Eski Dünya Düzeni Yıkılırken Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Ne Yapacak?
Kanada Başbakanı Carney’in Davos’ta yaptığı ve büyük yankı uyandıran konuşmasında sarf ettiği, “Bir geçiş döneminde değil, kopuşun ortasındayız” ifadesi, mevcut küresel konjonktürü çarpıcı bir şekilde özetliyor. Carney, konuşmasında süper güçlerin hegemonyasına karşı “orta düzey güçleri” birleşmeye davet ederek, bu ayrışmanın yeni bir sürece evrilmesi için çalışılması gerektiğini vurguladı: “Böylelikle bu kırılmadan daha büyük, daha iyi, daha güçlü ve daha adil bir şey inşa edebileceğimize inanıyoruz.” Bu sözler, uluslararası arenada yaşanan derin dönüşümün ve yeni arayışların bir işareti olarak değerlendirilebilir.
Trump döneminde yaşanan ve hafızalara kazınan olaylar, mevcut düzenin sarsıntısını daha da belirgin hale getirdi. Kanada, Grönland ve Venezuela haritalarının üzerine ABD bayrağı konulması, Kanada’nın ABD’nin 51. eyaleti olacağı yönündeki açıklamalar, Venezuela’da uygulanan politikalar, Grönland’ı satın alma girişimleri ve gümrük tarifelerinin bir baskı aracı olarak kullanılması gibi örnekler, tek taraflı ve agresif bir dış politika anlayışının tezahürleriydi. Rusya-Ukrayna savaşındaki tutum da, uluslararası hukukun ve diplomasi ilkelerinin zaman zaman göz ardı edildiği bir ortamı gözler önüne serdi.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen uluslararası düzenin çökmekte olduğu veya çöktüğü tezi, uzun süredir farklı çevrelerde dile getiriliyordu. Carney’in konuşması, bu çöküşün adeta aleni bir ilanı niteliğindeydi. Türkiye’nin bu kaotik ortamda ekonomik sorunlarını hafifletmesi ve geleceğe daha sağlam adımlarla ilerlemesi gerekiyor. Bu sorunlar, temelde üç ana başlık altında toplanabilir: Makroekonomik istikrarsızlık, gelişmiş ülkelerin kişi başına gelir düzeylerinin oldukça altında seyreden bir gelir düzeyi ve gelir dağılımındaki adaletsizlik. Makroekonomik istikrarsızlığın çözümü diğer iki soruna kıyasla daha kolay olsa da, her üç sorun da niyet, planlama ve kararlılıkla hayata geçirilmesi gereken kapsamlı çözümler gerektiriyor.
Bu sorunlar ve potansiyel çözüm yolları, farklı platformlarda ve mecralarda defalarca tartışıldı. Bu yazıda ise, “çözümü kolay” olarak nitelendirdiğim makroekonomik istikrar konusuna odaklanarak, para politikasını mercek altına alacağım. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu’nun (PPK) faiz kararı, makroekonomik istikrar açısından kritik bir öneme sahip. Bu yazının yayımlandığı gün açıklanacak olan faiz kararı, piyasalar ve yatırımcılar tarafından yakından takip edilecek. Ancak, Türkiye gibi dinamik bir coğrafyada her an farklı gelişmelerin yaşanabileceği ve faiz kararının etkisini gölgede bırakabileceği de unutulmamalıdır.
Beklentiler doğrultusunda, TCMB’nin politika (repo) faizini 150 baz puan düşürerek %36,5 seviyesine çekmesi bekleniyor. Açıklanacak kararın doğru bir şekilde değerlendirilebilmesi için, enflasyon hedefi ve enflasyondaki son gelişmelerin dikkatle incelenmesi gerekiyor. 2026 sonu için belirlenen enflasyon hedefi %16 iken, belirsizlik aralığının üst sınırı ise %19 olarak belirlenmiş durumda. Temmuz-Ekim döneminde mevsimsellikten arındırılmış aylık enflasyon oranlarının ortalaması %2,47 olarak gerçekleşirken, Kasım-Aralık aylarında bu ortalama %1,58’e gerilemiş durumda. Enflasyondaki düşüş eğilimi sevindirici olsa da, son iki ayın ortalamasının yıllıklandırılmış değeri %20,7’ye karşılık geliyor ve 2026 sonu için hedeflenen enflasyonun üst sınırının üzerinde seyrediyor.
Öte yandan, B ve C temel göstergeleri ile ölçülen mevsimsellikten arındırılmış enflasyonun son iki aylık ortalaması %2 civarında seyrederek, tüketici enflasyonunun belirgin bir şekilde üzerinde gerçekleşiyor. Ocak ayı için yapılan enflasyon tahminleri ise %4 civarında bir düzeye işaret ediyor. Bu veriler, mevsimsellikten arındırıldığında dahi hedeflerle uyumlu bir tablo çizmiyor. Bu durum, enflasyonla mücadelede daha temkinli ve kararlı bir yaklaşım sergilenmesi gerektiğini gösteriyor.
TCMB’nin döviz kurunu enflasyonun altında tutma stratejisi ve rezerv seviyesindeki artış, enflasyonla mücadelede önemli bir avantaj sağlıyor. Hem son dönemdeki enflasyon gelişmeleri hem de döviz kuru üzerindeki hakimiyet dikkate alındığında, olumsuz bir şok yaşanmaması durumunda enflasyonun 2026 sonunu %25’in biraz altında bir seviyede kapatması mümkün görünüyor (örneğin %23-24 bandında). Ancak, bu öngörülerin gerçekleşmesi için olumsuz şokların yaşanmaması büyük önem taşıyor. Peki, olumsuz şoklar neler olabilir?
Örneğin, Trump gibi öngörülemeyen bir liderin sebep olabileceği uluslararası gerginlikler veya enerji fiyatlarındaki ani yükselişler, enflasyon üzerinde baskı yaratabilir. İçeride ise, Mart 2025’tekine benzer bir siyasi istikrarsızlık veya erken seçim kararı, mevcut ekonomik programın rafa kaldırılmasına ve belirsizliğin artmasına neden olabilir. Bu tür gelişmeler, enflasyonla mücadeledeki başarıyı sekteye uğratabilir ve hedeflerin tutturulmasını zorlaştırabilir.
Olumsuz şok riskini bir kenara bırakarak mevcut duruma odaklanacak olursak, TCMB’nin bu toplantıda politika faizini indirmesi, 2026 sonu enflasyon hedefinin yükseltileceği anlamına gelebilir. Bu güncellemenin, muhtemelen Mayıs ayında yayımlanacak Enflasyon Raporu’nda yapılması bekleniyor. O zamana kadar geçecek dört aylık süreçte enflasyondaki gelişmeler yakından takip edilerek, hedefin hangi düzeye yükseltileceği belirlenecek. Bugünden bakıldığında, hedefin %19’a, üst sınırın ise %22’ye yükseltilmesi olası görünüyor. %19 hedefi, gerçekçi olduğu için değil, eski hedefin üst sınırı olduğu için belirtiliyor. Aksi takdirde, %20-21 hedef ve %24-25 üst sınır daha gerçekçi bir senaryo olarak değerlendirilebilir. Elbette, bu tahminler mevcut bilgiler ışığında yapılıyor ve gelecekte yaşanabilecek gelişmeler bu tabloyu değiştirebilir.
Bu çerçevede değerlendirildiğinde, politika faizinin 150 baz puan düşürülmesi makul bir karar gibi görünüyor. Ancak, enflasyonla mücadeledeki kararlılığın sürdürülmesi ve olası risklere karşı hazırlıklı olunması büyük önem taşıyor. TCMB’nin şeffaf ve öngörülebilir bir iletişim stratejisi izlemesi, piyasaların güvenini artıracak ve enflasyon beklentilerinin kontrol altında tutulmasına yardımcı olacaktır.
Unutulmamalıdır ki, makroekonomik istikrarın sağlanması, tek başına para politikasıyla mümkün değildir. Maliye politikası, yapısal reformlar ve diğer ekonomik araçların da koordineli bir şekilde kullanılması gerekmektedir. Türkiye’nin uzun vadeli ekonomik refahı için, sürdürülebilir büyüme, istihdam artışı ve gelir dağılımındaki adaletin sağlanması büyük önem taşımaktadır. Bu hedeflere ulaşmak için, tüm paydaşların ortak vizyonla hareket etmesi ve işbirliği içinde çalışması gerekmektedir.
Not: Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve genel yatırım tavsiyesi niteliği taşımamaktadır.