2026 Ekonomisinin Seyir Defteri

2026 Türkiye Ekonomisi Beklentileri: Siyasetin Gölgesinde Sıkı Duruş ve Ayakta Kalma Mücadelesi

1990’lı yılların başlarında Anka Haber Ajansı’nda çalıştığım dönemde, o günlerin SHP Genel Başkanı, merhum Erdal İnönü ajansımızı ziyarete gelmişti. Ajansın sahibi, değerli gazeteci büyüğümüz Müşerref Hekimoğlu’nun odasında yapılan samimi bir sohbet sırasında Müşerref Hanım, İnönü’ye önemli bir soru yöneltti: “İktidara geldiğinizde özel haber ajanslarına nasıl bakacaksınız?”

Bu ani soru karşısında biraz hazırlıksız yakalanan İnönü, her zamanki hazırcevaplığıyla gülümseyerek yanıtladı: “İyi bakacağız, iyi bakacağız!” Ardından konuyu ekonomiyle ilişkilendirerek ekledi: “Ekonomi de iyi seyreder, iyi seyreder!” Bu hoş anektot, aradan yıllar geçse de belleğimde taptaze duruyor ve günümüz ekonomik tartışmalarına ilginç bir pencere açıyor.

Geçmişten Günümüze Ekonomi Sohbetleri: Mizah ve Gerçeklik Arasında

Biz gazeteciler, kamuoyunun beklentisi doğrultusunda her şeyi biliriz ya da bilmek zorundayız sanılırız. Özellikle yeni tanıştığımız insanlar, sohbeti ilerletmek, bir konu açmak amacıyla sıkça benzer sorular yöneltirler: “Siz bilirsiniz, dolar ne olacak, enflasyon ne zaman düşecek?” Yeni bir yıl yaklaşırken de bu soruların yoğunluğu artar. İşte tam da bu dönemlerde, bana da sıkça sorulan o klasik soru belirir: “Ne dersiniz, ekonomi 2026’da nasıl seyredecek, nasıl gidecek? İşler biraz olsun açılacak mı?”

Bu tür sorulara, merhum Erdal İnönü’nün o meşhur sözünden ilham alarak, gülümseyerek “İyi gidecek, iyi gidecek!” diye yanıt veririm. Bazen de, “Paramızı nasıl değerlendirelim?” gibi daha somut bir soruyla karşılaşırım. Bu durumda cevabım daha da esprili bir hal alır: “Yiyin, harcayın!” Ardından açıklamamı eklerim: “Belki seneye bu parayı yiyecek sağlığınız, zamanınız, ortamınız olmaz, en iyisi şimdiden yiyin.”

Elbette, parayla ilgili bu sözlerim daha çok bir espri niteliği taşır ve gerçeklik payı sınırlıdır. Kimseye parasını nasıl değerlendirmesi gerektiği konusunda bir tavsiye verme haddini kendimde görmem; zira ben bir yatırım danışmanı değilim. Ancak bu diyaloglar, toplumun ekonomik gelecek kaygısını ve belirsizlikler karşısındaki çaresizliğini yansıtan önemli göstergelerdir.

CNBC-e Programından Okurlara Yanıt: Siyasete Bak, Ekonomiyi Gör!

Son zamanlarda, perşembe günleri katıldığım CNBC-e’deki “4’te Ekonomi” programının prodüktörlüğünü yapan sevgili Derya Yüce, 2026’ya dönük genel ekonomik görünüme ilişkin bir haber için benden de görüş almak istedi. Derya tabii ki, “Ekonomi 2026’da nasıl seyredecek?” diye doğrudan sormadı. Ama bu soru, belleğime kazınan İnönü’nün sözünü hemen çağrıştırdı ve kafamda net bir çerçeve oluştu: “Siyasete bak, ekonomiyi gör!”

CNBC-e’ye verdiğim yanıtı burada özetleyerek, benzer sorular yönelten siz değerli okurlarıma da kapsamlı bir değerlendirme sunmak isterim. Türkiye’de ekonomi politikaları ve bu çerçevede ön plana getirilen tercihler, tarih boyunca hep siyasi takvim tarafından belirlenmiştir. Bu durum, sadece kısa vadeli değil, orta ve uzun vadeli ekonomik planlamaları da derinden etkileyen bir gerçektir. Dolayısıyla, 2026 yılında nasıl bir ekonomi politikası izleneceğini ve ekonomide nelerin yaşanacağını belirleyecek olan temel dinamik, bir sonraki seçimlerin takvimidir.

Seçim Takvimi ve Ekonomik Politikaların Dansı

Mevcut normal takvime göre, genel seçimlerin 2028 yılının Mayıs ayında yapılması bekleniyor. Ancak bu tarihte yapılacak bir seçimde, mevcut yasalara göre Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir daha aday olamayacağı gerçeği önemli bir siyasi denklemi beraberinde getiriyor. Bu durum, ya o tarihe kadar bir Anayasa değişikliğine gidilmesi yönünde bir çaba sarf edilmesine ya da seçimlerin erkene alınarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yeniden adaylık yolunun açılmasına yönelik senaryoları gündeme taşıyor. Bu siyasi belirsizlik ve potansiyel senaryolar, ekonomik adımların zamanlamasını ve içeriğini doğrudan etkileyecektir.

Ancak, 2026’da bir erken seçim olasılığı oldukça düşüktür, hatta sıfır denebilir. Aynı şekilde, 2027 yılının ilk yarısı için de böyle bir olasılık ufukta görünmemektedir. Geriye, siyasi iradenin ekonomik gevşeme adımlarını atabileceği olası zaman dilimi olarak ya 2027’nin sonbaharı ya da 2028’in ilkbaharı kalmaktadır. Siyasette ve kamuoyunda bilinen bir prensip vardır: “En son yapılan, en çok akılda kalandır.” Bu nedenle, ekonomide kitleleri rahatlatacak, alım gücünü artıracak veya piyasalara likidite sağlayacak adımlar, olabildiğince seçime yakın dönemlerde atılacaktır. Bu strateji, seçmen hafızasında olumlu bir etki bırakmayı ve oy devşirmeyi hedefler.

Bu sebeple, 2026 yılında seçim sonucunu etkileyecek şekilde piyasayı gevşetecek veya genişletecek yönde herhangi bir adım atılmasını beklemiyorum. Yapılan bu tür adımların ne kadar işe yaradığı tartışmalı olsa da, 2026 yılı boyunca ekonomide sıkı duruşun devam ettirilmesi kuvvetle muhtemeldir. Merkez Bankası, enflasyonla mücadele ve makroekonomik istikrar hedefleri doğrultusunda politika faizini olabildiğince yüksek seviyelerde tutmaya devam edecektir. Faiz indirimleri gündeme gelse bile, sıkı para politikası farklı araçlarla (örneğin seçici kredi kısıtlamaları, zorunlu karşılıklar gibi) sürdürülecektir. Çalışanlara ve emeklilere yüksek zam verilmeyecek, asgari ücret artışı da yüzde 25-30 bandında kalacaktır. Zira ne zaman ki çalışanlara ve emeklilere yüksek zamlar verilir, Merkez Bankası para politikasında belirgin bir gevşemeye gider, işte o zaman bilin ki seçimler kapıya dayanmıştır.

2026 Yılında Türkiye Ekonomisi İçin Beklenenler

Sıkı Para ve Maliye Politikalarının Sürekliliği

2026 yılı, Türkiye ekonomisi için enflasyonla mücadele ve makroekonomik dengeleme çabalarının devam edeceği bir dönem olacaktır. Bu çerçevede, Merkez Bankası’nın faizleri yüksek tutma kararlılığı, hem yurt içi talep üzerinde frenleyici bir etki yaratacak hem de döviz kurlarındaki oynaklığı sınırlamaya yönelik bir araç olarak kullanılacaktır. Sıkı para politikası sadece faiz oranlarıyla sınırlı kalmayacak; bankacılık sektöründeki kredi hacimlerini sınırlayıcı tedbirler, ticari kredilere yönelik kısıtlamalar ve bireysel kredilerdeki sıkılaşma gibi farklı araçlar da devreye sokularak parasal sıkılaşmanın geniş tabana yayılması sağlanacaktır. Bu durum, özellikle reel sektördeki firmaların finansmana erişimini zorlaştırabilir ve yatırım kararlarını ertelemelerine neden olabilir.

Maliye politikaları cephesinde ise, bütçe disiplininin ön planda tutulması beklenmektedir. Kamu harcamalarında seçici bir tutum sergilenirken, vergi gelirlerinin artırılmasına yönelik çalışmalar devam edebilir. Enflasyonun yüksek seyretmesi, vergi gelirlerini nominal olarak artırsa da, kamunun harcama kalemleri üzerindeki baskıyı da yükseltmektedir. Bu nedenle, 2026 yılında bütçe açığının kontrol altında tutulması, makroekonomik istikrar açısından kritik bir öneme sahip olacaktır. Yeni vergi düzenlemeleri veya mevcut vergi oranlarında yapısal değişiklikler de gündeme gelebilir; ancak bunlar genellikle büyümeyi desteklemekten ziyade gelir artışı odaklı olacaktır.

Ücret ve Maaş Politikaları: Zorlu Denge

Sıkılaşan ekonomi politikaları, ücret ve maaş artışlarına da yansıyacaktır. Çalışanlara ve emeklilere yapılacak zam oranları, enflasyonun dizginlenmesi hedefiyle sınırlı tutulacaktır. Asgari ücret artışının yüzde 25-30 gibi bir bantta kalması beklentisi, alım gücünün enflasyon karşısında erime riskini beraberinde getirmektedir. Hükümet, bir yandan geniş kitlelerin yaşam standartlarını koruma baskısıyla, diğer yandan enflasyonu kontrol altında tutma zorunluluğu arasında hassas bir denge kurmaya çalışacaktır. Ancak, bu tür oranlar genellikle geniş kitlelerin beklentilerinin altında kalabilir ve iç talepte daha fazla daralmaya yol açabilir. Ücret artışlarının enflasyonun gerisinde kalması, tüketicilerin harcama eğilimlerini azaltacak ve bu da genel ekonomik aktiviteyi yavaşlatacaktır.

Piyasalarda Gevşemenin Zamanlaması: Seçim Yaklaştıkça

Ekonomideki gevşeme ve rahatlatıcı adımlar, yukarıda belirtildiği gibi, seçim takvimine yakın dönemlerde beklenecektir. Yüksek zamlar, para politikasında gevşeme ve piyasayı canlandırıcı teşvikler genellikle seçim atmosferine girildiğinde veya seçim kampanyaları sırasında gündeme gelir. Bu durum, hem piyasa beklentilerini şekillendirir hem de yatırımcı davranışlarını etkiler. Firmalar ve hane halkları, potansiyel gevşeme adımlarını öngörerek yatırım veya tüketim kararlarını erteleyebilir veya hızlandırabilirler. Ancak, 2026 için genel beklenti, bu tür “seçim ekonomisi” adımlarının henüz gündemde olmayacağı yönündedir.

2026’nın Riskleri ve Fırsatları: Ayakta Kalma Stratejileri

Yöneltilen sorular arasında 2026’daki risklerin ve fırsatların neler olabileceği de vardı. Bu konudaki görüşümü birkaç cümleyle özetledim ve şimdi biraz daha detaylandırmak isterim:

Şirketler İçin “Ayakta Kalma Yılı”

2026, Türkiye ekonomisi için adeta bir “ayakta kalma yılı” olacaktır. Piyasadaki daralma, yüksek enflasyon, sıkı finansman koşulları ve azalan talep, şirketler üzerinde ciddi bir baskı oluşturacaktır. İşletmeler, bu zorlu koşullarda varlıklarını sürdürebilmek için yoğun bir çaba göstermek zorunda kalacaklardır. Özellikle KOBİ’ler için finansmana erişim, nakit akışı yönetimi ve maliyet kontrolü hayati önem taşıyacaktır. Rekabetin kızışacağı bu dönemde, verimliliklerini artıran, operasyonel maliyetlerini minimize eden ve esnek iş modelleri geliştiren firmalar avantajlı konuma gelecektir. Likidite sorunu yaşayan veya aşırı borçlu şirketler için iflas riski artarken, sektörde bir konsolidasyon sürecinin başlaması da muhtemeldir.

Krizlerden Doğan Fırsatlar: Geleceğe Yatırım

Her zorlu dönem beraberinde fırsatları da getirir. 2026’da ayakta kalabilen şirketler için 2027 yılı, göreceli olarak daha belirgin bir ekonomik gevşeme ve işlerde açılma potansiyeli sunabilir. Bu, “dayanıklılık ödülü” olarak da adlandırılabilir. Zayıf rakiplerin piyasadan çekilmesiyle, güçlü ve dayanıklı firmaların pazar paylarını artırma, yeni müşteri segmentlerine ulaşma ve hatta birleşme/satın alma yoluyla büyüyerek sektördeki lider konumlarını pekiştirme fırsatı doğabilir. Dolayısıyla, şirketlerin 2026’daki en büyük ve öncelikli hedefi, kısa vadeli karlılık hedeflerinden ziyade, varlıklarını korumak ve ayakta kalmak olmalıdır. Bu dönemde yapılan akılcı yatırımlar ve stratejik planlamalar, sonraki dönemlerde daha büyük kazançlara dönüşebilir.

Türkiye’nin Kronik Sorunu: Enflasyonla Mücadele mi, Yönetme mi?

Ve gelelim Türkiye’nin en büyük, en kronik derdi olan enflasyona. Bu konuda kalıcı olarak daha düşük bir patikaya inilebilmesi için atılması gereken adımlar sorulduğunda, zihnimden geçen ilk yanıt hep aynı oluyor: “Enflasyonla gerçekten mücadele ediliyor mu ki?” Öyle ya, yıllardır bir mücadele söz konusu ise, ya bu mücadelede başarısız olunuyor ya da gerçekten samimi ve kararlı bir mücadele sergilenmiyordu. Bu konuda neler mi söyledim?

Enflasyonla Gerçek Mücadele Tartışmaları

Türkiye’de enflasyonu kalıcı ve yapısal biçimde düşürmeye yönelik tutarlı bir politika uygulandığını söylemek ne yazık ki pek mümkün değil. Enflasyonun yüksek seyretmesi, ironik bir şekilde, en başta ekonomi yönetiminin, özellikle de vergi gelirleri yönüyle Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın işine geliyor gibi görünüyor. Çünkü yüksek enflasyon, nominal vergi gelirlerini artırarak bütçe üzerindeki baskıyı bir nebze hafifletebilir. Enflasyon vergisi olarak da bilinen bu durum, halkın alım gücünü düşürürken, devletin gelirlerini artırmasına olanak tanır. Ayrıca, enflasyonist ortamda borçların reel değeri erirken, kamu borç yükü de hafifler. Bu da, enflasyonla mücadele konusundaki kararlılık algısını zayıflatan önemli bir faktördür.

Enflasyonun Siyasi Açıdan Değerlendirilmesi

Kaldı ki, eğer enflasyon 2026 yılında gerçekten yüzde 16 gibi iddialı bir hedefe düşürülürse, 2027 yılında daha fazla düşürülebilecek pek bir alan kalmayacak, belki de daha önemlisi, “enflasyonla mücadele edeceğiz” gibi siyasi bir slogan artık kullanılamaz hale gelecektir. Oysa enflasyonun 2026’da yüzde 25’ler civarında kalması ve sonrasında düşüş trendine girmesi, seçime doğru halkın üzerinde yaratacağı “rahatlama” hissi açısından daha avantajlı olabilir. Bu, ekonomik iyileşmeyi seçime yakın bir zamanda gösterme ve halkın hafızasında taze tutma stratejisidir. Bu nedenle, enflasyon hedeflerinin ve bu hedeflere ulaşma yöntemlerinin arkasında siyasi motivasyonların yattığı sıkça düşünülmektedir.

Asıl Sorun: Geçim Zorluğu ve Alım Gücü

Aslında şunu da kabul etmek gerekir: Türk halkının görünürdeki sorunu enflasyondur, ancak esas ve kök sorun geçim zorluğudur. Rakamlar ne olursa olsun, önemli olan halkın alım gücünün ne kadar korunduğu veya artırıldığıdır. Enflasyona göre kayda değer bir zam, gelir artışı sağlanması veya bu yönde kararlar alınması, geniş kitlelerin şimdiye kadarki yakınmalarını büyük ölçüde unutmaları sonucunu doğuracaktır. Yani, halk için önemli olan, cüzdanındaki paranın değer kaybetmemesi ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesidir. Hükümetin bu noktada alacağı adımlar, enflasyonla mücadele söyleminden daha çok, vatandaşın gerçek yaşam maliyeti üzerindeki etkileriyle değerlendirilecektir. Sosyal refahı artırıcı, alım gücünü destekleyici ve haksız fiyat artışlarını önleyici politikalar, enflasyonla mücadele kadar, hatta ondan daha fazla önem taşımaktadır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com