Enflasyon Düşerken Ekonomi Nereye Gidiyor

Enflasyon Düşerken Ekonomideki Derin Değişimler: Tasarruftan Tüketime, Büyümeden Dengelenmeye

Ekonomik göstergelerin seyri, bir ülkenin geleceğine dair önemli ipuçları taşır. Özellikle enflasyon, hane halkından iş dünyasına, kamudan yatırımcılara kadar herkesi doğrudan etkileyen kritik bir makroekonomik faktördür. Türkiye gibi yüksek enflasyon deneyimi yaşamış ülkeler için, enflasyonun düşüş eğilimine girmesi, ekonomide köklü değişimleri ve yeni dinamikleri beraberinde getirir. Bu sürecin ne anlama geldiğini anlamak için, öncelikle enflasyon yükselirken yaşananlara kısa bir bakış atmak ve ardından mevcut durumdaki tersine dönüşü detaylandırmak gerekmektedir.

Geçmişte enflasyonun yükselişte olduğu dönemlerde, politika yapıcıların faizleri artırmak yerine düşürmeyi tercih ettiği bir tabloyla karşı karşıya kaldık. Bu durum, ekonominin temel işleyişinde ciddi bozulmalara yol açtı. Mevduat faizlerinin enflasyonun altında kalması, tasarruf sahipleri için Türk Lirası cinsinden birikim yapmanın cazibesini tamamen yitirmesine neden oldu. İnsanlar, tasarruflarının satın alma gücünü koruyamayacağını, faiz gelirleriyle enflasyonu telafi edemeyeceklerini fark edince, birikimlerini hızla enflasyona karşı koruma arayışına girdi. Bu arayışın doğal sonucu olarak, döviz (başta Dolar olmak üzere), altın gibi geleneksel güvenli liman varlıklara ve çeşitli mal alımlarına yöneldiler.

Mal alımı tercihi oldukça geniş bir yelpazeye yayıldı. Gayrimenkulden otomobile, beyaz eşya gibi dayanıklı tüketim mallarından deterjan, şampuan, gıda ürünleri gibi dayanıksız tüketim mallarına kadar her alanda yoğun bir talep artışı yaşandı. Hane halkı, paranın değerini hızla yitirmesi korkusuyla, gelecekteki tüketim ihtiyaçlarını bugüne çekerek (“öne çekilmiş talep” olarak adlandırılan bu olgu), harcamalarını artırdı. Bu öne çekilmiş ve yoğun talep artışı, arzı aşarak fiyatlar genel seviyesinde sürekli bir yükselişe, yani enflasyona zemin hazırladı. Üreticiler de artan maliyetlerini ve talebi fiyatlarına yansıttıkça enflasyon sarmalı daha da derinleşti. İşte şimdi, bu mekanizmaların tam tersi bir sürecin başladığına tanıklık ediyoruz.

Günümüzde ise tablo önemli ölçüde değişmiş durumda. Her ne kadar hane halkının zihnindeki veya günlük hayattaki enflasyon oranı (%90 civarında olduğu düşünülen) ile resmi faiz oranları arasında bir fark olsa da, döviz kurundaki istikrar ve oynaklığın azalması, Türk Lirası mevduatlarını beklenmedik bir şekilde cazip hale getirdi. Döviz kuru üzerinde geçmişteki kadar büyük dalgalanmalar yaşanmaması, Türk Lirası faizinin “döviz faizi” gibi algılanmasına yol açıyor; yani insanlar, Türk Lirası’nda kalmanın, dövize yatırım yapmakla benzer veya daha yüksek getiri sağlayabileceği düşüncesine kapılıyor. Bu durum, tasarruf sahiplerini harcama yapmak yerine birikimlerini mevduata veya tahvile yatırmaya teşvik ediyor. Bu stratejiyle, yüksek faiz oranlarından faydalanarak gelecekteki satın alma güçlerini artırmayı hedefliyorlar.

Tasarruf eğiliminin artması ve paranın değerini koruyabileceği inancının güçlenmesiyle birlikte, tüketim talebinde gözle görülür bir düşüş yaşanıyor. Artık insanlar, ihtiyaçlarını aceleyle karşılama veya “bugün alalım yarın pahalanır” mantığıyla hareket etme motivasyonunu kaybediyor. Bu durum, piyasadaki üretilen ve satışa sunulan malların eskisi gibi hızlıca alıcı bulamamasına yol açıyor. Satışların yavaşlaması ve stokların birikmesi karşısında firmalar, üretimlerini kısmak zorunda kalıyor. Üretimdeki bu düşüş, doğrudan ekonomik büyümeyi olumsuz etkiliyor; yani ekonomi daha yavaş büyüyor veya bazı sektörlerde daralma yaşanıyor. Tüketim talebindeki bu gerileme, “talep kökenli enflasyon” üzerinde doğrudan ve güçlü bir düşüş baskısı yaratıyor.

Aynı zamanda, döviz kurunun göreceli olarak istikrarlı seyretmesi, ithal girdi maliyetlerinin artış hızını yavaşlatıyor. Petrol, doğalgaz, ara mallar ve diğer ithal ürünlerin maliyetleri sabit kaldıkça veya sınırlı artış gösterdikçe, üreticilerin maliyetleri de daha az yükseliyor. Bu durum, “maliyet kökenli enflasyon” üzerinde ciddi bir aşağı yönlü baskı oluşturuyor. Mevcut politika seyrinin bu etkileriyle birlikte, zaten matematiksel olarak “baz etkisi” dediğimiz geçmiş yılın yüksek enflasyon oranlarına göre bugünkü oranların daha düşük çıkması durumu da enflasyondaki düşüşü destekliyor. Böylece enflasyon, hem temel ekonomik dinamiklerin değişimi hem de istatistiksel etkilerle birlikte kademeli olarak geriliyor.

Ekonomideki bu talep daralması ve buna bağlı olarak yaşanan üretim düşüşü, yalnızca iç piyasayı değil, dış ticaret dengelerini de önemli ölçüde etkiliyor. Üretimin azalması, doğal olarak üretimde kullanılan ithal girdi miktarının da düşmesine yol açar. Örneğin, bir fabrika daha az otomobil ürettiğinde, bu otomobiller için ihtiyaç duyduğu ithal motor parçalarını veya elektronik bileşenleri daha az ithal eder. Benzer şekilde, genel tüketimdeki düşüş, nihai tüketim mallarının ithalatını da azaltır. Bu iki etki birleştiğinde, ülkenin toplam ithalat faturası belirgin bir şekilde geriler. İhracatın nispeten istikrarlı seyrettiği veya daha az etkilendiği bir senaryoda, ithalatın düşmesi doğrudan cari açığın azalmasına katkı sağlar.

Yılın başında yüzde 4 civarında bir cari açık vereceği öngörülen ekonomik dengenin, gelinen noktada yüzde 1,5 gibi daha düşük seviyelere inmesi bekleniyor. Bu, ülkenin dış finansman ihtiyacının azaldığı, döviz rezervleri üzerindeki baskının hafiflediği ve makroekonomik istikrar açısından olumlu bir gelişme olduğu anlamına gelir. Daha düşük bir cari açık, uluslararası piyasalarda ülkenin kredibilitesini artırırken, dış şoklara karşı direncini de güçlendirir. Bu iyileşme, enflasyonla mücadele sürecinin beklenmedik ama hoş bir yan çıktısı olarak değerlendirilebilir.

Enflasyondaki düşüş ve ekonomik aktivitedeki yavaşlama, devletin mali dengeleri üzerinde de doğrudan bir etki yaratıyor. Özellikle Katma Değer Vergisi (KDV) ve Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi dolaylı vergiler, tüketim harcamaları ve ithalat üzerinden tahsil edilen önemli gelir kalemleridir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, eğer hane halkı tüketim harcamalarını kısıyor ve üretimde kullanılan veya nihai tüketim amaçlı ithalat düşüyorsa, bu vergilerin tahsilatında da doğal olarak bir gerileme yaşanması kaçınılmazdır. Daha az mal ve hizmet satıldığında veya daha az ithalat yapıldığında, devletin bu kalemlerden elde ettiği gelir de azalır.

Bu durum, bütçe dengesi açısından önemli zorlukları beraberinde getirir. Daha önce revize edilerek 2,2 trilyon liralık bir açık hedefi açıklanmış olsa da, eğer ekonomideki bu yavaşlama ve dolaylı vergi tahsilatındaki düşüş devam ederse, bu hedefe ulaşmak oldukça güçleşecektir. Yeni ve ek vergi düzenlemeleri yapılmadığı takdirde, bütçe açığı hedeflenenin üzerine çıkma riskiyle karşı karşıya kalabilir. Bu da hükümetin harcama politikalarını gözden geçirmesi, tasarruf tedbirlerini artırması veya gelir artırıcı yeni önlemler alması gerekliliğini ortaya koyar. Aksi takdirde, artan bütçe açığı, kamu borçlanmasını yükselterek gelecek dönemlerde ekonomik istikrar üzerinde ek bir yük oluşturabilir.

Enflasyonun yükseldiği dönemlerde, özellikle üretim artışının da desteğiyle piyasalar oldukça canlı ve hareketli bir görüntü sergiliyordu. Yatırımlar, tüketim ve ticari faaliyetler hız kazanmıştı; adeta bir “büyüme illüzyonu” yaşanıyordu. Ancak şimdi, enflasyon düşüş seyrine girerken, ona paralel olarak gerileyen üretim ve yavaşlayan talep ile birlikte piyasa bu ivmesini kaybediyor. Bu gidişatın bir süre daha devam edeceği öngörülürse, ekonomi politikaları üzerindeki temel bir çatışmanın daha da büyüyeceği açıktır. Bir yanda “enflasyonu ne pahasına olursa olsun düşürelim” diyen ve makroekonomik dengeyi önceliklendiren bir grup varken, diğer yanda “büyümeden vazgeçersek vatandaş desteğini kaybederiz” argümanıyla büyüme ve istihdamı ön planda tutan bir başka grup yer alıyor.

Bu gibi durumlarda, genellikle “arabulucular” veya “denge sağlayıcılar” sahneye çıkar. Bu kesimler, iki uç görüş arasında bir orta yol bulmaya çalışarak “önce biraz enflasyonu düşürelim, sonra büyümeye odaklanırız” gibi pragmatik bir yaklaşım sunarlar. Hangi grubun politikalar üzerinde daha etkili olacağı sorusunun yanıtı ise, büyük ölçüde ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik konjonktüre, özellikle de seçim takvimine bağlı olarak değişir. Eğer genel seçimlere uzun bir zaman varsa, başlangıçta “enflasyonu ne pahasına olursa olsun düşürelim” diyen kesimler daha etkin olabilir. Çünkü bu dönemde kısa vadeli maliyetler (ekonomik yavaşlama) siyasi olarak daha tolere edilebilir görülür.

Ancak zaman ilerledikçe ve enflasyonda belirli bir düşüş sağlandıkça, “enflasyonu yeterince düşürdük, artık büyümeye dönelim” diyenlerin etkisi artmaya başlar. Ekonomik durgunluğun toplumsal maliyeti ve işsizlik kaygıları ön plana çıktıkça, büyüme yanlısı politikaların sesi yükselir. Seçimlere yaklaşıldıkça ise, “büyümeden vazgeçersek vatandaş desteğini kaybederiz” argümanını savunanların ağırlığı belirgin şekilde artar. Çünkü siyasi iktidarlar, seçim öncesi dönemlerde seçmen memnuniyetini ve refah algısını korumak adına genellikle büyümeyi teşvik edici politikalara yönelirler, bu da enflasyonla mücadeledeki kararlılıktan ödün verme riskini beraberinde getirebilir. Ekonomi yönetimi, bu hassas dengeyi gözeterek hem enflasyonla kalıcı mücadeleyi sürdürmeli hem de ekonomik faaliyetlerin tamamen durma noktasına gelmesini engellemelidir.

Mevcut durum değerlendirildiğinde, “enflasyonu ne pahasına olursa olsun düşürelim” diyenlerin, en azından yıl sonuna kadar politikalar üzerinde daha belirleyici bir etkiye sahip olacağı düşünülmektedir. Bu, önümüzdeki dönemde sıkı para ve maliye politikalarının devam edeceğine, talep daralmasının ve ekonomik yavaşlamanın bir süre daha gözlemlenebileceğine işaret etmektedir. Ekonomik istikrarın sağlanması ve fiyat istikrarına ulaşılması hedefi, kısa vadede büyüme fedakarlığını gerektiren bir öncelik olarak benimsenmiş gibi durmaktadır. Bu tür ekonomik döngüler ve politika tercihleri, aslında ulusal ekonomilerin tarihinde sıkça karşılaşılan senaryolardır ve kamu kesiminde uzun yıllar görev yapmış bir bireyin gözlem ve tecrübeleriyle de doğrulanmaktadır.

Bu değerlendirmelerin temelinde, kamu sektöründe geçen 25 yıllık bir deneyimin birikimi yatmaktadır. Ekonomi yönetiminin farklı dönemlerinde benzer dinamiklerin ve politika çatışmalarının tekrarlandığına defalarca şahit olunmuştur. Dolayısıyla, mevcut ekonomik gidişatın ve alınacak kararların, geçmişteki deneyimlerden çıkarılan derslerle şekillendiğini söylemek mümkündür. Her ne kadar her dönem kendine özgü koşullara sahip olsa da, makroekonomik ilkeler ve insan davranışları üzerinde oluşan tepkiler benzer eğilimleri gösterme eğilimindedir.

Kaynak: mahfiegilmez.com

  • Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.