Enflasyon kağıt üzerinde, zamlar rafta

Rakamların Ötesinde Gerçekler: Türkiye Ekonomisinde Enflasyon, Yol ve Mutluluk Paradoksu

Ünlü Amerikalı düşünür ve yazar Ralph Waldo Emerson’ın, hayatın anlamı üzerine söylediği ve zamanın ötesine taşan derinlikte bir sözü vardır: “Mutluluk varılacak bir hedef değil, yolun ta kendisidir.” Bu söz, çoğu zaman hayatımızın farklı dönemlerinde karşımıza çıkarak bizlere anı yaşamın, süreçten keyif almanın ve hedeflere ulaşma arayışından ziyade yolculuğun kendisinin değerini hatırlatır. Mezuniyeti, işe girmeyi, maddi zenginliği, evliliği, çocuk sahibi olmayı veya herhangi bir beklentiyi erteleyerek mutluluğu bir sonraki adıma bağlama eğilimimiz, aslında Emerson’ın bu felsefesine tezat oluşturur. Çünkü gerçek mutluluk, genellikle o “bir sonraki” dediğimiz durakta değil, tam da içinde bulunduğumuz anda, yaşanan deneyimlerde ve atılan her adımda gizlidir. Bu felsefe, bireyin içsel huzuru ve yaşamdan alınan tatmin için kritik bir öneme sahiptir.

Ancak Türkiye ekonomisinin mevcut durumu ve bu durumun kamuoyuna sunuluş biçimi, bu evrensel mutluluk anlayışıyla keskin bir çelişki içindedir. Ülkemizde mutluluk, Emerson’ın dediği gibi bir yol olmaktan ziyade, belirli bir tarihe sabitlenmiş, o tarihte gerçekleşeceği varsayılan bir refah hayaline, uzak bir hedefe dönüşmüştür. Vatandaşa, içinde bulunulan zorlu ekonomik koşulların, gelecekteki parlak bir dönemece ulaşmak için katlanılması gereken geçici birer sınav olduğu sürekli olarak vurgulanır. Bu anlayışa göre, yolun kendisi, yani mevcut sıkıntılar ve fedakarlıklar, sanki sonuca ulaşıldığında tamamen unutulacak ve önemsizleşecek birer ayrıntı gibidir. “Sıkın dişinizi, üç yıl sonra, beş yıl sonra enflasyon şöyle olacak, böyle olacak, tek haneye inecek; emeklinin çilesi bitecek, sanayici ucuz ve bol krediye ulaşacak, yani herkes refaha kavuşacak…” gibi vaatler, bu tek boyutlu hedef odaklı bakış açısının tipik örnekleridir. Ne yazık ki, bu tür vaatlerin geçmişte ne kadar tuttuğu, ya da tutmadığı, ayrı bir tartışma konusudur. Ancak asıl sorgulanması gereken, bu hedeflere ulaşılsa dahi, arada geçen yılların, çekilen çilelerin ve feda edilen anların telafisi olup olmayacağıdır. Ekonomi yönetiminin sunduğu bu “sıkın dişinizi” politikası, halkın bugünkü yaşam kalitesini göz ardı ederek, sürekli olarak geleceğe referans veren bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım, vatandaşın sabrını zorlamakta ve günlük hayatın acı gerçekleriyle çelişmektedir.

Türkiye Ekonomisinde Rakamların Dili: %38, %33 ve Şaşırtıcı %165

Ekonomi yönetiminin odaklandığı ve kamuoyuna sıkça dile getirdiği “dezenflasyon süreci” içerisinde sunulan rakamlar, yüzeyde belli bir iyileşme tablosu çiziyor gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde vatandaşın günlük yaşamındaki gerçekleri yansıtmaktan uzak kalmaktadır. Bu durumu daha iyi anlamak için üç kritik sayıya odaklanalım: 38, 33 ve 165. İlk iki rakam, yıllık enflasyon oranlarındaki değişimi temsil ederken, üçüncüsü, vatandaşın cebinde ve alım gücünde yaşanan asıl erimeyi gözler önüne sermektedir. Bu üç rakam, Türkiye ekonomisinin karmaşık yapısını ve enflasyonla mücadelenin yüzeydeki ve derinlerdeki etkilerini açıklamak için kilit öneme sahiptir.

Yıllık Enflasyonda Gözlenen “İyileşme”: %38 ve %33

Haziran 2023’te, yeni ekonomi yönetiminin görevi devraldığı dönemde yıllık Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) artışı yüzde 38 seviyesindeydi. Geçtiğimiz aylarda açıklanan son verilere göre ise, Ekim 2023 itibarıyla bu oran yüzde 33’e gerilemiş durumdadır. Bu küsuratlar dikkate alınmadığında, yaklaşık dört aylık bir dönemde yıllık enflasyonun yüzde 38’den yüzde 33’e indiği görülmektedir. Eğer bazı çevrelerin savunduğu gibi, ekonomi yönetiminin baz alınması gereken başlangıç tarihi Mayıs 2023 olarak kabul edilirse, o durumda yıllık enflasyon yaklaşık yüzde 40’tan yüzde 33’e inmiş demektir. Her iki senaryoda da, toplamda 5 ila 7 puanlık bir iyileşmeden bahsediliyor. Bu düşüş, teorik olarak enflasyonun hızının yavaşladığını, yani dezenflasyon sürecinin başladığını gösterir. Ancak bu, fiyatların düştüğü anlamına gelmez; sadece fiyat artış hızının bir miktar azaldığını ifade eder. Yani, pahalılık devam etmekte, ancak daha yavaş bir tempoda artmaktadır.

TÜİK tarafından açıklanan bu oranların doğruluğu ya da hesaplama yöntemlerinin gerçeği ne kadar yansıttığı tartışmaları bir kenara bırakılsa bile, mevcut veriler ışığında bile, yıllık bazda kaydedilen bu düşüşün, vatandaşın hissettiği ekonomik baskıyı hafifletmekten çok uzak olduğu aşikardır. Yüzde 38’den yüzde 33’e inmek, kağıt üzerinde bir başarı gibi sunulsa da, bu oranın hala hedeflenen tek haneli rakamlardan çok uzakta olması ve yaşam maliyetinin artmaya devam etmesi gerçeğini değiştirmez. Vatandaş için önemli olan, bir önceki yıla göre yüzde 33 daha fazla ödediği fiyatlar karşısında, bu düşüşün günlük hayatına ne kadar olumlu yansıdığıdır ki, çoğu zaman bu yansıma hissedilmemektedir.

Gerçek Maliyet: %165’lik Kümülatif Enflasyon Şoku

İşte burada, Emerson’ın sözüne geri dönmek gerekiyor: Mutluluk bir hedef değil, yolun ta kendisidir. Eğer yüzde 38’den (ya da 40’tan) yüzde 33’e inmenin, büyük bir başarı ve mutluluğa ulaşmak olduğunu varsayarsak, bu süreçte çekilen eziyetin, yaşanan zorlukların göz ardı edilmesi büyük bir yanılgı olur. Peki, ekonomi yönetiminin göreve başladığı Haziran 2023’ten, son açıklanan Ekim 2023 verilerine kadar geçen sürede, vatandaşın cebindeki alım gücü ne kadar eridi? İşte yüzde 165 tam da bu sorunun acı cevabıdır! Yeni ekonomi yönetiminin işbaşında olduğu yaklaşık beş aylık dönemde, Tüketici Fiyat Endeksi tam yüzde 165,5 oranında artış göstermiştir.

Bu rakam, yıllık enflasyondaki düşüşün aslında bir aldatmaca olmasa da, vatandaşın günlük hayatındaki gerçek maliyeti nasıl gizlediğini ortaya koymaktadır. Yüzde 165’lik bir kümülatif artış, bir mal veya hizmetin fiyatının beş ay içinde iki buçuk kattan fazla arttığı anlamına gelir. Bu durum, emekliden asgari ücretliye, esnaftan sanayiciye kadar toplumun her kesiminde derin etkiler yaratır. Maaşlar, ücretler ve gelirler bu denli hızlı artmadığı için, vatandaşın alım gücü dramatik bir şekilde düşmüş, temel ihtiyaçlara ulaşım giderek zorlaşmıştır. Gıda, kira, ulaşım, enerji gibi kalemlerde yaşanan fahiş artışlar, hane bütçelerini altüst etmiş, pek çok ailenin yaşam standardını derinden sarsmıştır. Yüzde 165, yalnızca bir sayıdan ibaret olmayıp, milyonlarca insanın yaşam mücadelesinin, sıkıntılarının ve geleceğe dair kaygılarının somut bir göstergesidir. Bu artış, vatandaşın uzun zamandır biriktirdiği birikimlerinin değerini kaybetmesine, tasarruf yapma imkanının kalmamasına ve borç yükünün artmasına neden olmuştur.

Dezenflasyon Söylemi ve Halkın Ayaklarına Batan Dikenler

Ekonomi yönetiminin temel stratejisi, yıllık enflasyon oranlarındaki düşüşe odaklanarak, kamuoyunu “dezenflasyon sürecinin başarılı bir şekilde ilerlediği” konusunda ikna etmektir. Beklenti, vatandaşın yalnızca bir önceki yılın aynı ayına göre yaşanan değişime bakması ve bu değişimi bir başarı göstergesi olarak kabul etmesidir. “Müthiş, enflasyon nasıl da düşüyor!” nidalarıyla karşılanması beklenen bu durum, ne yazık ki halkın günlük hayatındaki gerçeklerle örtüşmemektedir. Dezenflasyonun tanımı gereği, enflasyon oranının düşmesi, fiyatların artmaya devam ettiği ancak bu artış hızının azaldığı anlamına gelir. Ancak bu teknik ayrım, pazarda, markette veya faturalarda karşılaşılan somut zamlar karşısında vatandaş için pek bir anlam ifade etmez.

Ekonomi yönetimi, bu stratejiyi uygularken ya şu gerçeğin tam olarak farkında değil ya da bu gerçeği bilinçli bir şekilde göz ardı etmeyi tercih etmektedir: Vatandaş, o “mutluluğa ulaşacağı” varsayılan yolu yürürken, ayaklarına sürekli dikenler batmaktadır! Fiyatların her ay yükselmeye devam etmesi, market raflarındaki etiketlerin sürekli değişmesi, faturaların katlanarak artması, bu dikenlerin somut tezahürleridir. Ayağı sürekli taşa takılan vatandaş, çoğu zaman sendeliyor, zaman zaman da yere kapaklanıyor; yaşam mücadelesi içinde ayakta kalmaya çalışırken bitkin düşüyor. Özellikle dar ve sabit gelirliler, bu dikenli yolda en çok zarar gören kesimi oluşturmaktadır.

Vatandaşın asıl ilgilendiği, yıllık enflasyon oranının gerileyip gerilememesi değil, her ay markete gittiğinde, cebinden çıkan paranın karşılığında ne alabildiğidir. Bir önceki aya göre fiyatların ne kadar arttığı, temel gıda maddelerine, kiraya, yakıta yapılan zamlar, vatandaşın gündemini belirleyen asıl unsurlardır. Yıllık yüzde 33 enflasyon demek, aslında bir yıl içinde fiyatların üçte bir oranında artmaya devam ettiği anlamına gelir. Ve bu artış, yüzde 165’lik kümülatif artışın üzerine eklenerek, alım gücündeki erimeyi daha da derinleştirmektedir. Bu nedenle, dezenflasyon söylemi ne kadar güçlü olursa olsun, vatandaşın yaşadığı gerçeklik, rakamların arkasına gizlenemeyecek kadar somut ve acıdır. Halkın hissettiği enflasyon ile açıklanan resmi enflasyon arasındaki bu makas, toplumsal güvensizliği ve ekonomik huzursuzluğu artırmaktadır.

Aa Haber Tablo 05112025

Sürdürülebilir Refah ve Gerçek Mutluluk İçin Ekonomi Politikaları

Ralph Waldo Emerson’ın “Mutluluk yolun kendisidir” sözü, sadece bireysel yaşamlarımız için değil, aynı zamanda bir ülkenin ekonomik refah ve toplumun genel mutluluğu için de yol gösterici olmalıdır. Türkiye ekonomisindeki mevcut durum, mutluluğu sürekli ertelenen, geleceğe atıfta bulunan bir hedefe dönüştürme eğilimini açıkça sergilemektedir. Ancak gerçek refah ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek, sadece belirli bir tarihteki düşük enflasyon veya yüksek büyüme hedeflerine ulaşmakla mümkün değildir. Bu hedeflere giden yolun, yani sürecin kendisinin, vatandaşlar için yaşanabilir, adil ve öngörülebilir olması gerekmektedir. Ekonomik politikalar belirlenirken, rakamların ardındaki insan hayatlarının ve günlük mücadelelerin göz ardı edilmemesi büyük önem taşımaktadır.

Ekonomi politikaları, sadece makroekonomik dengeyi sağlamayı değil, aynı zamanda halkın günlük yaşam kalitesini iyileştirmeyi, alım gücünü korumayı ve geleceğe dair umutları yeşertmeyi hedeflemelidir. Kısa vadeli çözümlerle veya yalnızca rakamsal iyileşmelerle değil, enflasyonla mücadelede kararlılık, yapısal reformlar ve toplumsal adaleti gözeten adımlarla ilerlemek, uzun vadeli refahın anahtarıdır. Vatandaşın ayaklarına batan dikenleri temizlemek, yoldaki engelleri kaldırmak ve ekonomik yolculuğu daha güvenli hale getirmek, “mutluluğa ulaşılacağı” varsayılan geleceği beklemekten çok daha elzemdir. İstikrarlı bir büyüme, adil bir gelir dağılımı ve şeffaf bir yönetim anlayışı, toplumsal güveni pekiştirecek ve ekonomik kalkınmanın temelini sağlamlaştıracaktır. Eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi temel kamu hizmetlerinin kalitesinin artırılması da, bu refah yolculuğunun vazgeçilmez bir parçasıdır.

Unutulmamalıdır ki, gerçek anlamda mutlu bir toplum, sadece gelecek vaatleriyle değil, içinde bulunduğu anda hissedilen güven, huzur ve ekonomik istikrarla oluşur. Ekonomik göstergelerdeki iyileşmelerin, vatandaşın cebine ve yaşam standardına doğrudan yansıdığı, hakkaniyetli bir düzen, hem Emerson’ın felsefesine uygun hem de sürdürülebilir bir geleceğin temelini oluşturacaktır. Türkiye ekonomisinin bu zorlu yolculuğunda, rakamların ardındaki insan hikayelerini görmek, çekilen eziyetleri anlamak ve politikaları bu gerçeklikler ışığında şekillendirmek, hepimizin ortak sorumluluğudur. Ancak bu şekilde, “mutluluk yolun ta kendisidir” anlayışı, Türkiye ekonomisi için de gerçek bir umut ışığı olabilir. Bu, sadece ekonomik bir başarı değil, aynı zamanda toplumsal bir barış ve refah inşası anlamına gelecektir. İnsanı merkeze alan, katılımcı ve kapsayıcı ekonomik politikalar, Türkiye’yi hem bugünde hem de gelecekte daha mutlu bir yola taşıyacaktır.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com