Program Devrede Enflasyon Geriliyor

Türkiye Ekonomisinde Beklentiler ve Gerçekler: Enflasyonla Mücadelede Süregelen Vaatler ve Siyasi Etkiler

Türkiye ekonomisi üzerine yapılan değerlendirmelerde sıkça karşılaştığımız ifadeler var: “Program yürüyor,” “Enflasyon düşüyor,” “İyiye gidiyoruz.” Bu ifadeler, genellikle “düşecek,” “yürüyecek,” “gidecek” gibi gelecek zaman ekleriyle (“-cek,” “-cak”) veya şimdiki zaman kipiyle (“-yor”) dile getirilen umut dolu vaatler şeklinde karşımıza çıkıyor. Her ne kadar dil bilgisel olarak farklı zamanlara işaret etseler de, aslında hepsi geleceğe yönelik bir iyileşme beklentisini yansıtıyor. Özünde, tüm bu söylemler, “Durum daha iyiye gidecek” mesajını taşıyor. Bu, kuşkusuz herkesin arzu ettiği ve duymak istediği bir ifade.

Ancak, bu sürekli tekrar eden iyimser söylemlerin ardında yatan basit bir mantık sorusu zihinleri meşgul etmeye devam ediyor: Bir konuda gerçekten gelişme sağlamanın veya daha iyiye gitmenin temel şartı nedir? Yanıt aslında oldukça açık: O konuda henüz yeterince iyi olmamak veya arzu edilen seviyeye ulaşamamış olmaktır. Örneğin, Almanya gibi bir ülkenin enflasyonu tek haneye düşürmesi beklenemez, çünkü zaten halihazırda tek haneli enflasyon seviyesindedir. Bir kapının açılmasının temel şartı, o kapının kapalı olmasıdır. Benzer şekilde, ekonomik bir programın başarıyla yürütülmesinin, enflasyonun düşürülmesinin veya tek haneye indirilmesinin temel şartı, mevcut durumun henüz hedeflenen seviyeden uzak olmasıdır. Enflasyonla mücadele etme gerekliliği, enflasyonun hala ciddi bir sorun olmaya devam ettiğinin en açık göstergesidir. Eğer her şey yolunda ve hedefler doğrultusunda ilerliyorsa, sürekli yeni programlara ve mücadele çağrılarına neden ihtiyaç duyulsun ki?

Yıllardır Süren Mücadele: Ekonomi Neden Beklentilerin Altında Kalıyor?

Peki, bu ekonomik programları rayında tutma çabası ve enflasyonla mücadele gerekliliği ne zamandan beri gündemimizde? Bu “gelecek” ve “gidiyor” ekleri, ne zamandan beri hayatımızın bir parçası? Aslında bu durum, yeni bir gelişme olmaktan çok uzak. Uzun yıllardır, hatta on yıllardır benzer söylemlerle karşılaşıyoruz: “Daha iyi olacak,” “Daha iyiye gidiyor,” “Mücadelemiz sürecek” gibi ifadeler, ekonomideki sorunların sürekliliğini ve bir türlü kalıcı çözüme kavuşamamasını gözler önüne seriyor. Bu durum, bize bu konularda yıllardır istenen düzeyde bir başarı sağlanamadığını düşündürüyor. Peki, neden? Bu sürekli “beklenti” hali, Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarının mı, yoksa uygulanan politikaların mı bir sonucu?

Bu sürekli ertelenen hedefler ve tekrarlanan vaatler silsilesi, aslında ekonominin derinlemesine incelenmesi gereken kronik problemlerle boğuştuğunu gösteriyor. Her yeni dönemde “yeni bir başlangıç,” “daha iyi bir gelecek” söylemleriyle ortaya konan programlar, maalesef kalıcı iyileşmeler sağlamakta güçlük çekiyor. Bu durum, piyasa aktörleri ve vatandaşlar nezdinde güven erozyonuna yol açarken, geleceğe dair belirsizlikleri de artırıyor. Ekonomik istikrarın sağlanması, sadece kağıt üzerinde kalan hedeflerle değil, somut ve tutarlı adımlarla mümkün olabilir. Yıllardır süregelen bu döngü, ekonominin sadece rakamsal hedeflere odaklanmak yerine, temel yapısal sorunlarına eğilmesi gerektiğini bir kez daha kanıtlıyor.

Ekonomi-Siyaset İlişkisi: Merkez Bankası Bağımsızlığı ve Politik Tercihler

Türkiye’de ekonomik yönetim, bazı istisnai dönemler dışında, hiçbir zaman tam anlamıyla ekonomi bürokrasisine bırakılmadı. Özellikle 2019 yılından sonra bu durum daha da belirginleşti. 2019’dan bu yana geçen sürede, ekonomi politikalarının bağımsız bir şekilde yürütüldüğü çok kısa bir dönemden bahsedebiliriz: Naci Ağbal’ın Merkez Bankası Başkanlığı dönemindeki yaklaşık beş aylık süreç. Ancak bu dönem de, piyasaların gerektirdiği ancak siyasi iktidar tarafından yüksek bulunan faiz politikaları nedeniyle kısa ömürlü oldu. Murat Çetinkaya’nın 2019 ortasında “laf dinlemediği” gerekçesiyle Merkez Bankası Başkanlığı görevinden alınması, siyasi iradenin ekonomi üzerindeki etkisinin en çarpıcı örneklerinden biriydi. Bu tarihten günümüze kadar olan dönem, Türkiye ekonomisinin istikrarsızlıkla boğuştuğu, bir türlü rahat bir nefes alamadığı bir süreç olarak hafızalara kazındı.

Merkez Bankası’nın özerkliğinin zedelenmesi, para politikalarının etkinliğini doğrudan etkiledi. Politika faizlerinin enflasyonun altında tutulması yönündeki tercihler, kur üzerinde ciddi baskılar oluşturdu ve enflasyonun yükselişini hızlandırdı. Naci Ağbal döneminde piyasa beklentilerine uygun olarak atılan adımlar, sınırlı bir toparlanma emaresi göstermiş olsa da, faiz indirimleri baskısı altında bu toparlanma sürdürülemedi. 2021 Eylül ayında başlayan ve faiz indirimlerinin agresif bir şekilde sürdürüldüğü dönem, hafızalardaki yerini koruyor ve bu dönemin getirdiği olumsuz sonuçları hala derinden yaşıyoruz. Bu politikaların ardında yatan temel düşünce, düşük faizlerin üretimi ve ihracatı artıracağı, böylece enflasyonun kendiliğinden düşeceği yönündeydi. Ancak gerçekler, bu beklentilerin tam tersi yönde gelişti.

2021 Eylül Dönemi ve Ekonomik Mirası

2021 Eylül’ünde başlayan ve “yeni ekonomi modeli” olarak adlandırılan dönem, Türkiye ekonomisi üzerinde kalıcı etkiler bıraktı. Düşürülen faizler, döviz kurunda kontrolsüz bir tırmanışa yol açtı. Döviz kurundaki bu yükselişi durdurmak amacıyla Kur Korumalı Mevduat (KKM) sistemi icat edildi. KKM, döviz kurundaki yükselişi bir nebze frenlese de, Hazine ve Merkez Bankası üzerinde trilyonlarca lirayı aşan devasa bir yük oluşturdu. Bu yük, sonuçta tüm vatandaşların ödediği vergilerle karşılandı ve bütçe dengesini olumsuz etkiledi.

Bu dönemin en belirgin sonuçlarından biri de rekorlar kıran ve hala 2021 Eylül ayındaki seviyenin kat kat üzerinde seyreden enflasyon oldu. Yüksek enflasyon, geniş kitlelerin alım gücünü eriterek her geçen gün daha da yoksullaşmasına neden oldu. Asgari ücretliler, emekliler ve sabit gelirliler, enflasyonun en ağır yükünü omuzladı. Gıda, kira ve temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışları, yaşam maliyetini dayanılmaz seviyelere taşıdı. Orta Direk olarak bilinen kesim erirken, sosyal eşitsizlikler derinleşti.

Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler (KOBİ’ler) de bu süreçten derinden etkilendi. Yükselen girdi maliyetleri, finansmana erişim zorlukları ve belirsiz ekonomik ortam, birçok KOBİ’nin ayakta kalmasını güçleştirdi, birçoğu kapanma noktasına geldi. Üretici çiftçiler ise, yükselen mazot, gübre, tohum ve ilaç fiyatları karşısında ürünlerinin para etmemesiyle boğuştu. Üretim maliyetlerinin artması, çiftçinin kazanç sağlayamamasını ve tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini tehdit etti. Bütün bu yaşananların doğal bir sonucu olarak, “enflasyonun beli kırılacak,” “şu yıl tek haneye inecek,” “ihracat 500 milyar dolara ulaşacak,” “kişi başına gelir 25 bin dolar olacak” gibi bitmek bilmeyen vaatler, yani “cek”ler, “cak”lar ve “yor”lar tekrar tekrar gündeme geldi. Ancak, bu “cek” ve “cak”lar eşliğinde günler, aylar, hatta yıllar geçmesine rağmen, birçok hedef ya tutturulamadı ya da sürekli olarak ertelendi. Bu durum, ekonomik yönetimde güven sorununu daha da derinleştirdi.

Çaresizlik mi, Tercih mi? Türkiye Ekonomisinin Yol Ayrımı

Türkiye ekonomisi yıllardır neden böyle bir kısır döngü içerisinde? Neden yerinde saymakla kalmayıp, bazı göstergelerde geriye gidiyor? Vatandaşlar her geçen gün neden daha fazla yoksullaşıyor, özellikle küçük işletmeler neden her geçen gün daha büyük zorluklarla karşılaşıyor? Bu sorular, Türkiye’nin ekonomik geleceği açısından kritik önem taşıyor ve geniş bir toplumsal kesimi yakından ilgilendiriyor.

Bu durumun temelinde yatan nedenler neler olabilir? Ekonomi politikaları oluşturulurken yapılan hatalar mı söz konusu? İşi bilmeme, yanlış tercih yapma durumu mu yaşanıyor? Yoksa bütün bu yaşananlar, bilinçli bir siyasi tercihin, kısa vadeli siyasi çıkarların uzun vadeli ekonomik istikrara feda edilmesinin bir sonucu mu? Bu soruların yanıtı, Türkiye’nin ekonomik sorunlarının doğasını anlamak ve kalıcı çözümler üretebilmek için hayati öneme sahip. Ekonominin, siyasi çıkarlara kurban edildiği şüpheleri, piyasa aktörleri ve uluslararası yatırımcılar nezdinde güven kaybına yol açarak, ülkenin ekonomik potansiyelini gerçekleştirmesini engelliyor.

Ekonomik kararların rasyonel ve bilimsel temellere dayalı olması, kısa vadeli seçim kaygılarından arındırılması, sürdürülebilir kalkınma ve refah artışı için elzemdir. Aksi takdirde, sürekli tekrarlanan “daha iyi olacak” vaatleri, sadece birer temenniden öteye geçemeyecek ve halkın ekonomik gerçekliklerle yüzleşmek zorunda kalmasına neden olacaktır. Türkiye’nin, kronikleşen ekonomik sorunlarından kurtulabilmesi için, ekonomik yönetimde şeffaflık, öngörülebilirlik ve bağımsızlık ilkelerinin güçlendirilmesi, popülist yaklaşımlardan uzak, liyakate dayalı bir kadro ile uzun vadeli bir vizyon oluşturulması gerekmektedir. Ancak bu şekilde, “cek”ler ve “cak”lar yerine, somut ve kalıcı iyileşmelerle dolu bir ekonomik geleceğe doğru adım atılabilir. Ülkenin ekonomik potansiyelinin tam anlamıyla harekete geçirilmesi ve vatandaşların hak ettikleri refah seviyesine ulaşması, ancak bu tür kapsamlı ve cesur adımlarla mümkün olacaktır.