Emekliler Sandığınızdan Daha Çeşitli

Türkiye Ekonomisinde Yüksek Faiz, Döviz Kuru ve Finansal Kırılganlıklar: Emekli Bürokratların Gözünden Bir Değerlendirme

Türkiye ekonomisi, dinamik yapısıyla sürekli yeni tartışmalara ve analizlere konu olmaktadır. Özellikle enflasyonla mücadele, döviz kuru politikaları ve bunun şirketler ile kamu maliyesi üzerindeki etkileri, ekonominin temel gündem maddelerinden biridir. Bu karmaşık tabloyu anlamak için farklı perspektiflerden yapılan değerlendirmeler büyük önem taşır. Ülkenin ekonomi yönetiminde üst düzey görevlerde bulunmuş, tecrübeli bürokratların gözlemleri, mevcut politikaların potansiyel risklerini ve uzun vadeli sonuçlarını daha net görmemizi sağlar.

Ekonomiyle ilgili üst düzey görevlerde bulunmuş ve emekli olmuş kişilerin bu konudaki yaklaşımları çeşitlilik gösterir. Tıpkı bazı doktorların emeklilik sonrası meslekleriyle ilgili konuşmaktan kaçınması gibi, eski ekonomi bürokratlarının bir kısmı da aktif görevlerinden sonra ekonomik gelişmelere tamamen sırt çevirmeyi tercih edebilir. Onlar için bu, uzun yılların getirdiği yoğun sorumluluklardan uzaklaşma ve sade bir emeklilik hayatı sürme isteğinin bir yansıması olabilir. Genellikle, reel olarak giderek azalan emekli maaşlarıyla yaşamlarını sürdürmeye çalışırken, ekonominin karmaşık denkleminden uzak durmayı yeğlerler.

Ancak bu durum herkes için geçerli değildir. Emekli olanların önemli bir kısmı, sanki hâlâ görevlerinin başındaymışçasına derin bir sorumluluk duygusuyla ekonomik gelişmeleri yakından izlemeye, analizler yapmaya ve görüşlerini paylaşmaya devam eder. Bu kişiler genellikle üniversitelerde ders verir, makaleler yazar, danışmanlık görevleri üstlenir ya da dost çevrelerinde bile olsa fikirlerini ve değerlendirmelerini paylaşmaktan geri durmazlar. Onlar için ekonomi, bir yaşam biçimi ve toplumsal katkı sunma aracı olmaya devam eder. İşte bu ikinci grupta yer alan, eski bir Hazine bürokratı dostumun, ekonomi gündemine dair derinlemesine analizleri, bu makalenin odak noktasını oluşturmaktadır. Bu değerli dostum, Kadir Has Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Özgür Orhangazi’nin enflasyonla mücadele politikasına dair son makalesini irdeleyerek kendi düşüncelerini de ekleyip bana kapsamlı bir not gönderdi.

Enflasyonla Mücadelede Kur Politikalarının Rolü: Prof. Dr. Özgür Orhangazi’nin Değerlendirmesi

Eski Hazine bürokratı dostum, Prof. Dr. Özgür Orhangazi’nin, enflasyonla mücadeledeki temel yaklaşımına dikkat çekiyor. Prof. Orhangazi’ye göre, döviz kurundaki artışı belirli sınırlar içinde tutmanın yolu, bir şekilde ülkeye fazladan döviz girişi sağlamaktan geçiyor. Bu stratejinin merkezinde ise yüksek faiz politikası yer alıyor. Orhangazi, yüksek faizin tercih edilmesindeki ana amacın yalnızca iç talebi düşürmek olmadığını, aynı zamanda bu yüksek faizden kazanç elde etmek isteyen yabancı yatırımcıların ülkeye döviz getirmesini teşvik etmek olduğunu vurguluyor. Bu döviz akışı sayesinde döviz kurundaki yükselişin sınırlı kalması hedefleniyor ve böylece enflasyondaki artışın dizginlenebileceği düşünülüyor.

Prof. Dr. Orhangazi’nin Temel Saptamaları ve Potansiyel Riskler

Prof. Dr. Orhangazi’nin bu politika yaklaşımına dair yaptığı saptamalar oldukça önemli ve potansiyel orta vadeli sorunlara işaret ediyor:

“Ancak bu yolla (yabancıların döviz getirmesiyle) enflasyon dizginlense bile orta vadede bazı sorunların ortaya çıkması engellenemiyor. İlki, dışarıdan döviz getiren sıcak para yatırımcıları, elde ettikleri yüksek getirileri yurt dışına çıkarmak için daha fazla döviz talep ediyor. İkincisi, yurt dışındaki ürünler görece daha ucuzluyor ve ithalat artıyor. İthal girdi kullanımındaki artışla beraber artan ithalat döviz talebini büyütüyor.”

Bu ilk iki nokta, sermaye hareketlerinin doğasından ve dış ticaret dengesinden kaynaklanan kırılganlıkları özetliyor. “Sıcak para” olarak tabir edilen kısa vadeli yabancı sermaye, yüksek getiri arayışıyla gelir, ancak kar realize edildiğinde hızlıca ülkeden çıkış yapma eğilimindedir. Bu durum, döviz kuru üzerinde ani baskılar yaratma potansiyeli taşır. Öte yandan, döviz kurunun baskılanması, ithal ürünleri yerli ürünlere kıyasla daha cazip hale getirir. Bu durum, ithalatın artmasına yol açarak hem dış ticaret açığını büyütür hem de ülkenin döviz talebini daha da artırır.

Orhangazi, bu sorunlara ek olarak bir başka önemli noktaya daha değiniyor:

“Ayrıca döviz kurundaki oynaklığı azaltmak için yurt içinde faizler yükseltilince, şirketlerin gerek yurt içinden, gerek yurt dışından dövizle borçlanmaları hızlanıyor. Bunun sonucu olarak, yüksek faiz ve kontrollü kur dönemi ne kadar uzun sürerse dövizle borçlanma o kadar çoğalıyor.”

Bu saptama, iç piyasadaki yüksek TL faiz oranlarının şirketleri daha düşük faizli döviz kredilerine yönelttiğini gösteriyor. Kurun baskılanması ve nispeten istikrarlı görünmesi, şirketler için dövizle borçlanmayı cazip bir alternatif haline getirir. Ancak bu durum, orta ve uzun vadede şirketlerin döviz açık pozisyonlarını artırarak onları kur şoklarına karşı daha kırılgan hale getirir. Prof. Dr. Orhangazi’ye göre, tüm bu etkenler birleşerek “orta vadede finansal kırılganlığın artmasına ve dışarıdan gelecek dövize bağımlılığın kronikleşmesine” yol açmaktadır. Bu, sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve istikrar için ciddi riskler barındıran bir döngüyü işaret etmektedir.

Şirketlerin Döviz Borç Yükü ve Artan Finansal Riskler: Eski Hazine Bürokratının Değerlendirmesi

Eski Hazineci dostum, Prof. Dr. Orhangazi’nin tespitlerini kendi somut verilerle destekleyerek Türkiye ekonomisinin döviz cinsi borçlanma konusundaki mevcut durumunu ortaya koyuyor. Onun analizine göre, Türk şirketlerinin döviz yükümlülükleri tarihi bir zirveye ulaşmış durumda. Temmuz ayı itibarıyla içeriden alınan 174 milyar dolarlık kredi ve yurt dışından temin edilen 114 milyar dolarlık krediyle birlikte, toplam kurumsal döviz borcu 288 milyar dolara yükseldi. Bu, Türkiye ekonomisi için endişe verici bir tablo çiziyor.

Eski bürokrat, bu artışın özellikle “rasyonel” politikaların uygulanmaya başlandığı Haziran 2023’ten bu yana çok hızlı bir ivme kazandığını belirtiyor. Bu, mevcut ekonomik stratejilerin dolaylı bir sonucu olarak şirketlerin döviz borçluluğunun arttığına işaret ediyor. Şirketleri dövizli kredilere yönlendiren temel etkenin ise iç piyasadaki Türk Lirası (TL) faizlerinin yüksekliği ve dövizli kredilerin faizlerinin görece daha düşük olması olduğu açıkça vurgulanıyor. Bu durum, şirketlerin finansman maliyetlerini düşürme arayışının doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Ancak bu tercih, önemli bir varsayım üzerine kurulu: döviz kurundaki artışın enflasyondan daha fazla olmayacağı beklentisi. Eğer bu varsayım gerçekleşmezse, şirketler için ciddi riskler doğabilir. Eski Hazine bürokratı, bu politikanın Orta Vadeli Program (OVP) çerçevesinde en az iki yıl daha devam edeceğinin öngörüldüğünü hatırlatarak, bu varsayımın geçerliliğinin kritik önemine değiniyor. Bu durum, önümüzdeki dönemde döviz kuru seyrinin hem şirketlerin finansal sağlığı hem de genel ekonomik istikrar açısından belirleyici olacağını gösteriyor.

Kur Riskinin Potansiyel Etkileri ve Gelecek Senaryoları: Ya Kur Çok Artarsa?

Düşük faizli döviz kredisi kullanmak, şirketler için kısa vadede cazip bir seçenek gibi görünse de, göz ardı edilen kritik bir risk taşıyor: Ya döviz kuru beklenenden çok daha fazla artarsa ne olacak? Eski Hazine bürokratı, bu önemli sorunun potansiyel sonuçlarını ve kaygılarını detaylı bir şekilde sıralıyor:

“Kurlar istenenden, öngörülenden çok artarsa şirketler döviz kredilerini ödemek için daha fazla TL bulmak zorunda kalacak. Böyle bir durumda hem döviz faizi, hem de artan kur için ödeyecekleri para, TL kredi alsalardı ödeyeceklerinden daha fazla olur. Bir örnek vereyim…”

Bu noktada, durumun ciddiyetini vurgulamak için somut bir örnek veriliyor:

“Bir şirket yıl başında bir yıl vadeli yüzde 8 faizli dolar kredisi almış olsa ve krediyi TL’ye çevirip kullansa yıl sonunda geri ödeme sırasında yıllık TL olarak ödeyeceği faiz kurdaki baskılanma nedeniyle yüzde 35’lerde kalacak. (Yüzde 25 kur artışı artı yüzde 8 faiz.) Oysa o şirket TL kredi alsaydı, ödeyeceği faiz yüzde 55’ten az olmayacaktı.”

Bu senaryo, kurun düşük tutulduğu mevcut ortamda döviz kredilerinin TL kredilere göre neden cazip olduğunu açıklıyor. Ancak durum değiştiğinde tablo tersine dönebilir:

“Eğer dolar kuru yüzde 25 değil de 20 puan daha fazla, yani yüzde 45’ler dolayında artsaydı, döviz kredisinin TL yükü, TL krediyle başa baş gelecekti. Ancak dolar kuru, yıllık enflasyonun üstünde, örneğin yüzde 50 civarında artsaydı, şirket dövizli kredi aldığı için ciddi zarar yazacaktı.”

Bu örnekler, döviz kurunun seyrinin şirketlerin karlılığı ve finansal sürdürülebilirliği üzerindeki doğrudan etkisini net bir şekilde ortaya koyuyor. Özellikle yüzde 50 gibi bir kur artışı senaryosunda, dövizle borçlanan şirketler için ciddi finansal zorluklar ve zararlar kaçınılmaz hale gelecektir.

Eski bürokrat, kurun baskılanmasının sadece enflasyonla mücadeleye değil, aynı zamanda hem şirketlere hem de yüksek döviz borcu olan Hazine’ye de fayda sağladığına dikkat çekiyor. Hazine’nin toplam 161 milyar dolarlık döviz yükümlülüğü bulunduğu düşünüldüğünde, döviz kurundaki her bir liralık artışın domino etkisi yarattığı görülüyor. Bu bağlamda, dolar kurundaki her bir liralık artışın şirketlere 288 milyar lira, Hazine’ye ise 161 milyar lira ek yük getireceği hesaplanıyor. Bu rakamlar, döviz kuru istikrarının genel ekonomik sistem için ne kadar hayati olduğunu ve mevcut politikanın altında yatan motivasyonları daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Sürdürülebilirlik ve Politika İkilemleri: Ekonomi Politikasının Geleceği

Peki, böylesine hassas dengeler üzerine kurulu bu “ekonomi politikası” yıllar boyu sürdürülebilecek bir yapıya sahip mi? Eski Hazineci dostum, bu kritik soruya dair derinlemesine düşüncelerini paylaşıyor ve potansiyel riskleri gözler önüne seriyor. Ona göre, bir gün döviz kurlarını mevcut seviyelerde tutmak zorlaşır ve kurda hızlı, kontrol dışı bir artış yaşanırsa, bu durum hem şirketler hem de Hazine için aşırı derecede stresli bir dönemin başlangıcı olacaktır. Böyle bir senaryo, geniş çaplı finansal istikrarsızlığa ve ekonomik şoklara yol açma potansiyeli taşımaktadır.

Bu bağlamda, ekonomi yönetiminin ve toplumun kendisine sorması gereken temel soruları şöyle sıralıyor:

  • Kur, nereye kadar baskılanabilir? Bu sorunun yanıtı, çoğu zaman ülkenin net döviz rezervlerinin yeterliliği ile ilişkilidir. Rezervler tükenene kadar mı, yoksa uluslararası piyasalardan borçlanma kapasitesi tükenene kadar mı? Bu durum, sürdürülebilirliğin en temel göstergelerinden biridir.
  • Sonra? Sonra tekrar faiz mi yükseltilecek? Yani başlanan yere geri mi dönülecek? Eğer mevcut politika sürdürülemez hale gelirse, geçmişte denenen ve ağır sonuçları olan yüksek faiz politikasına geri dönülüp dönülmeyeceği büyük bir ikilemi temsil ediyor. Bu, ekonomik döngülerin ve politika tercihlerinin sürekli bir tekrara dönüşme riskini gündeme getiriyor.
  • Veya siyasi tavizler verilerek döviz çıkışları yavaşlatılacak, daha önemlisi kısa vadeli de olsa girişler artırılmaya mı çalışılacak? Bu senaryo, sermaye kontrolü benzeri önlemlerin veya uluslararası ilişkilerde belirli siyasi bedeller ödenerek döviz akışı sağlamaya yönelik girişimlerin olabileceğini düşündürüyor. Kısa vadeli çözümler, genellikle uzun vadede daha büyük sorunlara yol açma potansiyeli taşır.
  • Sizce hangi seçenek seçmen algısını yönetmede daha kolay kullanılabilir? Bu soru, ekonomik kararların siyasi sonuçlarını ve seçmenler üzerindeki etkisini vurguluyor. Ekonomik gerçekler ile siyasi beklentiler arasındaki çatışma, politika yapıcıları zorlu seçimlerle karşı karşıya bırakabilir. Seçmen algısını yönetmek, genellikle daha popülist ve kısa vadeli çözümlere yönelimi beraberinde getirebilir, ancak bu, ekonomik sürdürülebilirlik açısından riskler barındırır.

Eski Hazine bürokratının bu sorgulamaları, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu hassas dengeyi ve politika yapıcılarının karşılaştığı karmaşık ikilemleri açıkça ortaya koyuyor. Mevcut ekonomi politikasının, kısa vadeli kazanımlar sağlarken uzun vadede potansiyel riskleri ve kırılganlıkları nasıl artırdığı, bu analizlerle daha iyi anlaşılmaktadır. Sürdürülebilir bir ekonomik gelecek için, bu sorulara kapsamlı ve gerçekçi yanıtlar bulunması büyük önem taşımaktadır.

Unutulmamalıdır ki, bu makalede yer alan fikirler yazara ve alıntılanan kaynaklara ait olup, herhangi bir yayın kuruluşunun editoryal politikasını yansıtmamaktadır. Ekonomi analizleri, farklı bakış açılarını barındırarak daha geniş bir tartışma ortamı sunar.

Kaynak: ekonomim.com