Asıl Mücadele Şimdi Başlıyor

Türkiye Ekonomisi 2024 Yarıyıl Değerlendirmesi: Zorluklar, Fırsatlar ve Gelecek Beklentileri

2024 yılının ilk yarısını geride bırakırken, Türkiye ekonomisinin mevcut durumu ve gelecek perspektifleri üzerine kapsamlı bir değerlendirme yapmak büyük önem taşıyor. Küresel ve iç dinamiklerin etkisi altında şekillenen ekonomik gidişat, bazı kritik göstergelerde belirgin değişimler sergiliyor. Bu analizde, yapısal sorunlardan kısa vadeli makroekonomik göstergelere, iş gücü piyasasından enflasyon dinamiklerine ve finansal akışlara kadar geniş bir yelpazede Türkiye ekonomisinin fotoğrafını çekmeyi hedefliyoruz.

Yapısal Sorunlar ve Rekabet Gücündeki Endişe Verici Düşüş

Türkiye ekonomisinin temelini oluşturan yapısal sorunlarda ne yazık ki olumlu yönde belirgin bir değişim gözlemlenmiyor. Bu durum, uzun vadeli sürdürülebilir büyüme ve refah artışı hedeflerine ulaşma yolunda ciddi engeller teşkil etmeye devam ediyor. Yapısal sorunlar genellikle düşük verimlilik, yetersiz katma değerli üretim, eğitim kalitesi, hukukun üstünlüğü ve bürokratik engeller gibi geniş bir alanı kapsar. Ancak mevcut veriler, özellikle rekabet gücümüzdeki gerilemeyi açıkça ortaya koyuyor.

Türkiye Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) tarafından yayımlanan Rekabet Endeksi’ne göre, 2024 yılının ilk çeyreğinde Türkiye’nin rekabet gücü, bir önceki yılın aynı çeyreğine kıyasla yüzde 8,9 oranında azalmış durumda. Bu düşüşün 3,2 puanlık önemli bir kısmı, rakip ülkelere kıyasla iş gücü maliyetlerindeki artıştan kaynaklanıyor. Oysa ülkedeki çalışanların neredeyse yarısı asgari ücretle yaşam mücadelesi veriyor. Ezici bir çoğunluk ise asgari ücretin hemen altında, asgari ücret düzeyinde ya da çok az üzerinde gelir elde ederek geçimini sağlamaya çalışıyor.

Asgari ücretin satın alma gücüne dair rakamlar ise durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor: Mayıs 2025 itibarıyla dört kişilik bir ailenin açlık sınırının yüzde 12 altında, yoksulluk sınırının ise ancak yüzde 27’si düzeyinde kalmıştır. Bu tablo, Türkiye’nin artık bir yol ayrımında olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Eğer verimliliğini belirgin biçimde artıracak yapısal reformları hayata geçiremezse, ülke, çalışanlarına açlık sınırının altında asgari ücret ödeyen bir ekonomi olmaktan öteye gidememe riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Rekabet gücündeki bu gerileme, sadece işgücü maliyetleriyle sınırlı kalmayıp, ülkenin küresel ticaretteki konumunu ve yabancı yatırım çekme potansiyelini de olumsuz etkiliyor.

Kısa Vadeli Ekonomik Göstergelerde Yavaşlama Sinyalleri

Ekonominin kısa vadeli gidişatını gösteren makroekonomik veriler de dikkatle incelenmesi gereken detaylar barındırıyor. 2024 yılının ilk çeyreğinde gayri safi yurt içi hasıla (GSYH) bir önceki döneme kıyasla yüzde 1’lik sınırlı bir yükseliş göstermiştir. Ancak bu büyümenin kaynakları, sürdürülebilirlik açısından soru işaretleri uyandırıyor. Özel tüketim ve yatırım harcamaları ilk çeyrekte düşüş gösterirken, sınırlı büyüme büyük ölçüde devletin tüketim harcamalarının artması, ihracatın yükselmesi ve ithalatın azalması sayesinde gerçekleşmiştir. Bu durum, büyümenin motorunun iç talepten ve özel sektör dinamiklerinden ziyade kamu harcamaları ve dış ticarete bağımlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Üretim tarafında ise inşaat katma değeri belirgin biçimde yükselirken, sanayideki artış yüzde 0,4 ile oldukça düşük bir düzeyde kalmıştır. Sanayi üretimindeki bu zayıf performans, genel ekonomik aktivite için alarm niteliğindedir. Yılın ikinci çeyreğine ilişkin göstergeler, Türkiye ekonomisinin ilk çeyreğe kıyasla belirgin biçimde yavaşladığına işaret ediyor. Kapasite kullanım oranı ikinci çeyrekte ilk çeyreğe göre daha düşük seviyelerde seyrederken, reel kesim güven endeksi gibi önemli bir gösterge de kritik 100 eşiğinin altına inmiştir. Reel kesimin güveninin 100 sınırının altına inmesi, işletmelerin geleceğe yönelik beklentilerinin olumsuzlaştığına ve yatırım, üretim kararlarında daha temkinli davrandıklarına işaret eder.

Nisan ayına ilişkin üretim verileri, üçer aylık ortalamalarla değerlendirildiğinde, sanayide, inşaatta ve hizmetler sektöründe bir önceki döneme göre negatif büyüme olduğunu göstermektedir. İstanbul Sanayi Odası (İSO) İmalat Sanayi Satın Alma Yöneticileri Endeksi (PMI) verisi bu ay da düşüşünü sürdürmüş ve düşüş tam 15 aydır kesintisiz devam etmektedir. PMI’ın 50 seviyesinin altında olması daralmaya işaret ederken, bu kadar uzun süreli bir düşüş, imalat sektöründeki yapısal sorunların derinleştiğini ve ekonomik aktivitenin önemli ölçüde yavaşladığını gözler önüne sermektedir.

İş Gücü Piyasasında Görünenden Daha Büyük Bir Sorun: Atıl İş Gücü

İşsizlik oranları, hangi tanıma bakıldığına göre farklılık gösterebilir ve bu nedenle iş gücü piyasasının gerçek resmini anlamak için farklı göstergeleri birlikte değerlendirmek önemlidir. Dar tanımlı işsizlik oranı, üçer aylık hareketli ortalamalar incelendiğinde mart ayında yüzde 8,2’ye gerilemiş gibi görünse de, son iki ayda sınırlı da olsa bir artış yaşanmış ve mayıs itibarıyla yüzde 8,3 düzeyine yükselmiştir. Ancak, asıl endişe verici tablo, “atıl iş gücü” oranında ortaya çıkmaktadır.

Atıl iş gücü, iş bulma umudunu kaybederek iş aramayı bırakanlar, tam zamanlı çalışmayan ancak tam zamanlı çalışmak isteyenler ve iş teklif edildiğinde çalışmaya hazır olan kesimler işsiz sayısına eklendiğinde elde edilen daha geniş kapsamlı bir işsizlik göstergesidir. Bu oran, ülkenin iş gücü potansiyelinin ne kadarının etkin bir şekilde kullanılamadığını gösterir ve ekonominin üretkenlik kapasitesi hakkında önemli ipuçları sunar. 2024 yılının birinci çeyreğinde yüzde 28,5 düzeyinde olan atıl iş gücü oranı, mayıs ayında daha da yükselerek yüzde 30,6’ya ulaşmıştır. Bu rakamlar, ülkenin geniş bir kesiminin ya işsiz olduğunu ya da potansiyelinin altında çalıştığını, dolayısıyla üretkenlik ve gelir elde etme kabiliyetlerinin kısıtlandığını gözler önüne sermektedir. Atıl iş gücündeki bu artış, sadece ekonomik bir sorun olmakla kalmayıp, toplumsal refah ve gelir dağılımı üzerinde de olumsuz etkilere yol açmaktadır.

Enflasyonla Mücadelede Geriye Dönük Başarı ve İleriye Yönelik Endişeler

Üretim ve istihdam verilerinin olumsuz yönde gelişmesine karşılık, enflasyon görünümünde istenilen ölçüde olmasa da üretime göre daha olumlu bir hareketlilik gözlemleniyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan tüketici enflasyonu (TÜFE), mayıs 2024’te yüzde 75,5 düzeyindeyken, mayıs 2025 itibarıyla yüzde 35,4’e gerilemiş durumdadır. Bu yazı gün ışığına çıktığında açıklanacak haziran enflasyon verilerinin de bu tabloyu büyük ölçüde değiştirmemesi bekleniyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) verilerindeki aylık artış civarında bir rakam gelirse, yıllık enflasyonun yüzde 35 düzeyinde kalacağı tahmin ediliyor.

Bu seviye, henüz yıl sonu için hedeflenen düzeyin yakınında olmasa da, enflasyonla mücadelede atılan adımların etkilerini göstermesi açısından önemli bir gelişme olarak kabul edilebilir. Ancak burada göz ardı edilmemesi gereken sevimsiz bir nokta bulunuyor: Fiyat belirleme gücüne sahip reel sektörün, bir yıl sonrası (haziran 2026) için beklediği enflasyon hala yüksek seyrediyor ve yüzde 40 düzeyinde. Reel sektörün bu yüksek enflasyon beklentileri, fiyatlama davranışlarını etkileyerek enflasyonun kalıcılığına katkıda bulunma riski taşımaktadır. Enflasyon beklentilerinin kalıcı olarak aşağı çekilmesi, merkez bankasının ve hükümetin en büyük zorluklarından biri olmaya devam etmektedir. Beklentilerin çıpalanması, fiyat istikrarı için hayati öneme sahiptir ve bu alandaki iyileşme, ekonominin genel sağlığı için belirleyici olacaktır.

Ödemeler Dengesi ve Kredi Piyasasında Dikkat Çeken Gelişmeler

Yılın ilk dört ayına ait ödemeler dengesi gelişmeleri de finansal piyasalardaki dinamikler hakkında önemli ipuçları sunuyor. Bu dönemde en çarpıcı gelişmelerden biri, 19 Mart sonrası Türkiye’den önemli miktarda sermaye çıkışı yaşanmasıdır. Mart ve nisan aylarında toplamda 24 milyar dolar gibi yüklü bir sermaye çıkışı gerçekleşmiştir. Bu tür büyük ölçekli sermaye çıkışları, ülkenin döviz rezervleri üzerinde baskı yaratır, kurda oynaklığa neden olabilir ve genel olarak yatırımcı güveninin azaldığına işaret eder. Yabancı yatırımcıların risk algısının yükselmesi veya alternatif piyasalara yönelmesi, sermaye çıkışlarını tetikleyen başlıca nedenler arasında gösterilebilir.

Kredi piyasalarına baktığımızda ise 20 Haziran haftası itibarıyla toplam kredi artış oranı (13 haftalık ortalamaların yıllıklandırılmış artış oranları) enflasyonun altında seyretmektedir. Sadece tüketici kredileri enflasyon kadar bir artış göstermiştir. Kredi faizleri ise bildiğimiz üzere oldukça yüksek seviyelerde bulunmaktadır. Bu durum, hem kredi arzının sınırlı olduğunu hem de kredi maliyetlerinin işletmeler ve tüketiciler için yüksek olduğunu gösteriyor. Reel anlamda kredi büyümesinin yavaşlaması, yatırım ve tüketim harcamalarını kısıtlayarak ekonomik aktivite üzerinde olumsuz bir etki yaratabilir. Ayrıca, sermaye çıkışlarının devam etmesi halinde kredi arzının daha da olumsuz etkileneceğini, finansal piyasalardaki sıkılaşmanın derinleşebileceğini ve bunun ekonomik büyüme beklentilerini daha da aşağı çekebileceğini unutmamak gerekiyor.

Sonuç: Zorlu Bir Dönemeçte Türkiye Ekonomisi

Türkiye ekonomisi, 2024 yılının ilk yarısını geride bırakırken, yapısal sorunların devam ettiği, kısa vadeli ekonomik büyümenin yavaşlama sinyalleri verdiği, iş gücü piyasasında atıl kapasitenin arttığı ve enflasyon beklentilerinin hala yüksek seyrettiği bir tablo çizmektedir. Rekabet gücündeki düşüş, düşük verimlilik ve asgari ücretin reel değerindeki erime, ülkenin uzun vadeli refah hedeflerine ulaşmasında ciddi engeller oluşturuyor. Ödemeler dengesindeki sermaye çıkışları ve kredi piyasasındaki sıkılaşma ise finansal istikrar açısından yeni riskler barındırmaktadır. Bu göstergeler ışığında, Türkiye ekonomisinin önümüzdeki dönemde daha dengeli, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyüme patikasına oturabilmesi için kapsamlı ve kararlı yapısal reformlara, enflasyonla mücadelede daha güçlü bir koordinasyona ve yatırım ortamını iyileştirecek adımlara acil ihtiyaç duyduğu açıktır. Ekonomik yol ayrımında verilen kararlar, ülkenin gelecekteki konumunu belirleyecektir.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com