Ankara’nın planlı durgunluğu

Türkiye Ekonomisinde Büyüme, Durgunluk ve Enflasyonla Mücadele: Sanayicinin Beklentileri ve Merkez Bankası Politikaları

Türkiye ekonomisi, içinden geçtiği zorlu süreçte önemli dönemeçlere tanıklık ediyor. İkinci çeyrek Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) verileri açıklandığında, ilk çeyrekteki %5.7’lik güçlü büyümenin ardından %3 civarında bir yavaşlamanın yaşandığı görüldü. Bu rakamlar, ekonomideki mevcut eğilimlere paralel bir tablo çizse de, asıl zorluğun üçüncü çeyrekte hissedildiği ve gelecek dönemdeki büyüme dinamiklerinin nasıl şekilleneceğine dair soruları artırdığı bir gerçek.

Ekonomideki asıl yavaşlamanın, hatta potansiyel bir küçülmenin kendini göstereceği dönem ise üçüncü çeyrek olacak. Bu çeyreğe ilişkin veriler, 29 Kasım Cuma günü saat 10.00’da açıklanacak ve Türkiye ekonomisinin gidişatına dair çok daha net bir fotoğraf sunacak. Bu tarihte, büyüme hızındaki ciddi bir düşüşe mi, yoksa bir daralmaya mı şahit olacağımızı öğreneceğiz. İkinci çeyrekteki görece güçlü büyüme, ekonomideki yavaşlamanın henüz tam anlamıyla hissedilmediği bir döneme işaret ederken, üçüncü çeyrekte alınan sıkılaşma adımlarının etkileri çok daha belirgin hale gelecek.

Geçmiş veriler geride kaldığına göre, artık odak noktamız mevcut dönemde yaşananlar ve uygulanan ekonomik politikaların gelecekteki yansımaları. Ekonomi yönetiminin mevcut tercihinin değişmeyeceği varsayımı altında, yılın son çeyreğinin çok daha sıkıntılı geçeceğini öngörmek, kehanet olmaktan öte, mevcut veriler ve göstergeler ışığında yapılan gerçekçi bir değerlendirme olacaktır. Faiz oranlarındaki artışlar, kredi piyasalarındaki daralmalar ve genel ekonomik aktivitedeki yavaşlama, dördüncü çeyrekte işletmeler ve hane halkı üzerinde hissedilir bir baskı oluşturabilir.

Bu süreçte dikkatler, bir yandan da 2025-2027 dönemini kapsayacak yeni Orta Vadeli Program’a (OVP) çevrilmiş durumda. Aslında, Türkiye’nin son yıllarda sık sık güncellenen ekonomik programlarının ne kadar bağlayıcı olduğu ya da gerçekçi hedefler içerdiği tartışma konusu. Ancak yine de, ekonominin temel parametrelerine dair hangi öngörülerin ve büyüklüklerin ortaya konulacağı merakla bekleniyor. OVP’nin detayları açıklansa da, şu an için asıl mesele, büyüme beklentileri ve bu kapsamda sektörlerin karşı karşıya kaldığı somut sorunlar üzerinde yoğunlaşmak. Zira, kağıt üzerindeki hedeflerden ziyade, reel sektörün nabzı, ekonominin gerçek durumunu daha iyi yansıtıyor.

“Ankara bu sorunu görüyor ama sorun olarak görmüyor!” Sanayicinin Derinleşen Endişeleri

Geçtiğimiz hafta İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından düzenlenen “OVP Bir Yılını Tamamlarken Türkiye’de Üretim Hayatının Değerlendirilmesi” konulu panel, sanayicilerin mevcut ekonomik durgunluktan kaynaklanan sorunlarını dile getirdiği önemli bir platform oldu. Panele katılan bir yazar olarak, üretim ve ekonomide giderek daha fazla hissedilen durgunluk konusunun, özellikle soru-cevap kısmına damga vurduğunu gözlemledim. Sanayiciler, işlerinin nasıl etkilendiğini ve karşılaştıkları zorlukları tüm açıklığıyla ortaya koydular. Onların bu derin endişeleri, Türkiye ekonomisinin reel sektördeki nabzını tutmak açısından kritik öneme sahip.

Sanayicinin temel beklentisi, üretim çarklarının durmaması için yeterli talebin olması ve finansman olanaklarına uygun koşullarda erişebilmesiydi. Ancak ne yazık ki, her iki alanda da ciddi sıkıntılar yaşandığı panelde açıkça dile getirildi:

  • Talep, iç piyasada giderek daralıyor ve bu durum, sanayicilerin üretim planlarını olumsuz etkiliyor. Tüketici harcamalarındaki düşüş, perakende sektöründen üretime kadar geniş bir alana yayılan bir etki yaratıyor.
  • Faiz oranları görece yüksek seyrederken, işletmelerin finansmana erişimi her geçen gün zorlaşıyor. Yüksek faiz maliyetleri, özellikle KOBİ’lerin yatırım yapma ve operasyonlarını sürdürme kabiliyetini sınırlıyor. Bankaların kredi verme iştahındaki düşüş de bu durumu pekiştiriyor.

Bu yakınmaların temelinde, sanayicilerin “Ankara’nın bizim sorunlarımızı görmesi ve buna göre adım atması” beklentisi yatıyordu. Ancak, panelde bu beklentinin neden karşılık bulamayacağını açıklamak üzere söz aldığımda, durumun daha karmaşık bir boyutu olduğunu dile getirdim. Sanayicilerin dile getirdiği sorunların, aslında ekonomi yönetiminin halihazırda gerçekleştirmek istediği temel amaçlarla örtüştüğünü vurguladım. Ekonomik gidişatın bu şekle evrildiğini, yani talebin daraldığını ekonomi yönetiminin bilmemesi mümkün değil; aksine, bu durum zaten hedeflenen bir sonuç. Merkez Bankası’nın politika metinlerinde sürekli olarak talep daralmasına yapılan vurgu, bu stratejinin bir parçasıdır. Dolayısıyla, sanayicinin beklentisi “Ankara sesimizi duysun ve önlem alsın” yerine, “Ankara’nın bu politikasına nasıl adapte olabiliriz?” şeklinde değişmeliydi.

Merkez Bankası Ne Diyor? Enflasyonla Mücadelede Talep Kısma Stratejisi

Merkez Bankası’nın (MB) talebin yavaşlaması konusundaki yaklaşımını ve genel duruşunu yakından takip eden biri olarak, Ankara’ya döndüğümde Para Politikası Kurulu (PPK) açıklamalarına bir kez daha göz gezdirdim. Zira, ekonomi yönetiminin sözlü yönlendirmeleri, izlenen politikaların en net ipuçlarını sunuyor.

Son iki toplantıya ilişkin yapılan açıklamalarda, bu konunun ne kadar merkezi bir yer tuttuğunu bir kez daha net bir şekilde görebiliriz:

  • Temmuz toplantısı sonrası yapılan açıklama: “Yakın döneme ilişkin göstergeler yurt içi talebin, halen enflasyonist düzeyde olmakla birlikte yavaşlamaya devam ettiğini teyit etmektedir.” Bu ifade, talebin hala enflasyon üzerinde baskı oluşturduğunu ancak atılan adımlar sayesinde bir yavaşlama eğilimine girdiğini açıkça belirtiyor. Bu, sıkılaşma politikalarının işlemeye başladığına dair ilk sinyallerden biriydi.
  • Ağustos toplantısı sonrası yapılan açıklama: “Üçüncü çeyreğe ilişkin göstergeler yurt içi talebin, yavaşlamaya devam ederek enflasyonist etkisinin azaldığına işaret etmektedir.” Bu açıklama ise, talebin yavaşlama sürecinin devam ettiğini ve bunun enflasyon üzerindeki etkisinin azaldığını vurgulayarak, politika hedefine ulaşma yolunda ilerleme kaydedildiğini düşündürüyor.

Merkez Bankası’nın bu açıklamaları, para politikasının temel hedefini oldukça açık bir şekilde ortaya koyuyor: “Talebi kısacak adımlar atılacak ve bu sayede enflasyon düşecek.” Enflasyonla mücadelede, talebin yönetilmesi ve enflasyonist baskıların azaltılması için parasal sıkılaştırma politikaları uygulanıyor. Yüksek faiz oranları ve kredi sıkılaştırması gibi adımlar, hane halkı ve işletmelerin harcama ve yatırım iştahını azaltarak toplam talebi düşürmeyi hedefliyor. Teorik olarak, talep daraldığında, fiyat artışları üzerindeki baskı azalır ve bu da enflasyonun düşmesine yardımcı olur.

Elbette, enflasyonun sadece talebin kısılmasıyla ne ölçüde düşeceği veya diğer faktörlerin etkisi, başlı başına ayrı bir tartışma konusudur. Ancak ekonomi yönetiminin ana stratejilerinden birinin, talebi olabildiğince kısmak olduğu kesindir. Bu stratejinin amacı, tüketimi ve yatırımları yavaşlatarak, aşırı ısınan ekonomiyi soğutmak ve fiyat istikrarını yeniden sağlamaktır. Bu yaklaşım, yüksek enflasyon dönemlerinde sıklıkla başvurulan bir yöntemdir, ancak beraberinde bazı maliyetleri de getirir.

Talep Kısılmasının Kaçınılmaz Sonuçları ve Türkiye’nin Ödeyeceği Bedel

İç talebin kısılmasıyla birlikte, kaçınılmaz olarak üretim de daralacaktır. İç pazarda talebin azalması, işletmelerin üretim kapasitelerini düşürmelerine veya stoklarını artırmalarına yol açar. Bu durum, özellikle iç pazara yönelik üretim yapan firmalar için ciddi bir darboğaz anlamına gelir. Mevcut ekonomik koşullar altında, iç pazarda satılamayan ürünlerin kısa sürede ihracata yönlendirilmesi ise pek mümkün görünmüyor. Her ürünün kendine özgü bir ihraç potansiyeli ve pazarı vardır; dolayısıyla bir gecede ihracatçıya dönüşmek pratik değildir. Ayrıca, mevcut kur politikaları da ihracatçıların rekabet gücünü olumsuz etkilediği için, bu cepheden de tam bir memnuniyet söz konusu değildir. İhracatçılar, kur seviyesinin maliyetlerini karşılamakta zorlandıklarını ve rekabet avantajlarını kaybettiklerini dile getirmektedirler. Bu faktörler bir araya geldiğinde, iç pazardaki daralmanın üretimi kaçınılmaz olarak etkileyeceği ve bundan kaçışın olmadığı açıkça görülmektedir.

Dolayısıyla, sanayicinin de kolay kolay geri dönülmeyecek olan bu “ekonomik tercihe” (yazarın “ekonomi politikası diyemiyorum” vurgusu, bu adımların bütünsel bir plan yerine daha çok anlık kararlar bütünü olduğunu ima edebilir) adapte olmaktan başka çaresi kalmıyor. İşletmeler, maliyetlerini düşürme, verimliliklerini artırma ve yeni pazar arayışlarına girme gibi stratejilerle bu yeni ortama uyum sağlamaya çalışacaklar. Bu süreç, pek çok firma için zorlu ve dönüştürücü olacaktır. Ancak, bu adaptasyon sürecinin Türkiye için ödeyeceği asıl cereme, işsizlik oranlarındaki artış yönüyle kendini gösterecektir.

Talep daralması ve buna bağlı olarak üretimin kısılması, işletmelerin çalışan sayılarını gözden geçirmesine neden olabilir. Özellikle üretim hacmi azalan veya yeni yatırım yapmaktan kaçınan firmalar, istihdam yaratma konusunda isteksiz davranacak, hatta mevcut çalışanlarını işten çıkarmak zorunda kalabilecektir. Bu durum, ekonomik daralmanın en acı sonuçlarından biri olarak işsizlik oranlarının yükselmesine yol açacaktır. İşsizlik, sadece ekonomik bir sorun olmanın ötesinde, toplumsal refahı, gelir dağılımını ve sosyal barışı da doğrudan etkileyen kritik bir göstergedir. Türkiye’nin bu tercihin bedelini, artan işsizlik ve bunun getireceği sosyal sorunlar üzerinden ödeyecek olması, mevcut ekonomik yönelimin en ciddi risklerinden birini oluşturmaktadır. Enflasyonla mücadele hedefi ne kadar önemli olursa olsun, bu mücadelenin istihdam üzerindeki olumsuz etkileri, politika yapıcıların dikkatle dengelemesi gereken bir faktördür.

Kaynak: ekonomim.com

  • Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.