Faiz İndirimi Müjdesi

Sağlık Katılım Payı Zammı ve Enflasyon Gölgesinde Faiz İndirimi Stratejileri

Son dönemde Türkiye ekonomisinde yaşanan önemli gelişmelerden biri, sağlık hizmetlerindeki katılım payına yapılan zammın ardından gelen kısmi geri çekme kararı oldu. Bu durum, piyasaları yakından takip eden uzmanlar arasında geniş yankı uyandırırken, pek çok tartışmayı da beraberinde getirdi. Görünen o ki, tüm bu sürecin ve atılan adımların ardında yatan temel motivasyon, faiz indirimleri için uygun bir zemin hazırlamak ve para politikası adımlarının önünü açmaktı. Bu stratejik hamlenin sonuçlarını ve ekonomiye yansımalarını derinlemesine incelemek, atılan adımların arkasındaki niyetleri daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.

Yakın zamanda detaylı bir şekilde ele aldığımız, sağlıktaki katılım payına yapılan zammın geri alınması kararı, aslında bu büyük ekonomik resmin önemli bir parçasıydı. Olayın ilk “sıcaklığı” ve kamuoyundaki ilk tepkiler geride kaldığına göre, şimdi daha sakin bir zihinle, neyin neden yapıldığını, bu kararın ardındaki ekonomik ve siyasi dinamikleri detaylıca irdelemekte fayda var. Konunun özünü hatırlamak ve tüm detayları masaya yatırmak, atılan adımların etkilerini daha net kavramamızı sağlayacaktır.

Sağlık Katılım Payı Zammının Ekonomiye ve Enflasyona Etkisi

Türkiye’de sağlık hizmetlerinde vatandaşlardan alınan katılım payları, uzun bir süredir, tam olarak 2017 yılından bu yana herhangi bir değişikliğe uğramamıştı. Ancak bu durum, 25 Ocak tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tebliği ile değişti. Yayımlanan tebliğe göre, sağlık katılım payları 15 Ocak tarihinden itibaren geçerli olmak üzere artırıldı. Bu zam kararı, hemen ocak ayı enflasyon verilerine güçlü bir şekilde yansıdı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) içerisinde, “sağlık” grubunda yaklaşık yüzde 24’lük dikkat çekici bir artış kaydedildi. Bu artışın, ocak ayındaki toplam yüzde 5,03’lük TÜFE artışına doğrudan etkisi ise 0,96 puan olarak hesaplandı. Bu, ocak ayı enflasyonunun neredeyse beşte birinin, sağlıktaki bu zamdan kaynaklandığı anlamına geliyordu ki, tek bir sektörden gelen bu etki oldukça dikkat çekiciydi.

Ancak, bu 0,96 puanlık etkinin tamamı sadece katılım payı artışından kaynaklanmıyordu. Aynı dönemde, özel muayenehane ücretlerinde ve benzeri diğer sağlık hizmeti kalemlerinde de önemli fiyat artışları yaşanmıştı. Yine de, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından yapılan detaylı hesaplamalar, sadece katılım payı artışının ocak ayı enflasyonu üzerindeki etkisini ayrı olarak belirledi. Bu hesaplamalara göre, katılım payının tek başına TÜFE’ye etkisi 0,56 puanı buluyordu. Bu rakam, tek bir düzenlemenin genel enflasyon üzerindeki gücünü ve hassasiyetini net bir şekilde ortaya koymaktaydı. Dahası, katılım payı zammı 15 Ocak’tan itibaren yürürlüğe girdiği için, bu zammın enflasyon üzerindeki etkisi sadece ocak ayıyla sınırlı kalmayacak, “devir etkisi” (carry-over effect) ile şubat ayında da kendini hissettirecekti. Uzmanlar, şubat ayındaki etkinin de ocak ayındaki kadar, yani yaklaşık yarım puan (0,5 puan) dolayında olacağını tahmin ediyordu. Böylece, şubat ayında yüzde 3,5 civarında tahmin edilen TÜFE artışının önemli bir kısmının, yine bu katılım payı zammından kaynaklanması bekleniyordu ki, bu durum ekonomi yönetimini ciddi bir ikilemle karşı karşıya bırakıyordu.

Katılım Payı Zammının Geri Çekilme Süreci ve Ardındaki Nedenler

Şubat ayı enflasyonunun yüzde 3,5 civarında seyretmesi beklenirken, bazı dış faktörler bu tahminin üzerinde bir artış riskini beraberinde getiriyordu. Özellikle Euro kurunda yaşanan yükselişin sepet kura yansıması ve şubat ayının ikinci yarısında etkili olan sert kış koşulları nedeniyle yaş meyve sebze fiyatlarında ortaya çıkan artışlar, enflasyonun yüzde 4’e doğru hareketlenmesine neden olabilirdi. Böylesi bir senaryo gerçekleştiğinde, yıllık enflasyonu psikolojik eşik olan yüzde 40 sınırının altına çekmek tamamen imkansız hale gelecekti. İşte bu olumsuz gidişatı tersine çevirmese de, en azından törpüleyebilecek ve hedeflere ulaşmayı kolaylaştırabilecek güçlü bir araç mevcuttu: Sağlıktaki katılım payı zammını geri çekmek.

Ancak, bu geri çekme kararı alınırken sergilenen hız ve koordinasyon eksikliği, kamu yönetimindeki karar alma süreçlerinin ne kadar karmaşık ve bazen de şaşırtıcı olabileceğini gözler önüne serdi. Süreç içerisinde yaşananlar ve sonuçları, adeta bir dizi dikkat çekici maddeyle özetlenebilir:

  1. İlk Adım ve Koordinasyon Eksikliği Tartışması: Sağlıktaki katılım payı artışı, ya Maliye Bakanlığı’nın bu konuda tamamen habersiz olmasıyla gerçekleşti ya da zammın enflasyon üzerindeki etkisinin bu denli büyük olacağı doğru bir şekilde hesaplanamadı. Her iki ihtimal de, kamu kurumları arasındaki koordinasyon eksikliği veya geleceğe yönelik öngörü zayıflığı konusunda ciddi soruları akla getiriyordu. Bu durum, ekonominin farklı kollarındaki kararların bütüncül bir yaklaşımla ele alınmadığı eleştirilerini beraberinde getirdi.

  2. Enflasyon Verileriyle Gelen Şok Etki: Zam yapıldıktan sonra, TÜİK’in 3 Şubat’ta ocak ayı enflasyon verilerini açıklamasıyla birlikte bu zammın genel enflasyon üzerindeki belirgin ve yüksek etkisi net bir şekilde ortaya çıktı. Bu veriler, karar alıcılar için bir “uyanış” niteliği taşıdı ve durumun ciddiyetinin ilk somut göstergesi oldu.

  3. Merkez Bankası’nın Kritiği ve Uyarısı: Eğer olayların akışı ve enflasyon üzerindeki etkisi hala yeterince kavranamadıysa, 4 Şubat’ta Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yaptığı açıklama devreye girdi. Merkez Bankası, katılım payı zammının ocak ayı TÜFE’sine etkisinin 0,56 puan olduğunu ve bu etkinin şubat ayında da süreceğini vurgulayarak, konunun para politikası açısından ne kadar kritik olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bu uyarı, ekonomi yönetiminin harekete geçmesi için güçlü bir sinyaldi.

  4. Ekonomi Yönetiminin Geç Kalan Tepkisi: Diyelim ki ayın ilk günlerinde, şubat ayında genel enflasyon artışının çok düşük kalacağı ve bu nedenle katılım payından gelecek etkinin önemsiz olacağı gibi bir düşünce hakimdi. Ancak şubat ayı ilerledikçe, enflasyonun nereye doğru gittiği, piyasadaki herkes tarafından az çok görülürken, ekonomi yönetiminin bu durumu nasıl gözden kaçırdığı veya neden daha erken harekete geçmediği merak konusu oldu. Bu gecikme, karar alma süreçlerindeki reaksiyon süresini sorgulattı.

  5. Geri Çekme Kararının Hızlı Alınması: Şubat ayının sonuna doğru, durumun vahameti iyice anlaşıldı ve yıllık enflasyonu yüzde 40’ın altında tutma hedefi ciddi anlamda tehlikeye girince, hızlı bir refleksle harekete geçildi. 23 Şubat’ta yayımlanan bir tebliğle katılım payı zammının bir kısmı geri alındı. En dikkat çekici yanı ise, bu geri çekme kararının zammın yürürlüğe girdiği 15 Ocak’tan geçerli olacak şekilde, yani geriye dönük olarak uygulanmasıydı. Bu, zammın bir kısmının tamamen iptal edildiği ve vatandaşlara geri ödeme gibi idari süreçlerin gündeme geleceği anlamına geliyordu.

  6. Şubat Enflasyonuna Beklenen Etki: Katılım payı zammındaki bu kısmi iptalden sonra, şubat ayında sağlık grubunda beklenen fiyat artışları önemli ölçüde azaldı, hatta bazı kalemlerde düşüş bile yaşanması öngörülüyordu. Zam iptali söz konusu olmasaydı, şubat enflasyonuna yarım puan kadar ek bir etki gelecekti. Dolayısıyla, şubat ayı için yapılan ilk enflasyon tahminleri, bu iptal sayesinde yaklaşık yarım puan aşağı çekilmeliydi. Bu, hedeflenen “düşük” enflasyon rakamına ulaşmada önemli bir avantaj sağladı.

  7. Tam Geri Çekmenin Potansiyel Etkileri: Eğer sağlıktaki katılım payı zammının tamamı geri alınmış olsaydı, şubat ayı enflasyonuna ilişkin ilk tahminleri 1 puan kadar düşürmek gerekecekti. Bu durum, kararın sadece “kısmi” olmasının ardındaki hesaplamaların da ne kadar hassas olduğunu, yani tam olarak hedeflenen etkinin elde edilmesi için yapılan ince ayarları gösteriyor.

  8. TÜİK’in Konumlandırması: Yaşanan bu operasyonda en “masum” kurumun Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) olduğu söylenebilir. Türkiye’de fiyat verileri konusunda sıkça eleştirilen ve çeşitli suçlamalara maruz kalan TÜİK’in, bu zam ve ardından zammı geri alma operasyonunda hiçbir dahli bulunmadığı açıktır. TÜİK, sadece açıklanan verileri mevcut metodolojiye göre kayıt altına almakla yükümlü tarafsız bir kurumdur.

Yıllık Enflasyonda Yüzde 40 Sınırının Altına İnme Hedefi ve Siyasi Algı

Şubat ayı enflasyon tahminleri, bu düzenleme öncesinde ağırlıklı olarak yüzde 3,5 dolayındaydı. Ancak katılım payı zammının kısmen geri alınması ve bu geri çekmenin enflasyon üzerindeki birebir etkisinin hesaplanmasındaki karmaşıklıklar nedeniyle, tahminler yüzde 2,5-3,0 aralığına yoğunlaşmaya başladı. Bu noktada, “yüzde 40 eşiği” gibi psikolojik ve siyasi sınırların ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı.

Ancak, yazının girişinde de belirtildiği gibi, son dönemde Euro kurunda gözlenen yükselmeden kaynaklanan sepet kurdaki artış, yaş meyve sebze fiyatlarındaki hızlı tırmanış ve özellikle Ramazan ayı öncesi yaşanan zam istismarları gibi faktörler, enflasyonun bu aralığın üstüne çıkma riskini canlı tutuyordu. Buna rağmen, ekonomi yönetiminin ve piyasa aktörlerinin “umutları”, şubat ayı enflasyonunun yüzde 3’ün az da olsa altında kalması yönündeydi. Hatta beklenti, yıllık artışın yüzde 40 sınırının altına inmesini sağlayacak şekilde, yüzde 2,96 veya daha düşük bir oranın gelmesiydi. Bu, sadece istatistiksel bir başarıdan öte, siyasi bir söylem oluşturmak için de kritik bir eşikti.

“Ha yüzde 40,01, ha yüzde 39,99; aralarında ne fark var ki?” diye düşünebilirsiniz ve bu düşüncenizde haklısınız. Ancak siyaseten ve algı yönetimi açısından bakıldığında, “Bakın, enflasyonla mücadelede nasıl başarılı oluyoruz! Yıllık enflasyonu yüzde 40’ın altına çektik!” diyebilmek için somut bir “malzeme” gereklidir. Gelişmelere biraz da politikacı gözlüğüyle bakıldığında, bu ince farkın neden bu kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Şubat ayındaki fiyat artışı yüzde 2,96 olarak gerçekleşirse, yıllık enflasyon oranı yüzde 39,99’a inecekti. Yüzde 40’ın altı mı? Evet, altı. İşte önemli olan da tam olarak buydu; psikolojik sınırın aşılması ve başarının ilan edilebilmesi.

Enflasyon Yüzde 30’lardayken Faiz Yüzde 45 Olur mu? Merkez Bankası ve Para Politikası

Yıllık enflasyon oranı yüzde 39,99 da olsa, bu matematiksel olarak hala “yüzde 30’lu rakamlar” kategorisine giriyor, değil mi? Kesinlikle öyle. Dolayısıyla, enflasyon yüzde 30’lardayken, politika faizinin yüzde 45 gibi oldukça yüksek bir seviyede tutulması, ekonomi yönetiminin gözünde sürdürülebilir bulunmayabilir ve faiz indirimine gitme yönünde bir gerekçe olarak kullanılabilir. Bu durum, genellikle “Enflasyon düşüyor, faizler de düşmeli” şeklinde bir argümanla desteklenir. İşte bu mantık silsilesi, sağlıktaki katılım payı operasyonunun tek ve asıl amacını net bir şekilde ortaya koyuyor: 6 Mart’taki Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında faiz indirimine alan açmak, bu yönde bir kararın alınabilmesi için uygun koşulları yaratmak ve kamuoyunu bu karara hazırlamak.

Aksi takdirde, o katılım payı zammı, vatandaş için sanıldığı kadar büyük ve önemli bir yük teşkil etmiyordu. Bu durum, zammın geri alınmasındaki asıl amacın vatandaşın sırtına binen yükü hafifletmek olmadığını düşündürüyor. Kaldı ki, eğer bu zam gerçekten vatandaşa büyük bir yük getirecek olsaydı, “Niye en başta getirilmişti?” sorusunu sormak gerekmez miydi? Hem vatandaş için önemsiz görülen hem de kamuya kayda değer bir gelir yaratmayacak olan bu zam, enflasyon rakamları açısından bir “sorun” haline gelince geri alınmıştır. Burada tek önemsenen şey, enflasyonun kamuoyuna nasıl göründüğü, yani ekonomik algısıdır. Bu durum, gerçek enflasyonla mücadeleden ziyade, rakamların yönetilerek istenen sonuçların elde edilmeye çalışıldığı izlenimini güçlendiriyor.

Enflasyon rakamları düşük gösterildiğinde, Merkez Bankası’nın faiz indirimine gitmesinin kamuoyunda veya piyasalarda büyük bir sorun yaratmayacağı düşünülmektedir. Bu, özellikle ekonomik büyüme ve istihdam gibi hedeflerle birlikte ele alındığında, faiz indirimlerini cazip hale getirebilir. Ancak bu yaklaşım, önemli bir gerçeği gözden kaçırıyor gibi görünüyor: enflasyon gerçekten düşmeyecek, sadece istatistiksel manevralarla “düşük görünecek”, o kadar! Bu durum, ekonominin temel sorunlarına kalıcı bir çözüm üretmekten ziyade, geçici bir makyaj operasyonundan ibaret kalma riski taşıyor. Gerçek enflasyon düşüşü olmadan yapılan faiz indirimleri, orta ve uzun vadede kurda baskı, dış ticaret açığında artış ve yatırım kararlarında belirsizlik gibi olumsuz sonuçlar doğurabilir.

Peki, vatandaş bu “düşük görünen” enflasyon rakamlarına inanıyor mu? İşte bu, işin en kritik noktası. Merkez Bankası’nın kendi yaptığı çalışmalara ve vatandaşın enflasyon beklentilerindeki artışa bakıldığında, kamuoyunun resmi rakamlarla kendi yaşadığı gerçeklik arasındaki farkı hissettiği görülüyor. Ayrıca, enflasyonun daha yüksek gerçekleşeceğini düşünen bir vatandaş kitlesinin, bu tür faiz indirimlerini nasıl karşılayacağı da önemli bir sorudur. Bu durum, toplumun ekonomik beklentilerini ve güvenini nasıl etkiliyor? Keşke bu tür politik kararlar alınırken, vatandaşın algısı ve beklentileri de arada bir sorgulansa, daha kapsamlı bir değerlendirme yapılabilseydi. Çünkü halkın ekonomiye olan güveni, ancak şeffaf ve gerçekçi politikalarla tesis edilebilir.

Ekonomik istikrar ve güven, sadece rakamları manipüle ederek değil, şeffaf, tutarlı ve öngörülebilir politikalarla inşa edilir. Aksi takdirde, kısa vadeli siyasi kazanımlar uğruna atılan adımlar, orta ve uzun vadede daha büyük ekonomik sorunlara, piyasalarda güvensizliğe ve kalıcı enflasyon beklentilerine yol açabilir. Sağlık katılım payı zammı ve geri çekme operasyonu, Türkiye ekonomisindeki para politikası ve enflasyonla mücadele yaklaşımlarına dair derinlemesine düşünmemiz gereken pek çok soruyu ve olası gelecekteki senaryoları beraberinde getirmektedir.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com