Vatandaş İnanmadan Enflasyon Düşmez

Türkiye’nin Enflasyonla Mücadelesi: Güven Krizi ve Ekonomik Gerçekler

Türkiye ekonomisi, iki yılı aşkın bir süredir uygulandığı belirtilen dezenflasyon programına rağmen, enflasyonla mücadelesinde istenen seviyeye bir türlü ulaşamıyor. Resmi açıklamalar ve alınan önlemler, vatandaşın günlük hayatında hissettiği fiyat artışlarıyla örtüşmeyince, ekonomik politikaların etkinliği ve geleceğe dair beklentiler üzerine önemli soru işaretleri doğuyor. Bu durum, sadece ekonomik verilerin ötesinde, toplumun ekonomi yönetimine olan güvenini de derinden etkiliyor. Enflasyonun inatçı karakteri, ekonominin temel dinamiklerinde köklü sorunlar olduğunu ve bu sorunlara yönelik çözümlerin ya yetersiz kaldığını ya da doğru şekilde uygulanamadığını gösteriyor.

Peki, bu inatçı enflasyonun ardındaki temel eksiklikler nelerdir? Aslında bu sorunun cevabını, enflasyonla sözüm ona mücadele eden kurumların yetkilileri en iyi biliyor olabilir. Ancak ne yazık ki, bu konuda atılması gereken cesur adımlar ya atılmıyor ya da atılamıyor. Bu pasiflik veya yetersizlik hali, ekonomik istikrarın sağlanmasının önündeki en büyük engellerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Hükümetin ve ilgili ekonomik kurumların, enflasyonla mücadeledeki kararlılığının somut adımlarla desteklenmemesi, vatandaşın ekonomiye olan inancını her geçen gün daha da zayıflatıyor.

Ekonomik Yönetimin “Işıkları Yanıyor mu?”: Gerçek Faaliyetin Peşinde

Geçmişte gazetelerin istihbarat şefleri, genç muhabirleri gece yarıları Genelkurmay Başkanlığı’nın civarına göndererek “Bak bakalım ışıklar yanıyor mu?” diye sorarmış. Amaç, eğer ışıklar yanıyorsa askeri bir hareketlilik olabileceğini yorumlamakmış. Pek gerçekçi olmasa da, medya dünyasında gülünerek anlatılan bir anekdostur bu. Bu anekdot, bir kurumun faaliyetlerinin dışarıdan gözlemlenmesi ve yorumlanması geleneğini ortaya koyar.

Günümüzde ise bu anekdotun ekonomik versiyonu akıllara geliyor. İstihbarat şefleri, genç ekonomi muhabirlerini belki de Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası’nın çevresine gönderiyor, “Bak bakalım ışıklar yanıyor mu, bir faaliyet var mı?” diye soruyordur. Varsayıma göre, eğer ışıklar yanıyorsa, bu, enflasyonla mücadeleye ağırlık verildiği ve yeni adımların yolda olduğu anlamına gelir. Bu metafor, ekonomi yönetiminin gerçekten aktif olup olmadığını, somut ve etkili adımlar atıp atmadığını sorgulamanın bir yolu olarak karşımıza çıkıyor. Ancak bu modern “ışık kontrolü,” ne yazık ki, her zaman beklenen somut sonuçları işaret etmiyor; zira yanan ışıklar her zaman doğru ve yeterli stratejilerin uygulandığı anlamına gelmeyebilir.

Bu durum, rahmetli annemin çocukken bana sürekli tekrarladığı “İcat çıkarma!” uyarısını hatırlatıyor. Ekonomi yönetimimiz de zora düştüğünde, kalıcı çözümler yerine günü kurtarmaya yönelik “icatlar” üretebiliyor. Bu icatların en bilinen ve tartışılan örneklerinden biri de şüphesiz Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasıdır. Bu tür icatlar, çoğu zaman kısa vadeli bir rahatlama sağlasa da, uzun vadede ekonomiye daha büyük yükler getirerek sorunları daha da derinleştirebiliyor.

KKM: Günü Kurtaran “İcat” ve Ağır Ekonomik Yükü

KKM gibi kısa vadeli rahatlama sağlama amacı güden bu tür “icatlar,” ne yazık ki, orta ve uzun vadede ekonomiye çok ağır yükler getiriyor. Sadece kâğıt üzerinde değil, bütçelerden ödenen trilyonlarca lirayı aşan bir maliyetle karşı karşıyayız. Bu uygulama, döviz kurundaki oynaklığı azaltmak ve TL mevduatları cazip hale getirmek amacıyla hayata geçirilmiş olsa da, döviz kurundaki artışlar nedeniyle devletin kasasından milyarlarca liralık ödemeler yapılmasına yol açtı. İddialara göre, bu trilyonluk yükün fikir babası, halen cezaevinde olan ve maalesef cebimizdeki en büyük banknotta imzası bulunan bir şahıs. Böylesine makbul(!), ancak ekonomi üzerinde derin izler bırakan kararların altında kimlerin imzası olursa olsun, faturasını ödeyen daima vatandaş oluyor. KKM’nin getirdiği maliyet, vergi gelirlerinin önemli bir kısmını oluştururken, bu durum kamu hizmetlerine ayrılan kaynakları da kısıtlıyor.

Bu durum, sadece KKM ile sınırlı kalmayıp, geçmişte uygulanan ve yapısal sorunlara çare olmaktan uzak, geçici rahatlama sağlayan birçok başka politikayı da akıllara getiriyor. Ekonomide kalıcı istikrarı sağlamak yerine, adeta bir yangın söndürme ekibi gibi sürekli acil durumlara müdahale eden bir yaklaşım sergileniyor. Oysa enflasyonla mücadele, bir kerelik tedbirlerle değil, kararlı, tutarlı, şeffaf ve uzun soluklu bir stratejiyle mümkün olabilir. Kısa vadeli çözümler, genellikle sorunları halının altına süpürmekle eşdeğer olup, uzun vadede daha büyük ve karmaşık problemler yaratmaktadır. Türkiye ekonomisinin bu kısır döngüden çıkabilmesi için, günü kurtaran yaklaşımlar yerine, geleceği inşa eden yapısal reformlara odaklanması elzemdir.

Vatandaşın Gözü Cebinde: Güven Uçurumu ve Gerçek Enflasyon

Yeniden dönelim şu ışık meselesine… “Maliye ve Merkez Bankası’nın ışıkları yanıyor mu, yeni önlemler geliyor mu, enflasyon düşecek mi?” gibi sorular kamuoyunda sıklıkla dile getirilse de, vatandaşın gerçekte baktığı yer bambaşka. Vatandaş, hiçbir kurumun ışığına veya açıklanan verilere değil, doğrudan kendi cebine, cüzdanına ve market raflarındaki fiyat etiketlerine bakıyor. Onun için gerçek enflasyon, alışveriş sepetinin ay sonundaki toplam maliyetinde saklıdır. Bu durum, resmi veriler ile günlük yaşam deneyimi arasındaki uçurumu net bir şekilde ortaya koyuyor.

Gelinen noktada, öyle bir durum oluştu ki, gerçek anlamda bir gerileme olsa dahi vatandaşın bu oranlara inanması, yapılan resmi açıklamalara güven duyması artık neredeyse imkânsız hale geldi. Yüksek enflasyon deneyimi, geçmişteki yanıltıcı açıklamalar ve beklentilerin sürekli aşılması, kamuoyunda derin bir güvensizlik yarattı. Vatandaş, açıklanan enflasyon oranı ne olursa olsun, buna inanmakta güçlük çekiyor ve genellikle kendi yaşadığı enflasyonun çok daha yüksek olduğunu düşünüyor. Bu güven erozyonu, sadece ekonomik politikaların etkinliğini değil, aynı zamanda hükümetin genel itibarını da olumsuz etkiliyor.

Ekonomi yönetimi ne söylerse söylesin, enflasyonu düşürmek için ne tür önlemler alınırsa alınsın, vatandaş bunların işe yarayacağına dair inancını büyük ölçüde yitirmiş durumda. Vatandaşın ne düşündüğünü anlamak için öyle ayrıntılı ve maliyetli saha çalışmaları yapmaya da gerek yok. Zira, vatandaşın düşünceleri her ay net bir şekilde dile getiriliyor ve bu düşünceler, TÜİK ve Merkez Bankası gibi kurumlara düzenli olarak iletiliyor. Bahsettiğimiz şey, piyasa katılımcıları ve reel sektörün değil, doğrudan vatandaşın bir yıl sonrası için açıkladığı enflasyon beklentileridir. Bu beklentiler, sadece bir anket sonucu olmaktan öte, toplumun genel ekonomik ruh halini ve geleceğe dair karamsarlığını yansıtan önemli bir barometredir.

Nitekim, vatandaşın bir yıl sonrası, yani örneğin Ekim 2026 için enflasyon beklentisi yeniden yüzde 54’ün üzerine çıkmış durumda. Bu rakam, tek başına bile, enflasyonla mücadeledeki güvensizlik uçurumunun boyutunu gözler önüne seriyor. Piyasa katılımcılarının beklentisi bir miktar artarken, reel sektörün beklentisi ise azaldı. Ancak asıl dikkat çekici olan, hanehalkının geleceğe dair karamsar tablosudur. Bu yüksek beklentiler, tüketicilerin harcama ve yatırım kararlarını olumsuz etkileyerek, enflasyonist döngüyü daha da pekiştiriyor.

Elbette, vatandaşın yıllık yüzde 54’lük enflasyon beklentisi yüksek bir oran olarak kabul edilebilir. Ancak Merkez Bankası’nın çok daha önce açıkladığı bir rapor, vatandaşın enflasyon beklentilerini dile getirirken içinde bulunduğu koşullardan — ki burada kastedilen büyük ölçüde günlük yaşamında deneyimlediği fiili enflasyondur — ne denli etkilendiğini ortaya koyuyor. Dolayısıyla, bir yıl sonrası için yüzde 54 enflasyon beklediğini söyleyen vatandaş, aslında örtülü bir biçimde “Şu anda yaşadığım enflasyon oranı yüzde 54 veya daha fazlası” demektedir. Bu da açıklanan resmi oranlara olan inancın ne denli zayıf olduğunu bir kez daha kanıtlıyor ve ekonomi yönetiminin, vatandaşın algısıyla uzlaşmakta ne kadar zorlandığını gösteriyor.

Peki, vatandaşı enflasyonun düşeceğine ikna edemeden, sadece yukarıdan alınan kararlarla enflasyonu düşürmek mümkün müdür? “Neden olmasın!” diyen, böyle bir ihtimale inanan varsa, buyursun yapsın! Ancak ekonomik teoriler ve pratik uygulamalar, beklentilerin enflasyon dinamikleri üzerindeki belirleyici etkisini açıkça göstermektedir. Güvensizlik ortamında atılan her adım, istenen etkiyi yaratmakta zorlanacak, hatta bazen ters tepebilecektir. Enflasyonla mücadelede psikolojik faktörler, teknik tedbirler kadar, hatta bazen daha da önemlidir.

Dolayısıyla, enflasyonu düşürmek uğruna ardı ardına yeni önlemler almak yerine, siyaset ve ekonomi yönetiminin öncelikle vatandaşın beklentilerini iyileştirecek yönde adımlar atması, daha doğrusu biraz olsun aynaya bakıp kendi hatalarını görmesi daha doğru bir yaklaşım olmaz mı? Güven inşa edilmeden, kalıcı başarılar elde etmek mümkün değildir. Bu, sadece teknik bir sorun olmaktan öte, aynı zamanda bir iletişim, şeffaflık ve itibar sorunudur. Vatandaşın güvenini yeniden tesis etmek, enflasyonla mücadelede atılacak en önemli adımlardan biri olacaktır.

İnatçı Yıllık Enflasyon: Yüzde 30’larda Takılı Kalmak ve Gerçeklerin Göz Ardı Edilmesi

Ekim ayındaki fiyat artışının ne kadar olduğunu, bu yazıyı okuduğunuz ana kadar büyük ihtimalle öğrenmiş olacaksınız. Ekim ayında, ister yıllık oranı eylül ayındaki düzeyin altına çekecek şekilde yüzde 2,88’in altında bir artış gelmiş olsun, ister yüzde 3’ün üzerinde bir oran açıklanmış olsun; ülkenin temel enflasyon sorunu maalesef bitmeyecektir. Zira aylık küçük oynamalar, yıllık bazdaki devasa tablonun üzerini örtmeye yetmiyor.

Dile getirilen en düşük aylık oran bile, aslında bu konuda ne kadar büyük bir sorun olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Varsayalım ki, (olmaz ya) ekim ayındaki aylık artış yüzde 2 geldi. Aylık yüzde 2 dolayındaki bir artış karşısında, ekonomi yönetimi muhtemelen demeç üstüne demeç vererek “Ne kadar başarılıyız!” diye övünecektir. Ancak bu söylemi dile getirenler, Batı ekonomilerinde bırakın aylık, yıllık bazda bile yüzde 2-3 enflasyon yaşandığında, o ekonomileri yönetenlerin ne yapacaklarını şaşırdıklarını, hatta büyük bir mahcubiyet duyduklarını elbette biliyor olmalılar. Gelişmiş ülkelerde, enflasyon hedefinin küçük sapmaları bile büyük bir kriz olarak algılanırken, Türkiye’de çok daha yüksek oranlar “başarı” olarak sunulabiliyor.

Rahmetli Güngör Uras hocamız aramızda olsaydı, bu durum karşısında belki de “Ama burası Türkiye abicim” der ve Türkiye’de böyle bir durum karşısında kimsenin pek de mahcubiyet duymayacağını kendi esprili üslubuyla ifade ederdi. Bu, Türkiye’ye özgü bir durum gibi görünse de, aslında ciddiye alınması gereken bir kültür ve hesap verebilirlik problemidir. Ekonomi yönetiminin sorumluluk almaktan kaçınması veya başarısızlıkları farklı gerekçelerle açıklaması, genel güven iklimini daha da bozuyor.

Dolayısıyla, bugün açıklanacak ekim ayı oranı yüzde 1 gelmiş, 2 gelmiş veya 3 gelmiş; kısa vadeli bu rakamların tek başına pek bir önemi yoktur. Asıl bakılması gereken ve sorgulanması gereken gerçekler şunlardır:

  • Yıllık enflasyon hâlâ ve hâlâ yüzde 30’larda mı? Evet, ne yazık ki öyle! Bu oran, dünya ortalamasının ve benzer gelişmekte olan ülkelerin çok üzerinde seyrediyor.
  • Yıllık enflasyon, iki yılı aşkın süredir yüzde 30’ların altına indirilemedi mi? Evet, bu kritik eşiğin altına bir türlü inilemedi! Bu durum, uygulanan politikaların yetersizliğini açıkça gözler önüne seriyor.
  • Ve bu ülkede iki yılı aşkın süredir “dezenflasyon programı” uygulanıyor mu? Görünürde öyle, evet, uygulanıyor olarak lanse ediliyor! Ancak programın adı var, cismi yokmuş gibi bir algı oluşuyor.

İki buçuk yıl kadar önce enflasyonu yüzde 38 gibi yüksek bir seviyeden devralıp, bugün ancak yüzde 33’lere getirebilmek ve ardından bunu büyük bir başarı hikayesi olarak sunmak, vatandaşın algısıyla örtüşmeyen, hatta alay eder nitelikte bir durumdur. Kim bilir, belki de bu duruma karşı şöyle bir savunma geliştirilmiştir: “Siz bir de dezenflasyon programı uygulanmamış olsaydı neler neler olurdu, onu düşünün; enflasyon nerelere giderdi, ooooo!” Yani, vatandaşın mevcut duruma bile şükretmesi mi bekleniyor? İyi de, zaten pek çok vatandaş, sessizce de olsa buna şükrediyor ve başka çaresi olmadığını hissediyor. Ancak bir ekonomi yönetiminin görevi, vatandaşın “şükretmesini” sağlamak değil, refahını artırmaktır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin enflasyonla mücadelesi, sadece teknik ekonomik tedbirlerden ibaret değil; aynı zamanda kamuoyunun güvenini yeniden kazanma, beklentileri doğru yönetme ve şeffaflıkla hareket etme mücadelesidir. Mevcut “icatlar” ve “ışıkların yanıp yanmaması” tartışmaları yerine, köklü yapısal reformlara odaklanılması ve vatandaşın cebindeki gerçeklere kulak verilmesi, kalıcı istikrarın anahtarı olacaktır. Aksi takdirde, enflasyon sarmalı her geçen gün daha da derinleşecek ve Türkiye ekonomisi, hak ettiği istikrarlı büyüme patikasından uzak kalacaktır.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com