Ekonomi Zorda: İflaslar ve İşten Çıkarmalar Hız Kesmiyor

Türkiye Ekonomisinde Artan İflaslar ve İşçi Çıkarmalar: İstikrar Programı ve Yapısal Reformların Kritik Önemi

Son dönemde Türkiye ekonomisinden gelen haberler, iş dünyasında artan zorlukların ve derinleşen ekonomik baskının sinyallerini veriyor. Özellikle iflaslar ve işçi çıkarma duyuruları, birçok sektörde yaşanan bu baskının somut göstergeleri haline gelmiş durumda. Bu tablo, ekonomik istikrarın ve sürdürülebilir büyümenin ne kadar kritik olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Reel kesime ilişkin geçtiğimiz hafta açıklanan iki önemli veri, mevcut koşulların devam etmesi halinde bu olumsuz gelişmelerin sürebileceğine ve hatta şiddetini artırabileceğine işaret ediyor.

Mayıs ayı verilerine baktığımızda, kapasite kullanım oranında dikkat çekici bir artış gözlenirken, reel kesim güven endeksinde ise kayda değer bir düşüş yaşandığı görülüyor. Bu iki gösterge arasındaki zıtlık, ekonominin farklı alanlarında yaşanan karmaşık dinamikleri ve belirsizlikleri yansıtıyor olabilir. Ancak, kısa vadeli aylık dalgalanmaların ötesine geçerek genel eğilimleri ve uzun vadeli trendleri anlamak, ekonomik gidişat hakkında daha net bir perspektif sunar. Bu nedenle, ekonomi programının uygulanmaya başlandığı Haziran 2023’ten bu yana ortaya çıkan trendleri, özellikle üç aylık hareketli ortalamalar üzerinden incelemek büyük önem taşıyor.

Üç aylık hareketli ortalamalar üzerinden yapılan detaylı analizler, kapasite kullanım oranında ana eğilimin, Haziran 2023’ten bu yana düşüş yönünde seyrettiğini açıkça gösteriyor (Grafik 1). Bu durum, üretimde ve sanayi faaliyetlerinde genel bir yavaşlamaya işaret etmekle birlikte, firmaların mevcut üretim kapasitelerini tam olarak kullanamadığını da ortaya koyuyor. Kapasite kullanım oranındaki düşüş, yeni yatırımların ertelenmesine, mevcut maliyetlerin sabit kalmasına rağmen üretimin azalmasıyla birim maliyetlerin artmasına ve nihayetinde karlılıkta düşüşlere yol açarak işten çıkarmaları tetikleyebilir.

Reel kesim güven endeksi ise daha dalgalı ve inişli çıkışlı bir seyir izlemiş durumda. Eylül 2023’e kadar bir azalma trendi gözlenirken, bu tarihten sonra kısa süreli ve sınırlı bir toparlanma yaşanmış. Ancak ne yazık ki bu toparlanma kalıcı olmamış ve yılbaşından bu yana endeks tekrar düşüş eğilimine girmiş bulunuyor (Grafik 2). Güven endeksindeki bu düşüş, reel sektördeki firmaların geleceğe yönelik beklentilerinin olumsuz yönde değiştiğini, yatırım ve istihdam kararlarında daha temkinli davrandıklarını gösteriyor. Mevsim etkisinden arındırılmış bu veriler, ekonomik aktörlerin genel piyasa koşullarına ilişkin endişelerinin arttığını ve belirsizlik algısının yükseldiğini ortaya koyarak, mevcut ekonomik sorunların ciddiyetini vurguluyor.

Ekonomik İstikrar Programlarının Doğası ve Başarı Faktörleri

Ekonomik istikrar programları, genellikle yüksek enflasyon, kontrolsüz bütçe açıkları, aşırı dalgalı kur ve dengesiz büyüme gibi makroekonomik sorunlarla mücadele etmek amacıyla devreye sokulan kapsamlı politika paketleridir. Bu tür programların uygulanması sırasında, ekonomideki faaliyet hacminde bir miktar daralma veya yavaşlama yaşanması, bir nevi “tedavi sürecinin kaçınılmaz yan etkisi” olarak kabul edilebilir. Ancak, bu olumsuz gelişmelerin şiddeti ve süresi, programın kendisi kadar kritik bir öneme sahiptir. Programın tasarımı, yani belirlenen politikaların kapsamı, zamanlaması ve uygulama biçimi, bu sürecin ne kadar sancılı geçeceğini ve nihai başarı şansını doğrudan etkiler.

Programın tasarımındaki olası eksiklikler veya hatalar, toplumun farklı kesimlerinden gelen şikâyetlerin artmasına yol açabilir. Özellikle dar gelirli kesimler, iş dünyası ve tüketiciler, uygulanan politikaların doğrudan etkilerini yoğun bir şekilde hissederler. Örneğin, sıkı para politikaları nedeniyle artan faizler, hem işletmelerin yatırım kararlarını olumsuz etkileyebilir hem de tüketicilerin borçlanma maliyetlerini yükselterek harcamalarını kısmasına neden olabilir. Bu durum, ekonomik aktivitede genel bir yavaşlamaya ve dolayısıyla istihdam kayıplarına yol açarak, toplumsal hoşnutsuzluğu artırabilir.

Ayrıca, programın uygulandığı dönemde ortaya çıkan dış koşullar da başarıyı derinden etkiler. Küresel ekonomide yaşanan beklenmedik şoklar, jeopolitik gerilimler, emtia fiyatlarındaki keskin dalgalanmalar veya büyük bir küresel durgunluk gibi dış faktörler, bir istikrar programının seyrini tamamen değiştirebilir. Eğer dış koşullar da olumsuz yönde seyrediyorsa, programın içsel zorlukları katlanarak artar ve halkın programdan duyduğu hoşnutsuzluk iyice yoğunlaşır. Bu durum, programın siyasi ve sosyal kabulünü zayıflatabilir, hatta programın sürdürülebilirliğini tehdit edebilir.

İstihdam piyasasında yaşanan olumsuz gelişmeler ve üretimdeki daralmalar, eğer şiddetli ve uzun süreli olursa, istikrar programının yarıda kesilme ihtimalini önemli ölçüde artırır. Tarihte, küresel çapta uygulanan birçok istikrar programının, beklenen sonuçları veremediği veya toplumsal tepkiler nedeniyle erken sonlandırıldığı örnekler mevcuttur. Yarım kalan programlar, hem ülkenin ekonomik sorunlarını çözülememiş bırakır hem de gelecek programlara duyulan güveni zedeler, bu da uzun vadede ülkenin makroekonomik yönetişimini daha da zorlaştırır ve yeni krizlere zemin hazırlar.

Başarılı Bir İstikrar Programının Olmazsa Olmaz Üç Şartı

Her ne kadar ekonomik istikrar programları, kısa vadede bazı zorlukları ve hoşnutsuzlukları beraberinde getirse de, bu programların etkilerini hafifletmek ve başarı şansını artırmak mümkündür. Önemli olan, bu süreçleri doğru yönetmek ve temel prensiplere sadık kalmaktır. Hoşnutsuzlukları azaltmanın ve bu sürenin mümkün olduğunca kısa olmasını sağlamanın üç temel koşulu bulunmaktadır. Bu koşullar, bir istikrar programının sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi sürdürülebilirliği için de hayati öneme sahiptir.

1. Güven Ortamının Tesisi: Belirsizlik Kaynaklarını Ortadan Kaldırmak

Bir istikrar programının başarılı olabilmesi için ilk ve en önemli adım, program başlamadan önce ekonomideki önemli güvensizlik kaynaklarının ortadan kaldırılmasıdır. Güven, ekonominin ve piyasaların işleyişi için temel bir unsurdur. Eğer yatırımcılar, iş dünyası ve halk, gelecek politikalara veya açıklanan verilere güven duymuyorsa, en iyi niyetli program bile başarısızlığa mahkum olabilir. Bu güvensizlik kaynakları; merkez bankası bağımsızlığının sorgulanması, istatistik kurumlarının verilerine yönelik şüpheler veya hukukun üstünlüğü ilkesindeki zayıflıklar gibi geniş bir yelpazeyi kapsayabilir. Bu tür yapısal sorunlar çözülmeden atılacak adımlar, kısa vadeli panik alımlarını veya sermaye kaçışını engelleyemez, bu da programın temel hedeflerine ulaşmasını zorlaştırır. Sağlam bir güven ortamı, sermayenin ülkeye akışını teşvik eder, yerli ve yabancı yatırımları canlandırır ve ekonomik aktörlerin geleceğe daha olumlu bakmasını sağlar.

2. Kararlı ve Hızlı Uygulama: Gerekli Adımları Geciktirmemek

İkinci olmazsa olmaz koşul, gerekli kararların hızla ve kararlılıkla uygulamaya konulmasıdır. Bir istikrar programının hedeflerine ulaşması için “zamana yayılmış” ve “kademeli” yaklaşımlar yerine, gerektiğinde ani ve kapsamlı adımların atılması büyük önem taşır. Faiz artırımları, bütçe disiplini tedbirleri veya diğer makroekonomik düzenlemeler gibi kritik kararların geciktirilmesi, belirsizliği artırır ve piyasaların tepkisini olumsuz yönde etkiler. Her gecikme, programın güvenilirliğini azaltır, maliyetleri yükseltir ve beklenen faydaların elde edilmesini geciktirir. “Zaman kazanma” stratejileri, genellikle daha büyük sorunlara yol açar ve programın sürdürülebilirliğini tehdit eder. Hızlı ve kararlı bir uygulama, piyasalara güçlü bir mesaj verir ve beklentileri olumlu yönde şekillendirerek, kriz ortamından çıkışı hızlandırır.

3. Yapısal Reformlar: Uzun Vadeli Sürdürülebilirliğin Teminatı

Üçüncü ve belki de en önemli koşul, istikrar programının sadece kısa vadeli makroekonomik dengesizlikleri gidermekle kalmayıp, aynı zamanda ülkenin önemli yapısal sorunlarının en azından bir kısmını çözmeyi hedefleyen bir “yapısal reform” ayağının da bulunmasıdır. Sadece para ve maliye politikalarına dayalı bir program, geçici çözümler sunmaktan öteye geçemez. Rekabet gücünü artıran, verimliliği yükselten, hukukun üstünlüğünü pekiştiren, eğitim sistemini iyileştiren, işgücü piyasasını esnekleştiren veya bürokratik engelleri azaltan reformlar, uzun vadeli sürdürülebilir büyümenin ve kalıcı istikrarın teminatıdır. Yapısal reformlar, ekonominin temel dinamiklerini güçlendirerek, gelecekteki şoklara karşı daha dirençli hale gelmesini sağlar. Bu reformlar olmadan elde edilen istikrar, kırılgan ve geçici olmaya mahkumdur, çünkü temel sorunlar çözülmediği sürece yeni krizlerin tohumları atılmaya devam edecektir.

Türkiye’nin Mevcut İstikrar Programının Değerlendirilmesi

Yukarıda bahsettiğimiz üç temel koşul çerçevesinde, Türkiye’nin mevcut ekonomi programını değerlendirdiğimizde bazı önemli gözlemler ortaya çıkıyor. Bu değerlendirme, programın neden beklenen hızda ve etkinlikte sonuçlar üretemediği konusunda ipuçları sunuyor ve gelecekteki politika adımları için yol gösterici nitelikte.

Güven Sorunu ve Atılamayan Adımlar

Birinci koşul olan “güven ortamının tesisi” ve “güvensizlik kaynaklarının ortadan kaldırılması” noktasında, programın başlangıcında ciddi eksiklikler olduğu görüldü. Türkiye ekonomisinde uzun süredir devam eden ve piyasalarda ciddi güvensizlik yaratan temel meselelerden biri, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ve para politikalarındaki öngörülemezlikti. Merkez Bankası başkanlarının sık sık değişmesi ve faiz politikasında ani “U dönüşleri” yapılmasına olanak tanıyan yasal ve kurumsal çerçeve, yatırımcıların geleceğe yönelik beklentilerini olumsuz etkiliyordu. Ayrıca, resmi istatistiklere duyulan güvenin zaman zaman sorgulanması da bir başka önemli güvensizlik kaynağıydı. Bu kritik alanlarda program başlamadan önce veya programın ilk aşamalarında köklü ve kalıcı adımlar atılmaması, güvenin tam olarak tesis edilmesinin önündeki en büyük engellerden biri oldu. Halbuki, güçlü bir kurumsal çerçeve ve veri şeffaflığı, programın başarıya ulaşması için temel bir zemin oluşturacaktı.

Kademeli Yaklaşım ve Geciken Kararlar

İkinci koşul olan “kararlı ve hızlı uygulama” ilkesine bakıldığında, Türkiye’deki istikrar programının bu konuda da başlangıçta yetersiz kaldığı defalarca dile getirildi. Özellikle faiz artırımlarının çok kademeli ve zamana yayılmış bir süreçte gerçekleştirilmesi, piyasaların beklentilerini yönetmekte zorlanılmasına neden oldu. Politika faizindeki artışların Mart 2024’e kadar yayılması, enflasyonla mücadeledeki kararlılık mesajının algılanmasını zayıflattı ve enflasyonist beklentilerin daha uzun süre yüksek kalmasına yol açtı. Gerekli adımların hızla atılması yerine zamana yayılması, ekonominin istikrarsızlığa karşı daha kırılgan olmasına ve olumsuz şoklara daha açık hale gelmesine zemin hazırladı. Faiz artırımlarının kademeli olması, “bekle gör” stratejisi izleyen yatırımcılar ve spekülatörler için de bir alan yaratarak, piyasalardaki belirsizliği uzattı ve programın maliyetini artırdı.

Yapısal Reformların Yokluğu ve Kırılganlık

Üçüncü koşul olan “yapısal sorunların çözümü” noktasında ise, mevcut programın en büyük eksikliği ortaya çıkıyor. Programın, sadece kısa vadeli para ve maliye politikası önlemlerine dayanması, uzun vadeli sürdürülebilirliği açısından ciddi bir risk taşıyor. Ekonomi yönetiminden, ülkenin kronikleşmiş yapısal sorunlarına (örneğin eğitim kalitesi, yargı bağımsızlığı, vergi sistemindeki adaletsizlikler, rekabet gücünün artırılması, işgücü piyasası esnekliği, bürokratik süreçlerin sadeleştirilmesi gibi) yönelik somut ve uygulanabilir reform adımlarına dair herhangi bir uygulama veya yol haritası henüz görülmedi. Bu durum, programı temelden eksik bırakıyor ve elde edilen istikrarı kırılgan hale getiriyor. Yapısal reformların eksikliği, ekonomiyi dış şoklara ve içsel dengesizliklere karşı daha savunmasız hale getiriyor. Salt kısa vadeli önlemlerle elde edilecek istikrar, kalıcı olamayacak ve zamanla tekrar eski sorunların ortaya çıkmasına neden olabilecektir. Kararların zamana yayılması ve yapısal reformların ihmal edilmesi, programın olumsuz şoklar karşısında kırılganlığını artırarak, mevcut zorlukların derinleşme riskini beraberinde getiriyor ve Türkiye ekonomisinin uzun vadeli büyüme potansiyelini sınırlıyor.

Fö Tablo 27052025 1

Ekonomik İstikrar ve Yapısal Reformlar Arasındaki İlişki: Birbirini Tamamlayan Süreçler

Ekonomik istikrarın sağlanması ile yapısal reformların başarılması arasındaki ilişki, ekonomi politikalarının en temel konularından biridir. Sıkça tartışılan bu konu, birçok ülke için karmaşık bir dengeyi temsil eder. Bir yandan, derinlemesine yapısal reformlar olmadan sürdürülebilir bir büyüme ve kalıcı istikrarın elde edilemeyeceği açıktır. Ancak diğer yandan, içinde bulunulan istikrarsız bir ortamda, anlamlı yapısal reformları hayata geçirmek de neredeyse imkânsız hale gelir. Bu iki süreç, birbirini tamamlayan ve birbirine bağımlı halkalar gibidir; biri olmadan diğerinin tam potansiyeline ulaşması çok zordur.

Geçmişe baktığımızda, başarılı istikrar programları uygulayarak hiperenflasyondan kurtulmuş ve tek haneli enflasyona dönmüş pek çok ülke örneği görüyoruz. Bu ülkeler, kararlı para ve maliye politikaları sayesinde makroekonomik dengesizlikleri kontrol altına almayı başarmışlardır. Ancak bu başarı, genellikle hikayenin sadece bir kısmıdır. Enflasyon sorununu çözmüş olmak, bir ülkenin tüm yapısal sorunlarını çözdüğü ve otomatik olarak zengin, müreffeh bir topluma dönüştüğü anlamına gelmez. Çoğu zaman, istikrarı sağladıktan sonra yeni ve daha derin yapısal reform gündemleri ortaya çıkar; bu da istikrarın sadece bir başlangıç noktası olduğunu gösterir.

Yapısal sorunlar, bir ülkenin ekonomik potansiyelini tam olarak kullanmasını engelleyen, rekabet gücünü zayıflatan ve verimliliği düşüren kronik sorunlardır. Örneğin, yetersiz eğitim sistemi, esnek olmayan işgücü piyasaları, yargı bağımsızlığındaki eksiklikler, bürokratik engeller, yetersiz altyapı veya vergi sistemindeki çarpıklıklar gibi sorunlar, istikrar sağlansa bile ekonomik büyümeyi frenlemeye devam eder. Bu tür yapısal sorunları çözmeyi hedefleyen programların tasarımı ve uygulanması, sadece enflasyonu düşürmeyi hedefleyen istikrar programlarına kıyasla çok daha fazla uzmanlık, siyasi irade, toplumsal uzlaşı ve uzun vadeli bir vizyon gerektirir.

Ancak, kritik nokta şudur: Ekonomik istikrarı sağlamadan, yani sürekli yüksek enflasyon, aşırı dalgalı kur, kontrolsüz bütçe açıkları gibi “bataklıktan ve ona yakın bölgeden” çıkmadan, kapsamlı ve etkili yapısal reformları başarmak neredeyse imkânsızdır. Düşünsenize; sürekli yüksek enflasyon, yüksek faiz oranları, yüksek işsizlik, yüksek risk primi ve dalgalı bir büyüme patikası gibi temel istikrarsızlıklar altında yaşayan bir ekonomi hangi yapısal reformu sağlıklı bir şekilde gerçekleştirebilir? Bu tür bir ortamda, karar alıcıların tüm enerjisi günlük kriz yönetimine harcanır, uzun vadeli ve stratejik düşünme kapasiteleri sınırlanır. Yatırımcılar ve işletmeler belirsizlik nedeniyle geleceğe yönelik plan yapamaz, bu da reformların gerekli toplumsal ve ekonomik desteği bulmasını zorlaştırır. Dolayısıyla, istikrar, yapısal reformlar için bir ön koşuldur; istikrarlı bir zemin üzerine inşa edilmeyen reformlar, er ya da geç başarısızlığa mahkumdur ve ekonomiye yeni maliyetler yükler.

Zorunlu Not: Geçmiş Deneyimlerden Ders Çıkarmak

Bu makalenin kaleme alındığı sırada, bazı medya organlarında yer alan ve geçmişte yaşanan ekonomik sorunları görmezden gelen, hatta yanlış politikaları yeniden hararetle savunan yorumların henüz gündemde olmadığını belirtmek bir zorunluluktur. Ancak, bu tür yaklaşımların tehlikelerine dikkat çekmek elzemdir. Unutulmamalıdır ki, belirli çevrelerin ısrarla savunduğu ve geçmişte uygulanan bazı ekonomik politikalar, bizi Mayıs 2023 öncesinde ciddi bir ödemeler dengesi krizinin eşiğine getirmişti. O dönemde uygulanan olağan dışı politikalar, Türk Lirası üzerinde ağır bir baskı yaratmış, döviz rezervlerini eritmiş ve ülkeyi derin bir finansal belirsizliğe sürükleyerek büyük bir ekonomik felaketin kapısına getirmişti.

Mevcut istikrar programı, eleştirilebilecek eksiklikleri ve iyileştirilmesi gereken yönleri olsa da, en azından ülkeyi bu türden bir ödemeler dengesi krizinin yaşanması olasılığını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Programın, piyasa gerçekleriyle daha uyumlu adımlar atması ve ortodoks politikalara dönüş sinyali vermesi, ülke ekonomisini o günkü kırılgan noktadan bir nebze de olsa uzaklaştırmıştır. Bir istikrar programının eksik veya iyileştirilebilir olması ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, ülkeyi tekrar derin bir krize sürükleyecek, akıl ve bilim dışı politikaları savunmak ve uygulamak, hatta bu politikaları “başarı” olarak lanse etmek, çok daha vahim bir durumdur.

Ekonomi yönetimi ve kamuoyu için temel prensip, geçmiş hatalardan ders çıkarmak ve sürdürülebilir, rasyonel politikaları benimsemektir. Aksi takdirde, ülkeyi tekrar aynı veya daha şiddetli krizlerin eşiğine getirme riski her zaman mevcuttur. Bu noktada, tüm ekonomik aktörlerden ve politika yapıcılarından “biraz sağduyu” talep etmek, sanırım imkânsızı istemek olmasa gerek. Gerçekçi ve bilimsel temelli yaklaşımlar, Türkiye ekonomisinin geleceği için vazgeçilmezdir ve ancak bu sayede kalıcı refah sağlanabilir.

Yasal Uyarı ve Kaynak Bilgisi

Bu makalede dile getirilen düşünceler ve analizler, tamamen yazarın kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Yayınlandığı platformun (borsagundem.com.tr) editoryal politikasını temsil etmeyebilir ve sadece bilgilendirme amaçlıdır. Herhangi bir yatırım veya ekonomik karar almadan önce uzman görüşlerine başvurmanız ve kişisel finansal durumunuzu değerlendirmeniz tavsiye edilir.

Kaynak: ekonomim.com