiniz kadar tuhaf ya da gerçeklerden uzak olduğu düşünülen fiyatlarla enflasyon hesaplayıp açıklayın; bu durum piyasa aktörlerinin fiyatlama davranışını değiştirmeyecektir. Artık TÜİK, toplumun gözünde “yalancı çoban” durumuna düşmüştür. Bir gün gerçekten doğru ve inandırıcı bir oran açıklasanız bile, bu artık işe yaramayacaktır. Çünkü yerleşik güvensizlik algısı, açıklanan her oranın altında yatan bir şüphe bulutu oluşturacaktır. TÜİK ne açıklarsa açıklasın, piyasadaki fiyatlar, bu beklenti enflasyonu nedeniyle mutlaka ama mutlaka daha yüksek oranda artırılacaktır. Nitekim, halihazırda da bu şekilde artırılmaktadır.
Teşhis Konulmadan Tedavi Edilebilir mi?
Eğer ekonomi yönetimi, enflasyonla gerçekten samimi bir şekilde mücadele etmeye niyetliyse, öncelikle enflasyon hesabının doğru ve güvenilir olduğu konusunda toplumu ikna edici adımlar atmak durumundadır. Toplumu ikna etmek elbette ki son derece zorlu bir süreçtir, ancak en azından bu yönde kararlı adımlar atılması elzemdir. Ne yazık ki, bu görevi TÜİK’in tek başına yerine getiremeyeceği, hatta son yaşanan olayların durumu daha da kötüleştirdiği ortaya çıktı. Geçtiğimiz pazartesi günü düzenlenen toplantıyı izleyen arkadaşlarımdan ve dağıtılan sunumlardan edindiğim izlenim, bu toplantının mevcut güvensizlik ortamını daha da derinleştirdiği yönündedir.
Hatırlanacağı üzere, madde fiyatlarını açıklamak için “bir gün daha fazla çalışma gerekliliği” gibi bir mazeret ileri sürmek nasıl bir mantıkla açıklanabilir? Ya da yüzde 45 enflasyon ile yüzde 75 enflasyonun “aslında psikolojik olmaktan öte çok da farkının bulunmadığını” dile getirebilmek, güveni nasıl tesis edebilir? Bu tür açıklamalar, sadece mevcut şüpheleri artırmaktan öteye geçmiyor. Yapılması gereken oldukça açık ve nettir. Öncelikle TÜİK, doğru teşhis konularak ve köklü bir yaklaşımla “tedavi edilmek” zorundadır. Ancak bu tür kapsamlı bir iyileştirme yapılırsa, açıklanan oranlara az da olsa bir güven oluşturulabilir.
Artık bu gerçeği görmek ve ona göre acilen önlem almak gerekiyor. Aksi takdirde, enflasyonla mücadele ediliyormuş gibi yapmaktan öteye geçilemeyecek, sorun giderek büyüyecek ve kalıcı hale gelecektir. Güvenin yeniden tesisi, enflasyonla gerçek anlamda mücadele etmenin ilk ve en temel adımıdır.
Hizmet Sektöründe Enflasyon Neden Bu Kadar Yüksek?
Türkiye’de son yıllarda özellikle hizmetler sektöründe fiyatlama davranışı ciddi ölçüde bozuldu. Bu durum, resmi verilere de yansımış durumda. Örneğin, Merkez Bankası’nın haziran ayı itibarıyla yayımladığı verilere göre, son bir yılda mal fiyatları yüzde 63 oranında artarken (geçen yıl haziranda bu oran yüzde 31 idi), hizmet grubundaki fiyat artışı ise dikkat çekici bir şekilde yüzde 95 seviyesine ulaştı (geçen yıl haziranda yüzde 59 idi). Tabii ki, bu oranların ne kadar doğru olduğu da ayrı bir tartışma konusudur, zira genel güvensizlik ortamı bu rakamlara da yansıyor.
Peki, sahi, hizmet fiyatları neden bu kadar hızlı artıyor? Hizmet sektörü, genellikle tüketim zincirinin son halkasında yer alır. Bu da demektir ki, hizmet fiyatlarına zam yapmak çok daha kolaydır; bugün karar alınır, yarın hemen uygulamaya konulabilir. Mal fiyatlarındaki gibi stok, tedarik zinciri veya üretim maliyetlerinin karmaşıklığı hizmetlerde genellikle daha azdır.
“Bu kadar zam yapılıyor ama yine de mekanlar dolu, demek ki talep güçlüymüş, talep enflasyonuna vurgu yapan ekonomi yönetimi de bu yönden haklıymış” diyenler olabilir. Ancak bu noktada, tüketim harcamalarının önemli bir kısmının, özellikle de lüks ve hizmet harcamalarının, toplumun en zengin yüzde 20’lik kesimi tarafından yapıldığını hatırlatmakta fayda var. Bu yüzde 20’lik kesim, artan hizmet fiyatlarına rağmen talebi sürdürmek için fazlasıyla yeterli bir alım gücüne sahiptir. Bu durum, genel toplumun alım gücündeki düşüşü veya geniş kitlelerin hizmetlerden mahrum kalışını maskeleyebilir.
Hizmetler sektöründeki bu yüksek enflasyonun temel nedenlerinin başında işte o güvensizlik ortamı ve açıklanan resmi oranlara inanılmaması geliyor. Adeta her hizmet sağlayıcısı, zam yapmak için TÜİK’in açıklayacağı oranı bekliyor ve ardından o oranın iki-üç katı bir zamla kendi yoluna devam ediyor. Bu, bir nevi “benim enflasyonum X değil, Y’dir” deme biçimi olarak tezahür ediyor. Böylece, resmi veriler bir referans noktası olmaktan çok, minimum zam eşiği olarak algılanıyor ve enflasyon sarmalı daha da hızlanıyor.
Güvenin Yeniden Tesisi ve Enflasyonla Sürdürülebilir Mücadele
Sonuç olarak, Türkiye ekonomisi enflasyonla mücadelesinde kritik bir eşikte bulunuyor. “Cin şişeden çıktı” benzetmesiyle ifade edilen bu durum, yalnızca rakamların ötesinde, toplumsal bir güven bunalımını ve piyasa aktörlerinin beklentilerinin tamamen bozulduğunu göstermektedir. Resmi istatistiklere duyulan inancın kaybedilmesi, enflasyonla mücadele stratejilerinin temelini sarsmaktadır. Zira, doğru teşhis konulamayan bir hastalık tedavi edilemez.
Ekonomi yönetiminin öncelikli hedefi, TÜİK’in bağımsızlığını, şeffaflığını ve güvenilirliğini yeniden tesis etmek olmalıdır. Bu, sadece istatistiksel bir düzenleme değil, aynı zamanda toplumsal algıyı ve beklentileri yönetme sanatının bir parçasıdır. Aksi takdirde, enflasyonla mücadele adına atılan her adım, boşa kürek çekmekten ibaret kalacak, piyasadaki aktörler kendi “gerçek” enflasyon oranlarını belirlemeye devam edecek ve bu kısır döngü, Türkiye ekonomisine daha büyük zararlar verecektir. Güvenin yeniden inşa edilmesi, sürdürülebilir bir ekonomik istikrarın ve enflasyonla gerçekçi bir mücadelenin olmazsa olmaz koşuludur.
Kaynak: ekonomim.com