TÜİK’e Rağmen TÜFE’deki Son Fiyatlar

TÜİK’in Gizemli Enflasyon Verileri: Gerçek Fiyatlar Nerede Saklı?

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ülkenin ekonomik gidişatını anlamamız için kritik öneme sahip tüketici fiyat endeksi (TÜFE) verilerini açıklarken, son yıllarda uyguladığı yöntemlerle kamuoyunun güvenini sarsan bir tablo sergiliyor. Kurum, TÜFE kapsamındaki mal ve hizmetlerin fiyatlarını en son 2022 yılının Nisan ayında şeffaf bir şekilde paylaşmıştı. Bu tarihten itibaren, Mayıs 2022’den bu yana, TÜFE’nin temelini oluşturan detaylı fiyat verileri adeta bir devlet sırrı gibi saklanmakta. TÜİK, bu gizliliğe ilişkin birkaç kez “açıklama yapmaya” çalışsa da, sunulan gerekçeler ne yazık ki ikna edici olmaktan çok uzaktı ve somut bir dayanağı bulunmuyordu. Bu durum, enflasyonla mücadele eden vatandaşlar için büyük bir belirsizlik ve şeffaflık sorunu yaratmaktadır.

Fiyatların açıklanmaması durumu, bugün itibarıyla sadece bir eleştiri konusu olmaktan öte, bir veri analiz zorluğuna dönüşmüştür. TÜİK’in de kabul ettiği üzere, “endeks yürütme” olarak adlandırılan bir yöntemle, kurumun TÜFE’yi hesaplarken hangi fiyatları esas aldığını genel hatlarıyla belirlemek hala mümkün. Ancak bu yöntem, tüm mal ve hizmetler için tek tek ve net bir fiyat tespiti yapmayı oldukça zorlaştırmaktadır. Bu zorluğun temelinde yatan nedenlere ve TÜİK’in veri toplama ve raporlama mekanizmalarındaki karmaşıklıklara ilerleyen bölümlerde daha detaylı değineceğiz.

Gelin şimdi, Eylül ayında TÜİK tarafından yayınlanan enflasyon verilerinde, başlıca harcama kalemlerinde hangi fiyatların dikkate alındığına ve bu kalemlerde son bir yılda yaşanan fiyat değişimlerinin nasıl bir seyir izlediğine birlikte göz atalım. Bu inceleme, TÜİK’in açıkladığı ortalama fiyatların, vatandaşın günlük yaşamında karşılaştığı gerçek fiyatlarla ne kadar örtüştüğüne dair önemli ipuçları sunacaktır.

Üniversite Öğrencileri İçin Yaşam Maliyeti ve Yurt Ücretleri: TÜİK Verileri Ne Kadar Gerçekçi?

Türkiye’de üniversite eğitimi gören milyonlarca genç, her geçen gün artan yaşam maliyetleriyle mücadele ediyor. Konaklama, bu maliyet kalemlerinin başında geliyor. TÜİK’in Eylül ayı verilerine göre, üniversite öğrencilerinin yurt ücreti 2025-2026 dönemi için 957 lira olarak belirlenmiş. Üstelik bu rakamın, Eylül ayında yaklaşık yüzde 37’ye varan bir artışla oluştuğu belirtiliyor. Ancak bu açıklama, sahadaki gerçeklerle önemli ölçüde çelişmektedir. Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) yurtlarında dahi ortalama olarak bu denli düşük bir fiyat bulmak neredeyse imkansızdır. KYK yurtlarında 2025-2026 eğitim öğretim yılında en düşük ücretin bile 750 lira olduğu göz önüne alındığında, ortalama bir KYK yurt ücretinin 1000 liranın altına inmesi pek olası değildir.

Dahası, Türkiye’deki tüm üniversite öğrencilerinin KYK yurtlarında kalmadığı aşikardır. Özel yurtlar, öğrenci evleri ve apart daireler gibi farklı konaklama seçenekleri bulunmaktadır ve bu seçeneklerin maliyetleri KYK yurtlarına göre kat kat yüksektir. Özel yurtlarda kalan öğrencilerin ödediği tutar, odada kalan kişi sayısına, yurtların bulunduğu şehre, sunulan hizmet kalitesine ve konumuna göre büyük farklılıklar göstermektedir. Öyle ki, bazı özel üniversite yurtlarında veya lüks özel yurtlarda yıllık tutarlar birkaç yüz bin lirayı bulabilmektedir. Bu durumda, Türkiye ortalamasında yurt ücretinin 957 lira olarak hesaplanması için hangi esasların baz alındığı, hangi bölgelerin veya hangi nitelikteki yurtların bu ortalamayı düşürdüğü merak konusu olmaktadır. Bu tür bir ortalama hesaplaması, öğrencilerin ve ailelerinin karşı karşıya kaldığı gerçek konaklama yükünü yansıtmaktan oldukça uzaktır ve kamuoyunu yanıltıcı bir tablo çizebilir.

Vakıf Üniversitesi Ücretleri: TÜİK’in Ortalama Hesaplamaları Ne Kadar Şeffaf?

Eğitimdeki maliyet artışları sadece yurt ücretleriyle sınırlı değil. Yükseköğretim, özellikle de vakıf üniversiteleri söz konusu olduğunda, ailelerin bütçelerinde ciddi bir yük oluşturmaktadır. TÜİK’in Eylül ayı verilerine göre, vakıf üniversitesi ücreti ortalama 683 bin liraya yükselmiş durumda. Bu rakamın da Eylül ayındaki yüzde 62’lik artışla ulaşılan bir düzeyi işaret ettiği belirtiliyor. Ancak yurt ücretlerinde olduğu gibi, bu ortalama rakam da gerçek piyasa koşullarıyla örtüşmekte zorlanmaktadır.

Türkiye’deki bazı prestijli vakıf üniversitelerinde veya özellikle tıp fakültesi gibi yüksek maliyetli bölümlerde yıllık ücretler 1,3 milyon, 1,4 milyon lirayı hatta çok daha fazlasını bulabilmektedir. Bu denli yüksek ücretli programlar ve üniversiteler varken, Türkiye genelinde vakıf üniversitesi ortalama ücretinin nasıl 683 bin lirada kalabildiği büyük bir soru işaretidir. Bu ortalamayı aşağı çeken, hangi vakıf üniversitelerinde veya hangi düşük ücretli bölümlerde bu denli uygun fiyatların uygulandığıdır? Ya da hesaplamalarda, üniversitelerin hangi bölümlerindeki ücretlere ağırlık verildiği veya hangi kriterlerin baz alındığı şeffaf bir şekilde açıklanmadığı sürece, bu ortalama rakamın güvenilirliği tartışmalı kalacaktır. Yükseköğretime erişimde fırsat eşitliği ve finansal yükler göz önüne alındığında, bu tür ortalama verilerin gerçekçi olması büyük önem taşımaktadır.

Özel İlk ve Ortaöğretim ile Kreş Ücretleri: Ailelerin Bütçesindeki Yük

Eğitim maliyetlerindeki “uygunluk” iddiaları, ne yazık ki sadece üniversite düzeyinde kalmıyor. Özel ilk ve ortaöğretim kurumları ile kreş ve gündüz bakımevleri de TÜİK verilerine göre “cazip” fiyatlar sunuyor gibi görünse de, gerçekler ailelerin bütçesini zorlamaya devam ediyor. TÜİK’e göre, çocuğunuzu ilköğretimde özel bir okula göndermek için yıllık ortalama 189 bin lira ödemeniz yeterli. Özel lise arayışında olanlar için ise ortalama ücret 212 bin lira olarak belirlenmiş. Kreş ve gündüz bakımevlerinin de aylık sadece 14 bin lira gibi “ucuz” bir tutarla hizmet verdiği belirtiliyor.

Ancak, büyük şehirlerdeki veya iyi bilinen özel okullardaki yıllık ücretler, bu ortalamaların çok üzerinde seyretmektedir. Özellikle okul öncesi eğitimde ve ilkokul düzeyinde, ek dersler, yemek, servis ve etkinlik ücretleri gibi kalemler de eklendiğinde, aylık ve yıllık toplam maliyetler TÜİK’in açıkladığı rakamların birkaç katına ulaşabilmektedir. Aileler, çocuklarının eğitimi için yüksek bedeller öderken, bu tür ortalama veriler, genel yaşam maliyetleri ve eğitim enflasyonu hakkında yanıltıcı bir izlenim yaratmaktadır. Özel eğitim kurumlarının sunduğu farklı hizmet ve kalite düzeyleri, fiyatlar arasındaki uçurumu açıklasa da, TÜİK’in bu ortalamayı nasıl elde ettiğine dair detaylı bir açıklama bulunmaması, veri şeffaflığı konusundaki endişeleri artırmaktadır.

Sağlık Hizmetlerinde Fiyat Tuhaflığı: Doktor Muayene Ücreti Neden 52 Lira?

TÜİK’in enflasyon sepetindeki en dikkat çekici ve tartışmalı kalemlerden biri de doktor muayene ücretleridir. Özellikle sağlık hizmetlerinin giderek daha önemli ve pahalı hale geldiği günümüzde, TÜİK’e göre ödenen ortalama doktor muayene ücretinin sadece 52 lira olması, geniş bir kesimde şaşkınlık ve hatta tepkiyle karşılanmaktadır. Bu rakam, birçok insanın şehir içinde toplu taşıma veya taksi için ödediği yol parasından bile daha düşük bir seviyededir. Bu durum, “AVM gezeceğinize doktora gidin!” gibi ironik yorumlara yol açacak kadar absürt bir hal almıştır.

Bu “doktor muayene ücreti ve katılım payı” kalemi (TÜFE madde sepetindeki 0621201 kodlu), daha önce “uzman doktor muayene ücreti” olarak adlandırılıyordu. Kamuoyunda oluşan tepkiler ve eleştiriler üzerine bu tuhaf tanım, “ayakta tedavi hizmetleri (muayene ücreti, muayene katkı payı vb.)” olarak değiştirildi. Ancak bu değişiklik, sorunun özünü çözmekten uzaktır. Zira bu tek başlık altında hem doktor muayenesi, hem muayene katkı payı, hem ilaç bedeline katkı payı, hem de özel muayenehanelerdeki veya özel hastanelerdeki muayene ücretleri gibi çok farklı maliyet kalemleri bir araya getirilmiş gibi görünmektedir. Bu kadar farklı hizmetin ortalamasının nasıl 52 lira gibi bir rakama tekabül ettiği, metodolojik açıdan ciddi soruları beraberinde getirmektedir. Üç beş farklı kalemi tek bir başlık altında toplamanın mantığı nedir? Bu durum, Türk halkının özel doktor muayene ücretlerinin gerçekte ne kadar arttığını ve sağlık hizmetlerinin gerçek maliyetini net bir şekilde görmesini engellemektedir. Ne kadar tuhaf bir durumdur ki, TÜFE’de tek başına yer alan veteriner muayene ücretini ve en azından değişim oranını görebiliyoruz; ancak insan sağlığı için hayati öneme sahip doktor muayene ücretindeki gerçek artışı göremiyoruz. Bu durum, enflasyon hesaplamalarında şeffaflık ve detayın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.

Benzinli ve Elektrikli Otomobiller: Yeni Teknolojinin Enflasyon Sepetindeki Yeri

Otomotiv sektörü, son yıllarda elektrikli araçların yükselişiyle önemli bir dönüşüm yaşıyor. Artık elektrikli otomobiller yollarda giderek daha fazla boy gösteriyor ve birçok ülkede en çok satılan otomobillerin ilk sıralarında yer alıyorlar. Türkiye’de de elektrikli araçların popülaritesi hızla artmakta. Bu yeni teknoloji, TÜFE sepetine bu yıl itibarıyla dahil edilmiş olsa da, entegrasyon şekli yine eleştiri konusu olmuştur. Elektrikli otomobiller, ne yazık ki ayrı bir kodla gösterilmek yerine, benzinli otomobilin koduna eklenmiştir. Bu durum, enflasyon verilerini takip edenler için önemli bir kafa karışıklığı yaratmaktadır.

Bu entegrasyon şekli nedeniyle, örneğin tabloda tek kalemde yer alan dizel otomobilin fiyat değişimini izlemek mümkünken, benzinli ve elektrikli otomobili kapsayan endeksin değişiminden net bir fiyata veya fiyat değişimine ulaşmak mümkün değildir. Elektrikli otomobiller, geçmiş yıllarda endekste yer almadığı için muhtemelen bu geçici çözümle benzinli otomobil koduna eklenmiştir. Ancak bu yaklaşım, iki farklı teknolojinin (içten yanmalı motor ve elektrik motoru) getirdiği farklı maliyet yapılarını, yakıt/enerji tüketimini ve bakım giderlerini göz ardı etmektedir. Elektrikli otomobillerin satın alma maliyetleri, işletme maliyetleri ve pazar dinamikleri benzinli araçlardan oldukça farklıdır. Bu iki farklı kategorinin tek bir kalemde birleştirilmesi, otomobil piyasasındaki gerçek enflasyonist baskıları ve teknolojik dönüşümün fiyatlara yansımasını doğru bir şekilde ölçmeyi engellemektedir. Beklentiler, elektrikli otomobillerin 2026 yılında TÜFE sepetinde ayrı bir kod altında gösterilerek daha şeffaf ve doğru bir takip imkanı sunulması yönündedir.

Neden Tüm Kalemler Detaylıca Hesaplanamıyor? TÜİK’in Kodlama Sistemi ve Şeffaflık Sorunları

Yazımızın başında, fiyatların TÜFE kapsamındaki tüm mal ve hizmetler için tek tek hesaplanmasının zor olduğunu, hatta bu şekilde tam doğru sonuçlar vermeyebileceğini belirtmiştik. Bu zorluğun temelinde TÜİK’in kullandığı ürün kodlama ve gruplandırma sistemi yatmaktadır. TÜFE sepetinde yer alan her bir ürün, 7 haneli bir kodla tanımlanır. Bu 7 haneli kodlar, ürünün en detaylı sınıflandırmasını temsil eder. Ancak TÜİK, bu yaklaşık 400 dolayındaki 7 haneli kalemin endekslerini kamuoyuyla paylaşmamaktadır. Bunun yerine, bu detaylı kalemler, daha geniş kapsamlı 5 haneli 143 koda indirgenmektedir. Kamuoyuna açıklanan ve değişimi takip edilebilen endeksler, bu 143 adet 5 haneli kod üzerinden hesaplanmaktadır.

Bu indirgeme yöntemi, ciddi bilgi kayıplarına ve şeffaflık sorunlarına yol açmaktadır. Zira bazı 5 haneli kodlar kapsamında, kodu 7 haneli olan çok sayıda ve birbirinden farklı ürün yer alabilmektedir. Dolayısıyla, 5 haneli bir koddaki ortalama değişimi, o kapsamdaki 7 haneli tüm kalemlere doğrudan ve doğru bir şekilde uygulamak pek mümkün değildir. Bu durumu bir örnekle açıklayalım: 5 haneli kodu 01114 olan “diğer pastacılık ürünleri” kalemini ele alalım. Bu kodun kapsamında 0111401 kodlu bisküvi, 0111402 kodlu kraker, 0111404 kodlu gofret, 0111405 kodlu pasta, 0111408 kodlu kek, 0111411 kodlu baklava ve 0111415 kodlu yufka gibi birçok farklı ürün yer almaktadır. Şimdi, 01114 kodundaki genel değişimi, bu kapsamdaki tüm ürünlere (bisküviden baklavaya, yufkadan keke) aynen yansıtmak, her bir ürünün gerçek fiyat dinamiklerini doğru bir şekilde yansıtmayacaktır. Bisküvinin fiyat artışı ile baklavanın fiyat artışı farklı olabilir; gofretin zam oranı, yufkanın zam oranından oldukça farklı seyredebilir. Bu durum, tüketicilerin ve ekonomistlerin piyasadaki gerçek fiyat hareketlerini doğru okumasını engellemektedir.

Özellikle gıda maddelerinde kodlama genellikle bu şekilde gruplandırıldığı için, vatandaşın günlük yaşamında en çok merak ettiği meyve ve sebze gibi temel gıda ürünlerindeki fiyatların hangi düzeyde esas alındığını ve ne kadar arttığını tam olarak hesaplamak maalesef mümkün olmamaktadır. Bu tür detaylı verilerin gizlenmesi veya birleştirilmesi, TÜFE’nin güvenilirliği üzerinde gölge düşürmekte ve enflasyonun hissedilen ile açıklanan arasındaki farkı daha da açmaktadır. Tüketiciler, market rafındaki ürünlerin fiyat değişimlerini birebir takip etmek isterken, TÜİK’in genel ortalamaları bu beklentiyi karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Şeffaf ve detaylı veri paylaşımı, hem kamuoyunun bilgilendirilmesi hem de ekonomik kararların daha sağlıklı alınabilmesi için vazgeçilmez bir unsurdur.

Aa Haber 07102025

Sonuç olarak, Türkiye İstatistik Kurumu’nun tüketici fiyat endeksi hesaplamalarında uyguladığı “endeks yürütme” yöntemi ve detaylı fiyat verilerini kamuoyundan gizlemesi, ciddi şeffaflık ve güven sorunlarına yol açmaktadır. Eğitim, sağlık ve otomotiv gibi kritik sektörlerde açıklanan ortalama fiyatların, piyasadaki gerçek maliyetleri yansıtmaktan uzak olması, vatandaşların enflasyonla mücadeledeki algılarını olumsuz etkilemektedir. Özellikle 7 haneli ürün kodlarının 5 haneli gruplara indirgenerek açıklanması, temel gıda maddeleri gibi en çok merak edilen kalemlerde dahi gerçek fiyat değişimlerini izlemeyi imkansız hale getirmektedir. Ekonomik analizlerin ve hanehalkı bütçelerinin doğru bir şekilde yapılabilmesi için, TÜİK’in daha şeffaf, detaylı ve gerçekçi veri paylaşımına yönelmesi büyük önem taşımaktadır. Ancak bu sayede, enflasyonun toplum üzerindeki gerçek etkisi net bir şekilde anlaşılabilecek ve daha doğru ekonomik politikalar geliştirilebilecektir.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com