Türkiye Ekonomisinde Kur, Enflasyon ve İhracatın Sürdürülebilir Geleceği: Verimlilik ve Stratejik Sanayi Politikaları
Türkiye ekonomisinin temel direklerinden biri olan dış ticaret ve ihracatın sağlıklı bir zeminde büyümesi, ülkenin genel refahı için kritik bir öneme sahiptir. Son dönemde ekonomi gündemini meşgul eden tartışmalar ve makroekonomik veriler, bu alanda köklü bir yapısal dönüşümün kaçınılmaz olduğunu gözler önüne sermektedir. Özellikle döviz kuru, enflasyon, ücret seviyeleri ve sanayi politikaları arasındaki karmaşık ilişki, sürdürülebilir ekonomik kalkınma ve uluslararası rekabetçilik hedeflerimize ulaşmada ciddi engeller oluşturmaktadır. Bazı çevreler, dış pazarlarda rekabet edebilmek adına ücretlerin düşürülmesi yönünde bir argüman geliştirseler de, bu tür bir yaklaşımın uzun vadede Türkiye ekonomisine gerçek bir fayda sağlamayacağı açıktır.
Eğer bir üretim tesisimiz, Mısır veya Bangladeş gibi ülkelerdeki işçilik maliyetleri düzeyinde ücretler ödeyerek küresel piyasada rekabet etmek zorunda hissediyorsa, bu durum aslında o işletmenin kendi içsel verimsizliğini ve teknoloji kullanımındaki eksikliklerini işaret etmektedir. Düşük teknolojiyle, katma değeri düşük ürünler üreten ve varlığını sadece ucuz iş gücüne borçlu olan firmalar, Türkiye’nin sınırlı ve değerli kaynaklarını etkin bir şekilde kullanmaktan uzaktır. Ülkemizin sahip olduğu genç ve nitelikli insan gücü, stratejik coğrafi konumu, enerji kaynakları, gelişmiş haberleşme altyapısı ve diğer doğal zenginlikler, verimsiz ve düşük ücret politikalarıyla ayakta kalmaya çalışan üretim modelleri için israf edilemez. Bu tür işletmelerin rotalarını daha uygun maliyetli bölgelere çevirmesi, aynı sektörde faaliyet gösteren ancak yüksek verimlilik, inovasyon ve teknolojiye yatırım yapan firmaların önünü açacak, böylece ulusal kaynaklarımızın daha katma değerli ve geleceğe dönük projelere yönlendirilmesine olanak tanıyacaktır. Bu stratejik dönüşüm, Türkiye ekonomisini küresel değer zincirinde üst sıralara taşıyacak ve nitelikli üretime odaklanmayı sağlayacaktır.
Ekonomik sorunlara kalıcı çözümler üretirken, ihracat ve döviz kuru arasındaki ilişkinin tüm boyutlarıyla analiz edilmesi büyük önem taşımaktadır. Reel döviz kuru, yani enflasyondan arındırılmış kur değeri, bir ülkenin ihracat rekabetçiliği açısından belirleyici bir faktördür. Ulusal paramızın reel olarak değer kaybetmesi (döviz kurunun, Türkiye’deki enflasyon ile ticaret ortaklarımızın enflasyon farkından daha fazla artması), teorik olarak ihracatı olumlu etkileyerek ürünlerimizi dış pazarlarda daha cazip hale getirebilir. Ancak bu ilişkinin gücü, ihraç edilen ürünlerin üretiminde ne kadar oranda ithal girdi kullanıldığıyla doğrudan ilişkilidir. Yüksek ithal girdi bağımlılığı, kurdaki değer kaybının getirdiği maliyet artışını telafi edemediği için ihracata beklenen olumlu etkiyi yansıtamaz, hatta maliyetleri artırarak rekabetçiliği olumsuz etkileyebilir.
“Ücretler döviz cinsinden yüksek, bu yüzden mallarımızı diğer ülkelere satmakta zorlanıyoruz” şeklindeki şikayetlerin ardında, Türkiye’deki gerçek ücret yapısına dair önemli bir kör nokta bulunmaktadır. Ülkedeki çalışanların neredeyse yarısının asgari ücretle geçimini sağlamaya çalıştığı ve diğer önemli bir kesimin de asgari ücrete yakın gelirler elde ettiği gerçeği göz ardı edilmektedir. Dahası, mevcut asgari ücret, güncel ekonomik koşullarda açlık sınırının dahi altında kalmaktadır. Böyle bir tabloya rağmen, ihracatçıların dış pazarda rekabet etmekte zorlandıklarını belirtmeleri ve hatta “fabrikalarımı Mısır’a ya da Bangladeş’e taşıyacağım” gibi uç noktalara varan söylemler kullanmaları, temel sorunların ücretlerden ziyade başka alanlarda aranması gerektiğini düşündürmektedir. Bu yaklaşım, gelişmiş ülkelerde işçilik maliyetlerinin çok daha yüksek olduğunu ve gerçek rekabetin teknoloji, inovasyon, yüksek katma değer ve üretim verimliliği üzerinden şekillendiği gerçeğini görmezden gelmektir.
Yüksek oranda ithal girdi kullanan ve döviz cinsinden borçluluğu fazla olan bir ekonomide, ulusal paranın reel olarak değersizleşmesini talep etmek ve bu sayede ihracatın destekleneceğini varsaymak, büyük bir ekonomik yanılgıdır. Çünkü bu tür kırılgan bir yapıda, döviz kuru artışları, enflasyonun en belirleyici tetikleyicisi haline gelir. Kur yükselişi, ithalata dayalı üretim maliyetlerini hızla artırır, bu artışlar üretici fiyatlarına yansır ve kısa sürede tüketici enflasyonunu yukarı çeker. Sonuç olarak, paranın reel değeri, kur artışının sağladığı geçici avantajı kısa sürede kaybeder ve enflasyonla birlikte başlangıçtaki seviyesine geri döner. Bu durum, ekonomide sürekli olarak “rekabet edemiyoruz, kur artsın” taleplerinin yeniden gündeme gelmesine neden olan kısır bir döngü yaratır. Yani, yıllardır defalarca tecrübe edildiği gibi, “kurla gelen enflasyonla gidiyor” gerçeği bir kez daha kanıtlanır. Bu sarmaldan çıkabilmek için, Türkiye’nin döviz kuru şoklarına karşı daha dirençli ve yapısal olarak sağlam bir ekonomiye sahip olması kaçınılmazdır.
Ekonominin kronikleşen en büyük sorunlarından biri olan yüksek enflasyonla kararlı bir şekilde mücadele etmek, sürdürülebilir bir büyüme patikasına ulaşmanın ve toplumsal refahı artırmanın temel ön koşuludur. Enflasyon kontrol altına alınmadan, hiçbir ekonomik istikrar çabası kalıcı başarıya ulaşamayacaktır. Bu bağlamda, geçmişte enflasyonu tetikleyen ve azdıran (özellikle Eylül 2021-Mayıs 2023 döneminde uygulananlar gibi) yanlış para ve maliye politikalarının yüksek sesle ve objektif bir şekilde eleştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Enflasyonla mücadele programının zamana yayılmaması, aksine hızlı, kararlı ve tavizsiz bir şekilde uygulanması gerekmektedir. Ayrıca, bu programın ‘tam teşekküllü’, yani tüm ekonomik boyutları kapsayan, kapsamlı ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınması elzemdir. Yarım yamalak veya gecikmeli atılan adımlar, sorunları çözmek yerine daha da derinleştirecek ve ekonomik maliyetleri artıracaktır.
Eğer enflasyonla mücadele programı gereğinden fazla zamana yayılır ve eksik bir şekilde uygulanırsa, bu durum ne yazık ki ekonomi için iki büyük yapısal sorunu, yani yüksek ithal girdi bağımlılığını ve döviz cinsinden borçlanmayı daha da teşvik eder. Çünkü bu senaryoda ulusal para, uzunca bir süre reel olarak değerli kalır, bu da ithalatı daha cazip hale getirirken, yerli üretimin rekabet gücünü zayıflatır. Sonuç olarak, ekonomi başlangıç noktasından daha kırılgan, dış şoklara karşı daha savunmasız ve spekülatif ataklara daha açık bir hale gelir. Bu kısır döngü, Türkiye’nin ekonomik potansiyelini tam olarak gerçekleştirmesinin önündeki en ciddi engellerden biridir ve ülkeyi sürekli bir belirsizlik ortamında bırakır.
Bu karmaşık ve kırılgan ekonomik yapı içinde, Türkiye’nin öncelikli ve acil talepleri net bir şekilde ortaya konulmalıdır: Bir yandan enflasyonla kararlı ve tavizsiz bir mücadele sürdürülürken, diğer yandan ithal girdi kullanımının yapısal olarak azaltılması, döviz cinsinden borçların asgari seviyelere indirilmesi ve ekonominin genel verimliliğini artıracak kapsamlı politikalara tam destek verilmesi gerekmektedir. Bu üç temel hedef, birbirini tamamlayan ve birbirinden ayrılması mümkün olmayan unsurlardır. Eğer bu yapısal reformlar eşzamanlı ve kararlılıkla hayata geçirilemezse, döviz kuru artışlarının eninde sonunda enflasyon olarak geri tepeceği ve ekonomide kalıcı bir iyileşme sağlamayacağı kaçınılmazdır. Geçmişteki sayısız ekonomik kriz, bu politikasızlığın ve yapısal sorunların göz ardı edilmesinin bedelinin yüksek enflasyon ve sürekli dalgalanan kurlar olduğunu acı bir şekilde göstermiştir.
Döviz cinsinden borçlanmanın kontrol altına alınması, makro ihtiyati tedbirler ve akılcı düzenlemelerle nispeten daha kolay başarılabilir bir hedeftir. Ancak ithal girdi bağımlılığının azaltılması ve üretimde verimliliğin artırılması gibi diğer iki kritik hedef için köklü, “sil baştan” bir sanayi politikasına ihtiyaç vardır. Geçmişte yapılan yaygın hatalardan ders çıkarılarak, her sektöre ayrım gözetmeksizin teşvik dağıtma ve verilen teşviklerin ekonomiye ne tür etkiler yarattığını detaylıca araştırmama yaklaşımından kesinlikle vazgeçilmelidir. Yeni sanayi politikası, belirli ve seçilmiş ürün gruplarına, stratejik öneme sahip şirketlere (riskleri iyi yönetilmek kaydıyla) ve özellikle verimlilik ve teknoloji boyutu yüksek olan sektörlere odaklanmalıdır. Küresel ölçekte başarılı olmuş ülke deneyimleri ile Türkiye’nin savunma sanayinde kaydettiği takdire şayan ilerlemeler, bu yeni ve vizyoner sanayi politikasının yol haritasını çizerken değerli birer rehber olacaktır. Bu süreç elbette kolay olmayacak, ancak kararlı ve stratejik adımlar, Türkiye’yi nitelikli üretime ve küresel rekabette hak ettiği yere taşıyacaktır.
Aksi takdirde, Türkiye olarak sürekli olarak döviz kuru, faiz oranları ve enflasyon gibi makroekonomik değişkenleri konuşan, bu kısır döngüden bir türlü çıkamayan ve potansiyelini tam olarak kullanamayan bir ülke olmaya mahkum kalacağız. Sürdürülebilir kalkınma, toplumsal refahın artırılması ve uluslararası alanda rekabet gücünün yükseltilmesi için bu temel sorunlara kalıcı ve yapısal çözümler üretmek zorundayız.
• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynak: ekonomim.com