Bellekler

Türkiye’nin Ekonomik Dönüşüm Yolculuğu: Düşük Ücret Tuzağından Yüksek Katma Değere Geçiş

Türkiye ekonomisi, uzun süredir gündemini meşgul eden önemli bir dönüm noktasında bulunmaktadır. Düşük iş gücü maliyetlerine ve yüksek döviz kuruna bağımlı hale gelmiş sektörlerden kademeli olarak kurtulma zorunluluğu, ülkenin ekonomik geleceği için stratejik bir öneme sahiptir. Bu dönüşüm süreci, ne yazık ki bazı durumlarda kendiliğinden ve plansız bir şekilde gerçekleşmekte, bu da beraberinde ciddi istihdam kayıpları ve sosyal sıkıntılar getirmektedir. Ekonomik büyüme rakamlarına odaklanırken, bu büyümenin niteliğini, nasıl sağlandığını ve elde edilen refahın toplumun tüm kesimlerine adil bir şekilde dağılıp dağılmadığını göz ardı etmek, ekonomik bir ezberin tekrarından öteye gidemez. Sürdürülebilir ve kapsayıcı bir kalkınma modeli için, büyüme rakamlarının ötesine geçerek derinlemesine bir analiz yapmak ve yapısal reformlara odaklanmak elzemdir.

Büyümenin Niteliği ve Ekonomik Ezberler

Ekonomik büyüme, her ülkenin temel hedeflerinden biri olmakla birlikte, sadece sayısal verilere odaklanmak yanıltıcı olabilir. Bir ekonominin gerçekten sağlıklı olup olmadığını anlamak için, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) artış oranlarının yanı sıra, bu büyümenin hangi sektörlerden geldiği, katma değer yaratma kapasitesi, teknoloji seviyesi ve en önemlisi, elde edilen gelirin toplumun farklı kesimlerine nasıl dağıldığı gibi faktörlere bakmak gerekir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, düşük ücretli iş gücüne dayalı üretim ve yüksek kur avantajı ile rekabet eden sektörlerin hakimiyeti, kısa vadede büyüme rakamlarını olumlu etkilese de, uzun vadede ülkeyi bir orta gelir tuzağına sürükleyebilir. Bu tür bir büyüme, işçilerin yaşam standartlarını yükseltmekte yetersiz kalırken, ülke ekonomisinin küresel değer zincirlerinde daha yukarıya tırmanmasını da engeller. Dolayısıyla, salt büyümeye odaklanmak yerine, “nitelikli büyüme” kavramına öncelik vermek, yani yüksek katma değerli, teknoloji yoğun, çevre dostu ve adil gelir dağılımını destekleyen bir büyüme modelini benimsemek stratejik bir zorunluluktur.

Türkiye’nin Büyüme Performansı: Veriler Ne Anlatıyor?

Türkiye ekonomisinin son yıllardaki büyüme performansı, çeşitli uluslararası karşılaştırmalarla değerlendirildiğinde dikkat çekici sonuçlar ortaya koymaktadır. Özellikle G20 ülkeleri ve bazı Latin Amerika ülkeleriyle kıyaslandığında, Türkiye’nin büyüme dinamikleri belirli dönemlerde oldukça güçlü seyretmiştir.

Reel GSYH Büyümesi: Son 45 Yılın Panoraması

Aşağıda yer alan veriler, farklı zaman dilimlerinde ülkelerin reel GSYH değerlerinin ne denli arttığını gösteren bir endeks sunmaktadır. Özellikle G20 grubundaki gelişmekte olan ülkelerle birlikte Kore (artık gelişmiş ülke statüsünde), Kolombiya, Şili, Uruguay ve Polonya gibi ülkelerin performansları incelenmiştir. Eğer 1979, 1999 ve 2009 reel GSYH değerleri 100 kabul edilirse, bu tarihlerden 2024’e kadar gerçekleşen büyüme oranları, ülkelerin GSYH değerlerini hangi düzeye taşıdığını net bir şekilde ortaya koyar.

  • Son 45 Yılda (1979=100): Bu dönemde Çin’in büyüme hızı eşsizdir; GSYH’sini tam 46,9 katına çıkarmıştır. Onu Hindistan, Kore, Endonezya ve Türkiye izlemektedir. 2024 itibarıyla Türkiye’nin GSYH’si, 1979 yılındaki seviyesinin 7,4 katına ulaşmıştır. Bu veri, Türkiye’nin uzun soluklu bir büyüme trendi içinde olduğunu göstermektedir.
  • Son 25 Yılda (1999=100): Daha yakın bir döneme bakıldığında, Türkiye’nin performansı daha da belirginleşmektedir. Bu zaman diliminde Türkiye, GSYH’sini 3,35 katına çıkararak sıralamada üçüncü sıraya yükselmiştir. Bu, özellikle 2000’li yılların başından itibaren uygulanan ekonomik politikaların büyümeye olan etkisini yansıtmaktadır.
  • Son 15 Yılda (2009=100): Küresel finansal krizin etkilerinin görüldüğü 2009 sonrası döneme odaklandığımızda ise Türkiye yine üçüncü sırada yer almaktadır. 2009’daki GSYH’mizi 2,3 katına çıkarmış olmamız, küresel çalkantılara rağmen büyüme ivmesini koruyabildiğimizi göstermektedir.

Bu veriler ışığında, Türkiye’nin Latin Amerika ülkeleri ve hatta çoğu G20 ülkesi ile karşılaştırıldığında genel büyüme performansının oldukça iyi olduğu söylenebilir. Ancak, sadece bu genel büyüme rakamlarına bakmak, resmin tamamını anlamak için yeterli değildir.

Kişi Başı Gelirde Durum: Satın Alma Gücü Paritesi ile Karşılaştırma

Ekonomik refahın daha doğru bir göstergesi olan satın alma gücü paritesi (PPP) ile ölçülen kişi başına GSYH değerleri, ülkeler arasındaki yaşam standartlarını daha anlamlı bir şekilde karşılaştırmamıza olanak tanır. Aynı ülkeler ve aynı dönemler için yapılan bu karşılaştırma, 2024 itibarıyla kişi başına gelir açısından farklı bir tablo çizmektedir:

  • 2024 Kişi Başı Gelir Sıralaması: Kore, açık ara en yüksek kişi başına gelire sahip ülke olarak öne çıkmaktadır. Onu Polonya ve Rusya izlemektedir. Türkiye bu sıralamada dördüncü sırada yer almaktadır. Bu durum, Türkiye’nin toplam GSYH büyümesindeki başarısının, kişi başına düşen refah açısından da belli bir seviyeye ulaştığını göstermektedir.
  • 1980’den Bu Yana Kişi Başı Gelir Artışı: Tablonun son sütunu, 1980’deki kişi başına gelir düzeyine kıyasla, 2024’teki kişi başına gelir düzeyinin kaç katına çıktığını göstermektedir. Bu ölçüte göre, Çin 30,5 katlık muazzam bir artışla açık ara lider konumdadır. Onu Kore ve Hindistan takip etmektedir. Türkiye ise bu listede dördüncü sırayı alarak, kişi başına gelirini 1980’deki düzeyinin 3,9 katına yükseltmiştir. Bu artış oranı da Türkiye’nin ekonomik gelişiminin önemli bir göstergesidir.

Yukarıdaki veriler, Türkiye’nin küresel ve bölgesel rakiplerine kıyasla kayda değer bir büyüme performansı sergilediğini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak bu olumlu tablonun ardında, ülkenin iç dinamiklerinde önemli bir çelişki yatmaktadır.

Büyüme Paradoksu: Yoksulluk ve Ücretler

Türkiye’nin gösterdiği yüksek büyüme rakamları, ilk bakışta her şeyin yolunda gittiği izlenimini verse de, ne yazık ki bu büyümenin meyveleri toplumun her kesimine eşit veya yeterli düzeyde ulaşmamaktadır. Ülkedeki gelir dağılımı adaletsizliği ve düşük ücret politikaları, bu büyümenin sunduğu refahın geniş kitleler tarafından hissedilmesini engellemektedir. Bu durum, Türkiye’yi ciddi bir ekonomik paradoksun içine sokmaktadır.

Bugün Türkiye’de çalışan kesimin neredeyse yarısı asgari ücretle geçimini sağlamaya çalışmaktadır. Asgari ücretin biraz altında veya üstünde gelir elde edenler de hesaba katıldığında, çalışan nüfusun önemli bir kısmının düşük ücretlerle yaşam mücadelesi verdiği anlaşılır. Bu durum, yalnızca bireylerin yaşam kalitesini düşürmekle kalmıyor, aynı zamanda ülke ekonomisinin iç talebini ve genel refah seviyesini de olumsuz etkiliyor. En güncel verilere göre (Eylül 2025 referans alınmıştır), dört kişilik bir aile için hesaplanan asgari ücretin, açlık sınırının sadece yüzde 79’u ve yoksulluk sınırının ise yalnızca yüzde 24’ü düzeyinde kalması, bu paradoksun vahametini gözler önüne sermektedir. Bu, demek oluyor ki, ülke ekonomik olarak büyürken bile, çalışanların önemli bir kısmı hala yoksulluk sınırının altında veya hemen üzerinde, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanarak yaşamaya devam etmektedir.

Peki, bu denli güçlü bir büyüme performansı gösteren bir ekonomi, neden çalışanlarının büyük bir kısmını yoksulluğa mahkum etmeyecek bir ücret seviyesi sunamıyor? İşte tam da bu noktada, büyümenin kalitesi ve gelir dağılımının adil olup olmadığı sorusu kritik bir önem kazanmaktadır. Eğer büyüme, yüksek katma değerli sektörlerden, teknolojik ilerlemeden ve nitelikli insan gücünden beslenmiyorsa; aksine, düşük ücretli iş gücüne ve kur avantajına dayanıyorsa, bu tür bir büyüme kalıcı refahı garanti edemez. Bu durum, aynı zamanda sosyal adaleti ve toplumsal barışı da tehdit eden önemli bir unsurdur. Büyümenin toplumun tamamına fayda sağlaması, ancak adil gelir dağılımı mekanizmaları ve nitelikli iş imkanlarının artırılması ile mümkündür.

Türkiye Bir Yol Ayrımında: Sürdürülebilir Kalkınma İçin Dönüşüm

Yukarıda ortaya konan çelişkiler ışığında, Türkiye ekonomisi kritik bir yol ayrımında bulunmaktadır. Bir tarafta, uluslararası arenada görece başarılı bir büyüme performansı sergilenirken; diğer tarafta, bu büyümenin yarattığı refahın tabana yayılamaması ve büyük bir çalışan kitlesinin düşük ücretlerle geçinmek zorunda kalması gibi yapısal sorunlar devam etmektedir. Bu durum, ülkenin artık düşük ücret ve yüksek kur avantajıyla ayakta kalabilen sektörlere bağımlılığından kurtulması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Ekonomideki bu yapısal değişim ihtiyacı, ne yazık ki çoğu zaman kendiliğinden ve sancılı bir süreçle ortaya çıkmaktadır. Düşük maliyetli üretim arayan firmaların, Türkiye’den Mısır, Bangladeş veya benzeri ülkelere kaydırıldığı haberleri sıkça gündeme gelmektedir. Bu tür “kendiliğinden” gerçekleşen değişimler, beraberinde büyük çaplı istihdam kayıpları ve sosyal travmalar getirmekte, işsizliği artırarak toplumsal huzursuzluğa yol açabilmektedir. Asıl marifet, ekonominin itici gücü olan büyüme fetişinden vazgeçerek, stratejik ve iyi planlanmış bir sanayi politikası aracılığıyla bu kaçınılmaz dönüşüm sürecini mümkün olduğunca sarsıntısız bir şekilde yönetebilmektir.

Peki, böylesine “düzgün bir sanayi politikası” neleri içermelidir? Bu, sadece belirli sektörleri sübvanse etmekten öteye geçen, bütüncül bir yaklaşımdır. Şunları kapsayabilir:

  • Yüksek Katma Değerli Üretime Odaklanma: Teknoloji yoğun, Ar-Ge ve inovasyon tabanlı sektörlere yatırım yapmak ve bu alanlarda rekabet gücünü artırmak.
  • İnsan Kaynağının Niteliğini Artırma: Eğitim sistemini işgücü piyasasının ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmak, mesleki eğitimi güçlendirmek ve yaşam boyu öğrenme fırsatları sunmak.
  • Dış Ticaret Politikalarında Dönüşüm: Sadece niceliksel ihracat artışına değil, nitelikli ve teknolojik ürünlerin ihracatına odaklanmak.
  • Kurumsal Kapasitenin Güçlendirilmesi: Hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi kavramları merkeze alan güçlü kurumlar inşa etmek.
  • Küresel Değer Zincirlerinde Konumlanma: Ülkenin uluslararası rekabet gücünü artıracak, yeni nesil endüstrilere entegrasyonu sağlayacak stratejiler geliştirmek.
  • Adil Gelir Dağılımı Mekanizmaları: Asgari ücretin belirlenmesinde reel ekonomik koşulları ve açlık/yoksulluk sınırlarını gözeten, çalışanların refahını artıracak politikalar uygulamak.

Bu tür bir yaklaşımla, Türkiye düşük ücret tuzağından çıkarak, küresel ekonomide daha güçlü ve sürdürülebilir bir konuma ulaşabilir. Bu, aynı zamanda, büyümenin faydalarını toplumun her kesimine yayan, daha adil ve müreffeh bir Türkiye inşa etmenin de anahtarıdır.

Yaratıcı Yıkım ve Ekonomik Dönüşüm

Ekonomik dönüşüm ve yapısal reformlar bağlamında, Joel Mokyr, Philippe Aghion ve Peter Howitt’e “yaratıcı yıkım” alanındaki çalışmaları nedeniyle verilen 2025 Ekonomi Nobel ödülü, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durumu açıklayıcı niteliktedir. “Yaratıcı yıkım” kavramı, Avusturyalı ekonomist Joseph Schumpeter tarafından ortaya atılmış olup, ekonomik büyümenin, eski ve verimsiz endüstrilerin, teknolojilerin veya iş modellerinin yıkılarak yerlerine yeni, daha verimli ve yenilikçi olanların gelmesiyle gerçekleştiğini ifade eder.

Türkiye’nin mevcut ekonomik yapısında, düşük katma değerli ve rekabet gücü zayıf sektörler, eski ve yıkıcı endüstriler olarak görülebilir. Bu sektörler, küresel rekabette geride kalmakta, ülkeye yeterli döviz kazandıramamakta ve nitelikli istihdam yaratamamaktadır. Bu eski yapıların “yıkımı”, yani bu sektörlerden kademeli olarak çıkış, ekonominin daha dinamik, inovatif ve yüksek katma değerli yeni sektörlere yönelmesi için bir ön koşuldur. Ancak bu yıkım süreci, yukarıda da belirtildiği gibi, eğer plansız ve kontrolsüz gerçekleşirse, ciddi işsizlik ve sosyal huzursuzluk yaratabilir. İşte burada, devletin rolü devreye girer: Yaratıcı yıkım sürecini yönetmek, işini kaybeden çalışanları yeni sektörlere yönlendirecek eğitim ve destek programları sunmak, yeni nesil girişimciliği teşvik etmek ve inovasyona yatırım yapmak, bu sürecin sancısız ve verimli olmasını sağlayacaktır. Sanayi politikaları, bu yıkım sürecini bir felakete dönüştürmeden, yeni ve daha güçlü bir ekonomik yapının temelini atmalıdır.

Fö Haber Tablo 14102025 1
Fö Haber Tablo 14102025 2

Sonuç: Geleceğe Yönelik Adımlar

Türkiye ekonomisi, niceliksel büyüme rakamlarında önemli başarılar elde etmiş olsa da, bu büyümenin niteliği ve gelir dağılımı adaleti konusunda ciddi sınavlarla karşı karşıyadır. Düşük ücret ve yüksek kur bağımlılığından kurtulmak, ekonominin uzun vadeli sürdürülebilirliği ve toplumsal refahın artırılması için elzemdir. Bu dönüşüm, kaçınılmaz olarak eski sektörlerin yerini yenilerine bırakacağı bir “yaratıcı yıkım” sürecini de beraberinde getirecektir. Bu sürecin sancısız ve verimli bir şekilde yönetilmesi, ancak doğru kurgulanmış bir sanayi politikası, güçlü insan kaynağı yatırımları ve inovasyonu teşvik eden bir ekosistem ile mümkündür. Türkiye’nin geleceği, salt büyüme rakamlarına odaklanmaktan vazgeçip, adil gelir dağılımını ve yüksek katma değerli üretimi esas alan kapsamlı bir dönüşüm stratejisiyle şekillenecektir. Bu, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal adalet ve istikrar için de hayati bir zorunluluktur.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com