Türkiye’de Dolarizasyonun Dinamikleri: Tarihsel Süreç, Güncel Riskler ve Ekonomik İstikrarın Anahtarı
Ekonomik bir olgu olarak dolarizasyon ya da daha bilimsel ifadesiyle para ikamesi, ulusal paranın yerine yabancı bir rezerv paranın tercih edilmesi, o para birimiyle işlem yapılması ve birikimlerin onda tutulması anlamına gelir. Türkiye ekonomisinin uzun yıllardır karşı karşıya kaldığı temel sorunlardan biri olan dolarizasyon, özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde hız kazanır. Vatandaşlar, satın alma gücünü sürekli kaybeden Türk Lirası yerine, değerini daha iyi koruduğuna inandıkları Amerikan Doları, Euro gibi güçlü rezerv para birimlerine yönelerek tasarruflarını koruma refleksi gösterirler. Bu eğilim, sadece Türkiye’ye özgü değildir; serbest döviz piyasasına geçmiş ancak enflasyonu kalıcı olarak düşürmeyi başaramamış birçok gelişmekte olan ülkede benzer para ikamesi sorunları yaşanmaktadır. Dolarizasyonun önüne geçmenin en temel ve kalıcı yolu, ulusal paranın istikrarını sağlamak, yani kronik yüksek enflasyon sorununu ortadan kaldırmaktır. İç değeri istikrarlı olan, alım gücünü muhafaza eden bir ulusal para birimi, dış değerini de koruyacağı için bireyler ve kurumlar birikimlerini yabancı paralara dönüştürme ihtiyacı hissetmeyecek, dolayısıyla dolarizasyon olgusu kendiliğinden zayıflayacaktır.
Türkiye’de dolarizasyonun seyri, özellikle 2000’li yılların başından itibaren önemli dalgalanmalar göstermiştir. 2001 yılında yaşanan derin ekonomik krizden çıkıldığında, ülkedeki dolarizasyon oranı oldukça yüksekti; bankacılık sistemindeki toplam mevduatın yaklaşık yüzde 57’si yabancı para cinsinden tutuluyordu. Bu durum, ekonomiye olan güven eksikliğinin ve Türk Lirası’nın değerine ilişkin endişelerin net bir göstergesiydi. Ancak kriz sonrası dönemde, Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yürütülen program çerçevesinde kapsamlı yapısal reformlar hayata geçirildi. Bankacılık sektöründe köklü düzenlemeler yapıldı, kamu mali disiplini sağlandı, bütçe açıkları önemli ölçüde düşürüldü ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ortamı için adımlar atıldı. Bu reformlara ek olarak, 2005 yılında Avrupa Birliği (AB) ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması, Türkiye’nin geleceğine dair olumlu beklentileri artırdı ve ülkeye ciddi miktarda doğrudan yabancı sermaye akışını tetikledi. Müzakerelerin başladığı ilk dört yılda Türkiye’ye yaklaşık 72 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye yatırımı girdi. Bu güçlü sermaye akışı, Türk Lirası’nın değer kazanmasına yol açarken, genel ekonomik istikrara olan inancı da pekiştirdi. Bu olumlu gelişmelerin bir sonucu olarak, dolarizasyon oranı 2010 yılına gelindiğinde yüzde 30’un altına gerileyerek önemli bir başarı kaydedildi. Ne var ki, sonraki süreçte AB ile ilişkilerin ciddiyetini kaybetmesi ve Türkiye’nin yapması gereken yapısal reformları ertelemesi, hatta bazı mevcut reformları geri çevirmesiyle birlikte, ekonomik beklentiler yeniden olumsuza döndü ve dolarizasyon oranı tekrar yükselişe geçti. Bugün itibarıyla, Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesapları da dâhil edildiğinde, ülkedeki dolarizasyon oranı yüzde 55,7 seviyelerine ulaşmış durumda; bu da 2001 kriz sonrası başlangıç noktasına oldukça yakın bir seviyeye geri dönüldüğünü gösteriyor.
Kur Korumalı Mevduat (KKM) sistemi, döviz kurundaki oynaklıkları azaltma ve Türk Lirası mevduatları cazip hale getirme amacıyla devreye sokulmuştu; ancak yarattığı sorunlar yalnızca döviz kuru alanıyla sınırlı kalmadı. KKM’nin maliyeti, özellikle Merkez Bankası üzerinde büyük bir yük oluşturdu ve 2023 yılında bankayı tam 818 milyar liralık tarihi bir zarara sürükledi. Bu devasa zarar, kamu maliyesi üzerindeki baskıyı artırırken, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı ve itibarı hakkında da tartışmalara yol açtı. KKM’nin sürdürülemez maliyetini önlemek amacıyla, son dönemde farklı bir stratejiye geçildi: döviz kurunu baskılayarak ve yüksek faiz oranları sunarak bireylerin ve şirketlerin döviz hesaplarından Türk Lirası mevduatlarına geçiş yapmaları teşvik edildi. Bu politika, bir yandan yurt içinde yerleşiklerin dövizlerini bozdurarak Türk Lirası mevduata yönelmesini sağlarken, bir yandan da yabancı fonlar için “carry trade” olarak bilinen bir yatırım stratejisini cazip hale getirdi. Carry trade, düşük faizli bir para biriminden borçlanıp (örneğin ABD doları) yüksek faizli bir başka para birimine (örneğin Türk Lirası) yatırım yaparak kur farkı riskini minimize edilmiş veya stabilize edilmiş bir ortamda kazanç elde etme yöntemidir. Yabancı yatırımcılar, Türkiye’de sunulan yüksek faiz oranlarından yararlanmak amacıyla ülkeye döviz getirip Türk Lirası mevduata yatırarak ya da Türk Lirası tahvilleri alarak önemli getiriler elde etmeye başladılar.
Türkiye ekonomisi, benzer riskli finansal stratejilerle daha önce de karşılaşmıştı. 2001 krizinden hemen önce, IMF’nin de önerisiyle, sabit kur rejimine çok benzeyen, belirli bir bant içinde dalgalanan bir kur rejimi benimsenmişti. Kurun uzun bir süre boyunca neredeyse sabit kalacağını öngören bankalar, yabancı fonlarla işbirliği içine girdiler. Bu fonlara döviz getirmeleri karşılığında belirli garantiler sunarak, getirdikleri dövizleri Türk Lirası’na çevirip yüksek faiz getirisi elde etmeye başladılar. Ardından, sabitlenmiş kurdan tekrar dövize dönerek hem kendilerine hem de borç veren yabancı fonlara kazanç sağladılar. Bu süreçte bankaların döviz açık pozisyonları ciddi boyutlara ulaştı. Ancak sistem, bu yapay yükü daha fazla taşıyamaz hale geldiğinde kur aniden patladı. Bu kontrolsüz devalüasyon, bankacılık sektöründe büyük batıklara yol açtı ve Türkiye’yi 2001 krizinin eşiğine getiren temel faktörlerden biri oldu. Bu acı deneyim, kur istikrarının sürdürülemez yöntemlerle sağlanmasının ne denli tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini açıkça gözler önüne sermişti.
Yakın geçmişe baktığımızda, 2021 yılı sonunda, düşük faiz politikalarıyla tetiklenen büyük ekonomik bozulmayı durdurabilmek adına Kur Korumalı Mevduat (KKM) mekanizması devreye sokulmuştu. Ancak bu adım, tabiri caizse, bir yanlışı başka bir yanlışla düzeltme girişimiydi. KKM, döviz kurundaki artışı engellemeyi hedeflerken, Merkez Bankası üzerinde muazzam bir mali yük oluşturdu ve bütçe dengelerini olumsuz etkiledi, beklendiği gibi kalıcı bir ekonomik çözüm getirmedi; aksine, tam anlamıyla bir “facia”ya dönüştü. Son aylarda ise bu KKM faciasını çözebilmek adına bir kez daha benzer riskler taşıyan, farklı bir yanlış uygulamaya geçildi. Geçmişin tecrübelerinden yeterince ders çıkarılmamış gibi, döviz kurunu yapay bir şekilde sabitlemeye yönelik adımlar atıldı. Amaç, döviz hesaplarının bozulup Türk Lirası hesaplara dönüşmesini sağlamak ve yabancı yatırımcıları, tıpkı 2001 krizi öncesinde olduğu gibi, yüksek faiz ve sabit kur beklentisiyle “carry trade” sistemi üzerinden Türkiye’ye döviz getirmeye teşvik etmekti. Bu politikalar sonucunda ülkeye döviz girişi arttı, döviz hesaplarında kısmi bir çözülme yaşandı, Merkez Bankası’nın brüt rezervleri yükselişe geçti ve swap hariç net rezervlerde de hızlı bir düzelme eğilimi gözlendi. Bütün bu “olumlu” gelişmeler sonucunda döviz kuru düşmeye başlayınca, bu kez Merkez Bankası, kurun daha fazla düşmesini ve ihracatçıların rekabet gücünü kaybetmesini önlemek amacıyla piyasadan döviz satın alma yoluna gitti. İlginç bir paradoks yaşanıyordu: Bir zamanlar dolar/TL kurunun 30’u geçmemesi için milyarlarca dolar satan Merkez Bankası, şimdi kurun 30’un altına düşmemesi için milyarlarca dolar satın alıyor. Bu durum, para politikası araçlarının tutarlılığını ve sürdürülebilirliğini sorgulatır hale geldi.
Bugün Türkiye ekonomisinde, özellikle finans piyasalarında, bir “bahar havası” hâkim gibi görünüyor. Ancak bu görünümün altında yatan gerçekler, ne yazık ki, bu bahar havasının geçici ve oldukça tehlikeli olabileceğini, hatta yakın gelecekte ciddi ekonomik sarsıntılara yol açabileceğini gösteriyor. Şu anki durum, acı bir şekilde, 2001 krizi öncesindeki döneme giderek daha fazla benzemeye başlıyor. Türk Lirası’nın değer kazanması elbette arzu edilen bir durumdur ve ekonomik sağlığın bir göstergesi olabilir. Ancak bu tür “illüzyona dayalı zorlamalarla” ya da “hot money” olarak adlandırılan kısa vadeli, spekülatif sermaye akışlarıyla elde edilen yapay güçlenme, uzun vadede ciddi riskler barındırmaktadır. Bu tür politikalar, biriken sorunları çözmek yerine, potansiyel bir krizi erteleme ve gelecekteki maliyetini artırma riski taşır. Ekonomik aktörlerin ve vatandaşların güvenini sarsan bu tür dalgalanmalar, uzun vadeli istikrar hedeflerine ulaşmayı zorlaştırır. Dolayısıyla, KKM hatasını “carry trade” ile düzeltmeye çalışmak, deyim yerindeyse, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibidir. Bir riski bertaraf etmeye çalışırken, yerine çok daha büyük veya farklı bir riskin temellerini atmak, ekonomik istikrar açısından kabul edilemez bir durumdur. Kalıcı bir istikrar için, yapısal sorunların cesaretle ele alınması, para ve maliye politikalarında tutarlılığın sağlanması ve piyasalara olan güvenin yeniden inşa edilmesi hayati önem taşımaktadır.
Kaynak: mahfiegilmez.com