Ocak Ayı Enflasyon Tahmini: Türkiye Ekonomisi Yıla Yüksek Zamlar ve Çelişkili Politikalarla Başladı
Türkiye ekonomisi, 2024 yılına, “enflasyonla amansız bir mücadele” söylemlerinin gölgesinde ancak beklenenden çok daha yüksek fiyat artışlarıyla giriş yaptı. Yılbaşında yapılan açıklamalar, enflasyonun dizginleneceği ve vatandaşın refaha kavuşacağı yönündeyken, ocak ayı itibarıyla ardı ardına gelen zam haberleri bu beklentilerin tam tersi bir tablo çizdi. Adeta, “enflasyonun beli kırılacak” hedefiyle yola çıkılmış olsa da, yılın ilk aylarında uygulanan zam politikaları, akıllara “tüm zamları yılın başında yapalım ki, hem baz etkisiyle yıllık oran düşer, hem de vatandaş zamanla alışır ve unutur” stratejisini getirdi. Bu yaklaşımın, Ocak ayının her gününe yayılan zam yağmuruyla hayata geçirildiği açıkça görüldü.
Peki, bu agresif zam politikalarının ışığında Ocak ayındaki enflasyon oranı ne olacak? Merkez Bankası’nın yıllık tahmin yönteminden ilham alarak yapılan kişisel tahminlere göre, Ocak ayı enflasyonu için orta nokta yüzde 5 olmak üzere, yüzde 4,50 ile yüzde 5,50 arasında bir artış öngörülüyor. Bu tahmin, yılın ilk ayında yaşanan ekonomik dalgalanmanın ve fiyat artışlarının büyüklüğünü gözler önüne seriyor. Türkiye ekonomisi için 2024 yılı, enflasyonla mücadelede söylem ve eylemin ne kadar farklı olabileceğini gösteren zorlu bir başlangıca sahne oluyor.
Ocak Ayı Enflasyon Tahmini ve Hesaplama Yöntemi
Ocak ayına ilişkin enflasyon tahmini yapılırken dikkate alınan temel veriler, ekonominin dinamiklerini anlamak açısından büyük önem taşıyor. Özellikle akaryakıt fiyatları, yani benzin ve motorin ile Amerikan Doları kuru, tüketici fiyatları üzerindeki doğrudan etkileri nedeniyle öne çıkıyor. Ayın henüz ortalarında olmamıza rağmen, mevcut fiyatlar ışığında yapılan değerlendirmeler, akaryakıt ürünlerinde ciddi artışlar yaşandığını gösteriyor.
Temel Verilerin Etkisi: Akaryakıt ve Dolar Kuru
Akaryakıt fiyatlarındaki artışlar, ulaşım maliyetleri başta olmak üzere, tedarik zincirindeki tüm ürün ve hizmetlerin fiyatlarına yansıyarak genel enflasyon üzerinde belirleyici bir rol oynar. Ocak ayının ilk yarısındaki verilere göre, eğer mevcut fiyatlar ay sonuna kadar değişmezse, benzine aralık ayına kıyasla ortalama yüzde 6,1 oranında bir zam gelmiş olacak. Motorin fiyatlarındaki artış oranı da benzer şekilde yüzde 6,1 seviyesinde. Bu artışlar, yalnızca araç sahiplerini değil, aynı zamanda taşımacılık maliyetleri yoluyla tüm sektörleri etkileyerek enflasyonist baskıyı artırıyor.
Dolar kurundaki gelişmeler de enflasyon tahmini için kritik bir diğer veri. İlk on beş günlük ortalamada dolar kurunda, aralık ayı ortalamasına göre yüzde 1,3 oranında bir artış yaşandı. Bu artışın, ay sonuna kadar yüzde 1,5 seviyesine çıkması, hatta bir miktar daha üzerine çıkması bekleniyor. Dolar kurundaki her küçük yükseliş, ithal girdi kullanan sektörlerde maliyetleri artırarak nihai ürün fiyatlarına yansıyor ve enflasyonu tetikliyor. Bu üç temel veri, yani benzin, motorin ve dolar kuru, Ocak ayındaki yüksek enflasyon tahminlerinin ana unsurlarını oluşturuyor.
Geçen Yıl Ocak Ayı ile Karşılaştırma
Mevcut durumu daha iyi anlayabilmek için bir önceki yılın Ocak ayındaki fiyat artışlarına bakmak faydalı olacaktır. Geçtiğimiz yılın Ocak ayında, benzin fiyatlarına yüzde 8,8, motorin fiyatlarına ise yüzde 7,5 oranında zam gelmişti. Dolar kurunda ise ay ortalaması itibarıyla yüzde 3,4’lük bir artış gerçekleşmişti. Bu veriler ışığında, 2023 Ocak ayındaki Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) artışı yüzde 6,70 olarak kaydedilmişti. Bu karşılaştırma, bu yılın Ocak ayındaki yüzde 4,5-5,5 bandındaki enflasyon tahmininin, geçen yılki yüksek oranlara kıyasla bile oldukça yüksek bir seviyede olduğunu göstermektedir. Özellikle akaryakıt ve döviz kurlarındaki sürekli artış eğilimi, enflasyonun yılın ilk ayında da güçlü bir şekilde hissedileceğinin en büyük işaretlerinden.
Kamu Politikaları ve Fiyat Artışları: Söylem ve Eylem Arasındaki Fark
Türkiye ekonomisinde yönetilen ve yönlendirilen fiyatların enflasyon hedefiyle uyumlu bir şekilde artırılacağı söylemi, sıkça dile getirilen bir prensip olmuştu. Ancak uygulamaya bakıldığında, bu söylemin gerçeğe dönüşmediği açıkça görülüyor. Yönetilen-yönlendirilen fiyatlar, kamu eliyle belirlenen ücretler, vergiler, harçlar ve kamu hizmeti bedelleri gibi unsurları içerir. Normal şartlarda, hükümetin enflasyonla mücadele politikalarına paralel olarak bu fiyatların makul seviyelerde tutulması beklenir. Ancak Ocak ayında yaşananlar, bu beklentinin oldukça uzağında bir tablo çizdi.
Enflasyon Hedefleri ve Yönetilen-Yönlendirilen Fiyatlar
Enflasyon hedefi konusunda bile farklı kurumlar arasında çelişkili rakamlar bulunması, politika yapımındaki belirsizliği artırmaktadır. Örneğin, Orta Vadeli Program’a (OVP) göre bu yılın enflasyon hedefi yüzde 17,50 olarak belirlenirken, Merkez Bankası’nın kendi tahmini yüzde 21, üst bandı ise yüzde 26’ya kadar çıkmaktadır. OVP’deki deflatör, yani yıllık ortalama fiyat artışına göre ise yüzde 33,90’lık bir oran söz konusudur. Eğer en yüksek hedef olan yüzde 33,90 bile esas alınsaydı, yönetilen-yönlendirilen fiyatların en fazla bu oranda artırılması beklenirdi. Ancak yaşananlar, bu hedeflerin çok ötesine geçti.
Yeniden Değerleme Oranının Rolü
Vergi ve harç artışları için temel ölçüt olan yeniden değerleme oranı (YDO), yüzde 43,93 gibi oldukça yüksek bir seviyede oluştu. Bu oran, Ekim ayı itibarıyla Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi’ndeki (Yİ-ÜFE) yıllık ortalama artıştan kaynaklanmaktadır. Cumhurbaşkanı kararıyla bu oranda indirim yapma yetkisi bulunmasına rağmen, bu yetki kullanılmadı ve yüzde 43,93 oranı, hiçbir değişiklik yapılmadan aynen uygulandı. Bu durum, “yönetilen-yönlendirilen fiyatlar enflasyon hedefiyle uyumlu artırılacak” söyleminin inandırıcılığını ciddi şekilde zedeledi. Kamu hizmetlerine ve vergilerine yapılan bu orandaki zamlar, vatandaşın üzerindeki ekonomik yükü daha da artırdı.
Köprü ve Otoyol Zamlarının Dolaylı Etkileri
Yeniden değerleme oranıyla sınırlı kalınsaydı bile durumun daha iyi olacağı düşünülürken, kamu eliyle yapılan bazı zamlar, bu beklentiyi bile aştı. Özellikle köprü ve otoyol geçiş ücretlerine yapılan fahiş artışlar, “keşke sadece yeniden değerleme oranı kadar olsaydı” dedirtti. Bu zamların TÜFE’ye “doğrudan” etkisi aylık bazda binde 1 gibi çok düşük bir seviyede olsa da, zamların ay ortasında yapılması nedeniyle ocak ayına etkisi binde yarım seviyesinde kalmıştır. Bu doğrudan etki, istatistiksel olarak göz ardı edilebilir gibi görünse de, asıl önemli olan dolaylı ve psikolojik etkilerdir. Ulaştırma maliyetlerinin artması, tüm ürün ve hizmetlerin fiyatlarına yansıma potansiyeli taşırken, bu zamların bir bahane olarak kullanılmasıyla ortaya çıkacak etki, doğrudan etkiden çok daha büyük olabilir. Ayrıca, vatandaşın genel enflasyon beklentilerini ve algısını olumsuz yönde etkileyerek, enflasyonist baskıyı daha da körükleyebilir.
Ekonomi Yönetiminde Çelişkili Yaklaşımlar
Türkiye ekonomisi, yılın başında dikkat çekici bir “söylem-eylem” çelişkisiyle karşı karşıya kaldı. Bir yandan enflasyonla mücadele vurgulanırken, diğer yandan alınan kararlar ve yapılan uygulamalar, bu söylemlerle taban tabana zıt bir görüntü çizdi. Bu durum, hem ekonomi yönetiminin tutarlılığına dair soru işaretleri doğuruyor hem de vatandaşın ekonomi politikalarına olan güvenini sarsıyor.
Kamu Çalışanlarına Ücret Politikası ve Özel Sektör Çağrıları
Ekonomi yönetiminin söylem ve eylem arasındaki farkı en net gösteren alanlardan biri de ücret politikaları oldu. Kamu çalışanlarına yapılan ücret artışları görece düşük tutulurken, refah artışı sağlayacak ek ödemeler gündeme bile gelmedi. Aynı zamanda, özel sektörden de zamları düşük tutması istendi, hatta vatandaşlar fahiş fiyat uygulayan işletmeleri boykot etmeye çağrıldı. Ancak tüm bunlar yaşanırken, kamu sektörü adeta gözünü kırpmadan, elektrikten doğalgaza, vergilerden harçlara kadar birçok alanda ciddi zamlar yapmaya devam etti. Bu çelişkili tablo, vatandaşın zihninde “söylemlerin sadece birer temenniden ibaret mi olduğu” sorusunu güçlendirdi. Bu tür tezatlarla dolu bir başlangıcın tercih edilmesinin ardında, muhtemelen “tüm zamları yılın ilk aylarında yapıp, sonraki aylarda rahatlama” düşüncesi yatıyor.
Yılın İlk Aylarındaki Zam Stratejisinin Arkasındaki Mantık
Ekonomi yönetimi tarafından benimsendiği anlaşılan bu “yılın ilk aylarında yoğun zam yapma” stratejisinin altında yatan temel mantık, ekonomi literatüründeki “baz etkisi” kavramına dayanıyor olabilir. Geçen yılın Mayıs ayına kadar yaşanan yüksek enflasyon oranları düşünüldüğünde, bu yılın ilk aylarındaki yüksek zamlara rağmen, yıllık enflasyon oranlarında baz etkisiyle otomatik bir düşüş yaşanması beklenebilir. Bu düşüş, bir başarı hikayesi olarak sunulabilir ve “faiz düştükçe enflasyon da düşüyor” gibi daha önceki iddiaların tekrar dile getirilmesine olanak sağlayabilir. Ancak bu durum, vatandaşın cebindeki gerçek alım gücünün düşmesi ve yaşam standartlarının gerilemesi gerçeğini değiştirmez.
Baz Etkisi ve Geleceğe Yönelik Beklentiler
Geçtiğimiz yılın enflasyon verilerine bakıldığında, Ocak ayında yüzde 6,70, Şubat ayında yüzde 4,53, Mart ayında yüzde 3,16, Nisan ayında yüzde 3,18 ve Mayıs ayında yüzde 3,37 olmak üzere, beş ayda toplamda yüzde 22,72’lik bir artış yaşandığı görülmektedir. Bu yüksek oranlar, bu yılın aynı aylarına denk gelen dönemde, “baz etkisi” denilen istatistiksel bir fenomenin devreye girmesine neden olacaktır.
Geçmiş Yılın Yüksek Oranları ve Enflasyon Dinamikleri
Baz etkisi, bir önceki yılın aynı döneminde gerçekleşen yüksek artışların, mevcut yılın yıllık enflasyon oranını matematiksel olarak düşürmesi anlamına gelir. Yani, bu yıl çok büyük yanlışlar yapılmadığı takdirde, en azından ilk beş ayda yıllık enflasyon oranının düşmesi kesin gibi görünmektedir. Ancak bu düşüş, fiyatların artmadığı ya da gerilediği anlamına gelmez; sadece yıllık karşılaştırma bazında oranların düşük çıkmasını sağlar. Vatandaşın günlük yaşamında hissettiği fiyat artışları devam ederken, manşet enflasyonun düşüş göstermesi, kamuoyunda farklı algılara yol açabilir. Bu durum, enflasyonla mücadelede gerçekten kalıcı çözümler üretmek yerine, kısa vadeli istatistiksel iyileştirmelere odaklanıldığı eleştirilerini beraberinde getirebilir.
Yıllık Enflasyonun Seyri ve Toplumsal Etkileri
Yılın ilk aylarında uygulanan yüksek zamlar, temel mal ve hizmet fiyatlarında önemli artışlara yol açarak, özellikle dar gelirli kesimler başta olmak üzere tüm vatandaşların alım gücünü derinden etkilemektedir. Gıda, enerji ve ulaştırma gibi temel harcama kalemlerindeki artışlar, hane halkı bütçelerini zorlamakta ve yaşam maliyetini yükseltmektedir. Enflasyonun düşürülmesi yönündeki söylemlerin, gerçek hayattaki fiyat artışlarıyla çelişmesi, vatandaşların ekonomi yönetimine olan güvenini sarsabilir. Bu durum, toplumsal refah ve gelir dağılımı üzerindeki olumsuz etkileri derinleştirebilir. Ekonomik istikrar için şeffaf, tutarlı ve öngörülebilir politikaların benimsenmesi, sadece istatistiki oranları düşürmekten öte, gerçek anlamda ekonomik iyileşmeyi ve toplumsal refahı sağlayacaktır. Ancak 2024’ün ilk ayları, bu yönde atılması gereken adımların henüz çok başında olunduğunu gösteriyor.
Türkiye ekonomisi, 2024 yılının ilk ayına dair göstergelerle, enflasyonla mücadelede söylemlerin ötesinde, cesur ve tutarlı adımların atılması gerektiği mesajını veriyor. Ocak ayındaki yüksek zamlar ve enflasyon tahmini, yılın geri kalanı için de önemli sinyaller içeriyor. Kamu politikaları ve ekonomi yönetiminin, vatandaşın refahını merkeze alan, öngörülebilir ve şeffaf bir yaklaşımla hareket etmesi, kalıcı başarılar elde etmenin tek yolu olacaktır.
Kaynak: ekonomim.com
• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.