Türkiye Ekonomisinde Faiz Kararları: Merkez Bankası’nın Dezenflasyon Patikası ve Politika Faizi Değerlendirmesi
Türkiye ekonomisi, son dönemde yüksek enflasyon ve dalgalı finansal piyasalarla mücadele ederken, ekonomi politikaları tartışmalarının merkezinde para ve maliye politikaları yer almaktadır. Özellikle Merkez Bankası’nın (TCMB) aldığı kararlar, kamuoyunda geniş yankı bulmakta ve gelecek projeksiyonları açısından büyük önem taşımaktadır. Geçtiğimiz perşembe günü toplanan Para Politikası Kurulu (PPK), politika faizini yüzde 40,5’ten yüzde 39,5’e çekme kararı aldı. Bu karar, birçok ekonomist ve piyasa gözlemcisi tarafından farklı açılardan değerlendirilirken, bazıları bu indirimin gerekli olmadığını hatta mevcut koşullar altında riskli olabileceğini savundu.
Nitekim, faiz oranının sabit tutulması ya da sınırlı bir indirime gidilmesi arasında kısa vadede büyük bir fark olmasa da, Merkez Bankası’nın kendi belirlediği kriterler ışığında bu kararın neden tartışmalı olduğunu anlamak büyük önem taşımaktadır. Para politikası uygulayıcıları için alınan her kararın, kamuoyu ve piyasalar nezdindeki kredibilitesi, uzun vadeli hedeflerle tutarlılığı ve şeffaflığı elzemdir. Bu bağlamda, Merkez Bankası’nın bir önceki PPK toplantısında, yani 11 Eylül’de, aldığı kararı duyurmak için yayımladığı metinden kritik bir alıntıyı hatırlamakta fayda var. Metinde şöyle deniliyor: “Kurul politika faizine ilişkin atılacak adımları; enflasyon gerçekleşmelerini, ana eğilimini ve beklentilerini göz önünde bulundurarak ara hedeflerle uyumlu biçimde dezenflasyonun gerektirdiği sıkılığı sağlayacak şekilde belirleyecektir.” Bu ifade, Merkez Bankası’nın faiz kararlarını şekillendiren temel dinamikleri açıkça ortaya koymaktadır: enflasyonun mevcut durumu, geleceğe yönelik seyri ve piyasa aktörlerinin beklentileri. Dolayısıyla, alınan son faiz indirim kararının bu üç temel unsurla ne derece uyumlu olduğunu detaylı bir şekilde incelemek, politika duruşunu anlamak açısından kritik olacaktır.
Merkez Bankası’nın Kriterleri ve Dezenflasyon Patikası
Merkez Bankası’nın kendi belirlediği bu üç unsur, para politikası kararlarının temel dayanağını oluşturmaktadır. Bu unsurlar, sadece güncel ekonomik durumu değil, aynı zamanda gelecekteki enflasyon görünümünü de şekillendiren kritik göstergelerdir. Şimdi, bu üç unsuru tek tek ele alarak, son faiz indirimi kararının bu kriterlerle ne derece örtüştüğünü analiz edelim.
1. Enflasyon Gerçekleşmeleri: 2026 Hedefinden Uzak Bir Tablo
Faiz kararlarını etkileyen ilk ve en somut unsur, mevcut enflasyon gerçekleşmeleridir. Merkez Bankası, para politikası hedeflerini belirlerken, orta vadede enflasyonu belirli bir seviyeye düşürmeyi amaçlar. Türkiye için bu hedef, 2026 sonuna kadar enflasyonun belirli bir patikada seyretmesini sağlamaktır. Ancak, son dönemdeki veriler, bu patikadan sapmalar olduğunu açıkça göstermektedir. Özellikle son üç aydaki enflasyon gerçekleşmeleri, hedeflenen dezenflasyon süreciyle uyumlu olmaktan oldukça uzaktır.
Gerçekleşen enflasyon rakamları, hanelerin ve işletmelerin alım gücünü doğrudan etkilemekle kalmaz, aynı zamanda geleceğe yönelik fiyatlama davranışlarını da şekillendirir. Yüksek enflasyonun devam etmesi, ekonomik belirsizliği artırır, yatırımları olumsuz etkiler ve genel ekonomik büyümeyi sekteye uğratır. Yapılan çalışmalar, ekim ayında aylık enflasyonun yüzde 3 civarında gerçekleşebileceğine işaret etmektedir. Bu durum gerçekleşirse, yıllık enflasyonun son dört aydır yüzde 33 seviyelerinde takılıp kalması riskiyle karşı karşıya kalırız. Enflasyonun bu seviyede uzun süre kalması veya beklenen düşüşü göstermemesi, Merkez Bankası’nın fiyat istikrarı hedefini ulaşılmaz kılabilir. Dolayısıyla, enflasyon gerçekleşmeleri tarafında istenen ilerlemenin sağlanamadığı bir ortamda, politika faizinde indirime gitmek, dezenflasyon sürecine olan inancı zayıflatabilir ve piyasada yanlış sinyaller oluşturabilir.
2. Enflasyonun Ana Eğilimi: Yükselen Riskler
Faiz kararlarını şekillendiren ikinci önemli unsur, “enflasyonun ana eğilimi”dir. Manşet enflasyon zaman zaman geçici faktörlerden etkilenebilse de, ana eğilim, enflasyonun temel dinamiklerini, yani daha kalıcı ve yapısal unsurlardan kaynaklanan baskıları yansıtır. Merkez Bankası, bu eğilimi çeşitli çekirdek enflasyon göstergeleri ve diğer metodolojilerle yakından takip eder. Enflasyonun ana eğiliminin yükselişi, fiyat artışlarının daha geniş bir tabana yayıldığını, yani enflasyonist baskıların sadece belirli kalemlerle sınırlı kalmayıp ekonominin geneline yayıldığını gösterir.
Merkez Bankası’nın 6 Ekim’de yayımladığı ‘Aylık Fiyat Gelişmeleri’ raporunun üçüncü paragrafında yer alan şu ifadeler, bu konuda önemli bir tespit sunmaktadır: “TCMB bünyesinde takip edilen göstergeler, eylül ayında enflasyonun ana eğiliminin aylık bazda yükseldiğine, üç aylık ortalamalar bazında ise daha sınırlı bir artış kaydettiğine işaret etmektedir.” Bu ifade, Merkez Bankası’nın kendisinin de ikinci unsurun, yani enflasyonun ana eğiliminin olumsuz yönde seyrettiğini saptadığını ortaya koymaktadır. Aylık bazda yükselen bir ana eğilim, gelecekteki enflasyon görünümü açısından ciddi bir uyarı işaretidir. Üstelik, ekim enflasyonunun beklendiği gibi yüzde 3 düzeyinde gerçekleşmesi durumunda, ana eğilimdeki bu bozulmanın devam etmesi kuvvetle muhtemeldir. Böyle bir ortamda, politika faizinde gevşemeye gitmek, ana eğilimdeki yükselişi daha da besleyebilir ve dezenflasyon çabalarını baltalayabilir.
3. Enflasyon Beklentileri: Karışık Sinyaller ve Belirgin Riskler
Faiz kararlarını etkileyen üçüncü ve belki de en dinamik unsur, “beklentiler”dir. Enflasyon beklentileri, ekonomideki tüm aktörlerin (hanehalkı, reel sektör, finans piyasaları) gelecekteki fiyat seviyelerine ilişkin öngörülerini ifade eder. Bu beklentiler, şirketlerin fiyatlama davranışlarını, çalışanların ücret taleplerini ve tüketicilerin harcama kararlarını doğrudan etkileyerek, bir nevi “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” işlevi görür. Yüksek ve istikrarsız beklentiler, enflasyonu düşürme çabalarını önemli ölçüde zorlaştırır.
Piyasa katılımcılarının ekim ayında (her vadede) ilerisi için bekledikleri enflasyonun yükseldiğini biliyoruz. Bu durum, piyasanın dezenflasyon sürecine olan inancının henüz tam olarak pekişmediğini göstermektedir. Öte yandan, hanehalkının ve reel sektörün eylülde oluşturdukları bekleyişlerde bir miktar iyileşme gözlenmiştir. Ancak bu iyileşme, beklenen hedeflerin hala oldukça üzerinde seyretmektedir. Özellikle reel sektörün bekleyişleri, büyük şirketlerin fiyat belirleme güçleri nedeniyle büyük önem taşır. Reel kesimin eylül ayında bir yıl sonrası için beklediği enflasyon düzeyi düşmüş olmakla birlikte, hala oldukça yüksek seyretmektedir: yüzde 36,8. Bu seviye, enflasyonun hedeflenen patikaya yakınsaması için ciddi bir engel teşkil etmektedir. Muhtemelen, hanehalkının ve reel kesimin ekim ayında oluşturdukları bekleyişler yayımlandığında, onlarda da bozulma olduğunu gözlemleyeceğiz. Dolayısıyla, enflasyon beklentileri tarafında da, Merkez Bankası’nın sıkılaşma ve dezenflasyon hedefleriyle tam anlamıyla uyumlu olmayan bir tablo söz konusudur.
Merkez Bankası’nın Kendi Değerlendirmesiyle Faiz Kararının Çelişkisi
Yukarıda detaylandırdığımız gibi, Merkez Bankası’nın Eylül PPK metninde faiz kararları açısından belirleyici olduğunu ifade ettiği ilk iki unsurdaki gelişmeler (enflasyon gerçekleşmeleri ve ana eğilim) açık biçimde olumsuz yönde seyretmektedir. Üçüncü unsur olan beklentiler ise “eh işte” şeklinde, yani kısmen iyileşme gösterse de hala yüksek ve riskli bir seviyededir. Bu tablo, politika faizinin düşürülmesi yerine sabit tutulması veya hatta artırılması gerektiğini düşündüren güçlü sinyaller içermektedir.
Merkez Bankası’nın son karar metninin ikinci paragrafındaki kendi değerlendirmeleri de bu görüşü destekler niteliktedir. Metinde şöyle deniliyor: “Enflasyonun ana eğilimi eylül ayında yükselmiştir. Son döneme ait veriler talep koşullarının dezenflasyonist düzeyde olduğuna ancak dezenflasyon sürecinin yavaşladığına işaret etmektedir. Başta gıda olmak üzere son dönem fiyat gelişmelerinin enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışları kanalıyla dezenflasyon süreci üzerinde oluşturduğu riskler belirginleşmiştir.” Bu açıklama, Merkez Bankası’nın da üç temel kriterdeki olumsuz gidişatın farkında olduğunu göstermektedir. Özellikle enflasyonun ana eğilimindeki yükselişin tespiti, dezenflasyon sürecinin yavaşladığına dair uyarı ve beklentiler üzerindeki risklerin belirginleşmesi vurgusu, faiz indirimini destekleyen argümanları zayıflatmaktadır.
Faiz İndirimi Kararının Eleştirel Analizi ve Gelecek Projeksiyonları
Yukarıdaki analiz ışığında, politika faizinin düşürülmemesi gerektiği kanısı daha da güçlenmektedir. Elbette, bu gelişmelere rağmen “sınırlı bir indirime gidildi” şeklinde bir savunma yapılabilir. Ancak, para politikasında kredibilite ve tutarlılık, en az faiz oranının kendisi kadar önemlidir. Göstergeler olumsuz yönde seyrederken atılan bir faiz indirim adımı, piyasanın dezenflasyon sürecine olan inancını sarsabilir ve beklentileri daha da bozabilir. Bu durum, gelecekte enflasyonla mücadelede daha maliyetli ve radikal adımlar atılmasını gerektirebilir.
Uygulanmakta olan ekonomi programının eksikliklerinin giderilmesi yönünde doyurucu adımlar atılmadıkça, sadece para politikası araçlarıyla enflasyonu kalıcı olarak düşürmek zorlu bir mücadele olacaktır. Para politikası, enflasyonla mücadelede önemli bir araç olmakla birlikte, tek başına yeterli değildir. Maliye politikası, yapısal reformlar, beklentileri yönetme ve piyasa güvenini tesis etme gibi unsurların da eş güdümlü ve kararlı bir şekilde devreye sokulması gerekmektedir. Ekonominin temel dengelerinde kalıcı iyileşmeler sağlanmadıkça, enflasyonun 2026 sonunda yüzde 25 civarında kalmasına ‘sevinmek’ zorunda kalınabilir ki bu, Türkiye’nin potansiyelinin ve hedeflemesi gereken fiyat istikrarı seviyesinin oldukça üzerinde bir rakamdır. Uzun vadeli ve sürdürülebilir bir büyüme için kalıcı fiyat istikrarı elzemdir ve bu da ancak kapsamlı ve tutarlı bir ekonomi programı ile sağlanabilir.
Kaynak: ekonomim.com