Beklenen Kapasite Gerilemesi

Türkiye İmalat Sanayinde Kapasite Kullanımı Neden Düşüyor? Ekonomi Politikalarının Derinleşen Etkileri

Türkiye imalat sanayisi, son dönemde alarm veren bir göstergeyle karşı karşıya: Kapasite kullanım oranı, son beş yılın en düşük seviyesine geriledi. Bu düşüş, sadece bir istatistik olmanın ötesinde, ekonomi yönetiminin uyguladığı politikaların doğrudan bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Temel hedef enflasyonla mücadele olsa da, bu mücadelenin sanayi üretimi ve genel ekonomik büyüme üzerindeki yan etkileri giderek daha belirgin hale geliyor. Kapasite kullanımındaki bu gerileme, üretimde yaşanan sıkıntıların, talep düşüşünün ve finansmana erişim zorluklarının bir bileşimi olarak karşımıza çıkıyor.

İmalat Sanayinde Tarihi Düşüş: Veriler Ne Anlatıyor?

Merkez Bankası tarafından oluşturulan ve her ay düzenli olarak açıklanan kapasite kullanım verileri, Türkiye ekonomisinin nabzını tutan en önemli göstergelerden biridir. Temmuz ayına ilişkin veriler, imalat sanayindeki mevsim etkilerinden arındırılmış kapasite kullanım oranının yüzde 74,1’e gerilediğini ortaya koydu. Bu oran, son beş yılın en düşük seviyesi olarak kayıtlara geçti. Beş yıl öncesi de zaten COVID-19 pandemisinin küresel ekonomiyi derinden etkilediği, üretim ve talebin ciddi şekilde daraldığı bir döneme denk geliyordu. Mevcut düzey, özellikle 2020 yılının Ağustos ayında kaydedilen yüzde 73’lük seviyeden sonraki en düşük oran olma özelliği taşıyor.

Bu düşüşün anlamı oldukça derin: Türkiye’nin imalat sanayisi, mevcut üretim tesislerinin ve ekipmanlarının dörtte birinden fazlasını atıl durumda bırakıyor. Yüksek kapasite kullanım oranı, genellikle güçlü bir ekonomik büyümenin, artan talebin ve tam istihdamın bir göstergesi kabul edilir. Ancak bu oranın düşmesi, piyasada talep yetersizliği, yüksek maliyetler, finansmana erişim sorunları veya genel ekonomik belirsizlik gibi faktörlerin sanayicinin üretim yapma isteğini ve yeteneğini kısıtladığına işaret eder. Bu durum, uzun vadede yeni yatırımların ertelenmesine, mevcut iş gücünün korunmasında zorluklara ve potansiyel büyümenin altında kalınmasına yol açar.

Geçmişe baktığımızda, Türkiye ekonomisi 2008 küresel finans krizi ve 2020 pandemi dönemlerinde benzer oranlarda düşüşler yaşamıştı. Ancak o dönemlerdeki düşüşler, küresel çapta yaşanan istisnai krizlerin bir sonucuydu. Mevcut düşüşün ise küresel bir şoktan ziyade, iç dinamiklerden ve uygulanan ekonomi politikalarından kaynaklanması, durumun ciddiyetini artırmaktadır.

Ekonomi Yönetiminin Enflasyonla Mücadele Stratejisi ve Sanayi Üzerindeki Etkileri

Enflasyonla Mücadelenin İki Temel Ayağı

İki yıl önce göreve gelen yeni ekonomi yönetimi, uzun vadeli hedefleri olan gerçek anlamda bir “ekonomik program” yerine, öncelikli olarak enflasyonu düşürmeyi merkeze alan bir politika seti uygulamaya koydu. Bu yaklaşımın temelinde yatan strateji iki ana sütun üzerine kurulu:

  1. Talep Kısıtlaması (Dengelenmesi): Merkez Bankası’nın tabiriyle “talepte dengelenme” olarak adlandırılan bu yaklaşım, iç talebin soğutulmasını hedefler. Amaç, hanehalkının ve işletmelerin harcamalarını azaltarak enflasyonist baskıyı hafifletmektir. Bunun için enstrüman olarak yüksek faiz politikaları kullanılır. Yüksek faizler, hem tüketici kredilerinin maliyetini artırarak bireysel harcamaları caydırır hem de tasarrufları teşvik ederek paranın piyasadan çekilmesini sağlar. Ayrıca, şirketlerin yatırım ve işletme kredisi maliyetleri yükseldiği için, yeni yatırımlar ertelenir ve mevcut üretim kapasiteleri tam kullanılamaz hale gelir.
  2. Üretim Maliyetlerinin Kontrolü: Türkiye ekonomisi, üretimde önemli ölçüde ithalata bağımlıdır. Bu nedenle, döviz kurundaki artışlar, hammadde ve ara malı fiyatlarını doğrudan etkileyerek üretim maliyetlerini yükseltir ve enflasyonu körükler. Ekonomi yönetimi, bu etkiyi sınırlamak amacıyla döviz kurundaki yükselişi sınırlı tutmaya gayret eder. Kurun kontrol altında tutulması, ithal maliyetlerin az artmasını sağlayarak hem sanayicinin maliyet yükünü hafifletmeyi hedefler hem de akaryakıt gibi doğrudan tüketime konu olan malların fiyatlarında yüksek artışların önüne geçerek genel enflasyon baskısını dizginler.

Ancak, “Konu enflasyon mu?” diye düşündüğümüzde, aslında ana sorunun enflasyonun ötesinde, bu mücadele yöntemlerinin ekonominin diğer bileşenleri üzerindeki derin etkilerinde yattığını görüyoruz. Enflasyonu düşürmek tek başına bir başarı anlamına gelmeyebilir; zira alım gücü artmadığı, yaşam koşulları iyileşmediği takdirde, enflasyonun yüzde 5’e düşmesi dahi geniş kitleler için anlam ifade etmeyebilir. Asıl hedef, sürdürülebilir refah artışı ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi olmalıdır.

Yüksek Faizin Sanayi Üzerindeki İkili Baskısı

Merkez Bankası’nın temmuz toplantısında faiz oranlarını yüzde 43 gibi yüksek bir seviyeye çekmesi, enflasyonla mücadelede kararlılık mesajı verirken, sanayi sektörü üzerinde de çift yönlü ve güçlü bir baskı oluşturmaktadır:

  • Tüketimin Daralması: Yüksek faizler, bireylerin bankalardan kredi almasını zorlaştırır ve tasarrufları cazip hale getirir. Bu durum, hanehalkının tüketim harcamalarını kısmasına ve piyasadaki toplam talebin düşmesine yol açar. İç piyasaya yönelik üretim yapan sanayiciler, azalan talep karşısında zorlanır; ya üretimlerini kısmak ya da stoklarını artırmak zorunda kalır. Bu da kapasite kullanım oranlarının düşüşüne doğrudan etki eder.
  • Finansmana Erişim Zorluğu ve Yüksek Maliyet: Sanayiciler, hammadde alımından işletme sermayesine, yeni yatırımlardan teknoloji yenilemeye kadar birçok alanda finansmana ihtiyaç duyarlar. Yüksek faiz oranları, banka kredilerini aşırı derecede pahalı hale getirerek sanayicinin sermayeye erişimini ciddi şekilde kısıtlar. Mevcut kredilerin maliyetinin artması da üretim maliyetlerini doğrudan yükseltir. Bu durum, özellikle finansal gücü daha zayıf olan küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ’ler) için kapanma veya faaliyetlerini daraltma riskini beraberinde getirir.

Bu koşullar altında, sanayicinin açmazı oldukça somut bir tablo çiziyor: Bir yandan yüksek maliyetlerle (finansman, enerji, işçilik) çalışmak zorunda kalırken, diğer yandan talep düşüklüğü yüzünden iç piyasaya ürün satmakta zorlanıyor. Ayrıca, kur artışının sınırlı tutulması, ihracat yapan sanayiciler için de rekabetçilik sorunları yaratabiliyor; zira uluslararası pazarlarda ürünlerini daha pahalıya satmak zorunda kalabiliyorlar. Bu kısır döngü, sanayicinin daha fazla kapasite kullanma veya yeni yatırım yapma motivasyonunu ortadan kaldırıyor ve sonuç olarak kapasite kullanım oranlarının düşüşünü hızlandırıyor.

Türkiye İmalat Sanayi Kapasite Kullanım Oranı Grafiği
Grafik: Türkiye İmalat Sanayi Kapasite Kullanım Oranları (Kaynak: TCMB)

Nasrettin Hoca Fıkrasıyla Ekonomi Politikalarının Eleştirisi

Mevcut ekonomi yönetiminin sanayi politikalarına yaklaşımı, akla Nasrettin Hoca’nın eşeğini açlığa alıştırma hikayesini getiriyor. Hoca, eşeğine her gün daha az yem vererek onu açlığa alıştırmaya çalışır, ancak hayvan tam alışacakken açlıktan ölür. Hoca’nın ise cevabı gayet sakin: “Tam açlığa alışıyordu ki, ölüverdi.” Bu fıkra, ekonomi yönetiminin sanayiyi kıt ve pahalı kaynaklarla (yüksek faiz, sınırlı kredi, daralan talep) adeta “açlığa alıştırmaya” çalıştığını düşündürüyor.

Kısa vadede enflasyonu düşürme hedefiyle uygulanan bu politikalar, uzun vadede sanayi üretim kapasitesini ve ülkenin üretim gücünü zayıflatma riski taşıyor. Sanayi, bir ülkenin ekonomik büyümesinin ve istihdamının temel direğidir. Eğer bu direk zayıflatılırsa, enflasyon düşse bile kalıcı bir refah artışı sağlamak, yaşam kalitesini yükseltmek mümkün olmayacaktır. Çünkü üretim olmadan değer yaratmak, istihdam sağlamak ve dolayısıyla alım gücünü artırmak imkansızdır. Bir eşeği açlığa alıştırmak gibi, bir sanayiyi de kaynaklardan mahrum bırakarak “terbiye etmeye” çalışmak, geri dönüşü olmayan zararlara yol açabilir. Bu nedenle, enflasyonla mücadele stratejisinin, sanayinin sürdürülebilirliğini gözeten, üretim ve istihdamı destekleyici politikalarla dengelenmesi hayati önem taşımaktadır.

“Ne Halleri Varsa Görsünler!” Yaklaşımının Tehlikeleri

İmalat sanayisinin bu zorlu süreçte yaşadığı sıkıntılar karşısında, bazı kesimlerden “Ne halleri varsa görsünler!” gibi talihsiz tepkilerin yükselmesi, maalesef ekonomi anlayışımızdaki bazı eksiklikleri gözler önüne seriyor. Bu tür bir yaklaşım, sadece sanayicinin değil, tüm toplumun geleceği için büyük riskler barındırır. Unutulmamalıdır ki, sanayi tesisleri sadece sahiplerine veya patronlara ait değildir; onlar aynı zamanda binlerce çalışanın, mühendisin, teknisyenin ve işçinin ekmek kapısıdır. Bir fabrikanın üretimini kısması veya kapanması, doğrudan işsizlik anlamına gelir.

Kapasite kullanımı ve üretim düştükçe, ekonomi bir bütün olarak sıkıntıya girer. Bu durum, özellikle işsizlik oranlarının artması ve pahalılığın (alım gücünün düşüşüyle birlikte) daha da hissedilir hale gelmesiyle tüm vatandaşlara geri döner. Güçlü bir imalat sanayisi, bir ülkenin sadece ekonomik bağımsızlığını değil, aynı zamanda teknolojik gelişimini, inovasyon kapasitesini ve uluslararası rekabet gücünü de belirler. Türkiye gibi genç ve dinamik bir nüfusa sahip bir ülke için, nitelikli gençlerin üniversiteyi bitirir bitirmez yurt dışına gitme kaygısı taşımaması, ancak güçlü, yenilikçi ve katma değer yaratan bir sanayi tabanıyla mümkündür. AR-GE’ye yeterli kaynak ayıran, yerli ve milli markalar yaratabilen bir sanayi, gençlere ülkelerinde kalıp gelecek kurma imkanı sunar.

Elbette, geçmişte kaynaklar bol ve ucuzken bunları üretime dönük kullanmayıp yanlış kararlar alan, hatta haksız kazanç sağlayan sanayiciler de olmuştur. Bu tür “çürük elmaları” ayıklamak ve gerekli denetimleri yapmak devletin görevidir. Ancak, birkaç yanlış örnek üzerinden tüm sanayi sektörünü genellemek ve ülkesi için değer üreten, istihdam sağlayan, ihracat yapan tüm sanayicileri aynı kefeye koymak, adil ve doğru değildir. Böylesi bir toptancı yaklaşım, ulusal ekonomiye büyük bir darbe vurarak Türkiye’nin gelecek potansiyeline zarar verir.

Siyasi Kararların Ekonomi Üzerindeki Yıkıcı Etkileri

Ekonomik verilerin kötüye gidişinde, yalnızca uygulanan para politikaları değil, bazen siyasi saiklerle atılan adımların da önemli bir rolü olabilmektedir. “İstercesine” diyorum, zira tabii ki doğrudan ekonomiyi baltalama gibi bir amaç olamaz; ancak alınan kararların zincirleme reaksiyonlara yol açtığı ve ekonomik sonuçlarının yeterince hesaplanmadığı da ortadadır. Siyasi istikrarsızlık, öngörülemezlik ve ani politika değişiklikleri, ekonomik güven ortamını derinden sarsar ve yatırımları olumsuz etkiler.

Geçmişte yaşanan bazı kritik siyasi müdahaleler, sadece kamu kesimini değil, özel sektörü de derinden sarsan etkiler yaratmıştır. Örneğin, Merkez Bankası’nın bağımsızlığına yönelik müdahaleler sonucunda rezerv kaybı yaşanmış, faizler yükseltilmek zorunda kalınmış ve Hazine daha yüksek maliyetle borçlanmıştır. Ancak bu etkiler bununla sınırlı kalmamış, özel sektörde de adeta bir domino taşı etkisiyle tahsilatlar durmuş, ödeme zincirleri kopmuştur. A şirketi B’ye ödeme yapamadığında, B şirketi de C’ye ödeme yapmakta zorlanmış, bu durum tüm piyasada bir güvensizlik ve likidite sıkışıklığı yaratmıştır. Şirketlerin nakit akışları bozulmuş, üretim planları aksamış ve geleceğe yönelik yatırım iştahı ortadan kalkmıştır. Bu tür siyasi kararların ekonomiye verdiği zararların etkileri, maalesef uzun süre devam edebilmekte ve toparlanma sürecini yavaşlatabilmektedir. Güven, ekonominin en temel yapı taşıdır ve siyasi istikrar olmadan ekonomik güveni tesis etmek neredeyse imkansızdır.

Sonuç: Sürdürülebilir Bir Büyüme İçin Sanayiye Destek Şart

Türkiye imalat sanayisinde yaşanan kapasite kullanım oranı düşüşü, yalnızca kısa vadeli bir dalgalanma değil, derinlemesine incelenmesi ve yapısal çözümler bulunması gereken ciddi bir sorunun işaretidir. Enflasyonla mücadele elbette ki kritik bir önceliktir; ancak bu mücadele, ekonominin üretim gücünü ve istihdam potansiyelini tüketmeden, dengeli bir şekilde yürütülmelidir. Sadece talep daraltıcı politikalarla enflasyonla mücadele etmek, Nasrettin Hoca’nın hikayesindeki gibi, “tam alışıyordu ki ölüverdi” riskini taşır.

Sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyüme için, sanayicinin önündeki engellerin kaldırılması gerekmektedir. Bu kapsamda, finansmana erişimi kolaylaştıracak adımlar atılmalı, üretim maliyetlerini makul seviyelerde tutacak politikalar geliştirilmeli ve ihracat pazarlarında rekabet gücünü artıracak mekanizmalar devreye sokulmalıdır. Ayrıca, Ar-Ge ve inovasyona daha fazla kaynak ayrılarak katma değeri yüksek üretim teşvik edilmeli, siyasi öngörülebilirlik ve hukukun üstünlüğü ilkesi pekiştirilerek yatırım ortamı iyileştirilmelidir. Türkiye’nin uzun vadeli hedeflerine ulaşabilmesi, nitelikli iş gücünü ülkesinde tutabilmesi ve uluslararası alanda rekabetçi olabilmesi için güçlü bir imalat sanayisine sahip olması zorunluluktur. Bu da, sadece enflasyon rakamlarına odaklanmak yerine, üretimi, istihdamı ve yatırımı merkeze alan, çok boyutlu ve kapsamlı bir ekonomi programı gerektirmektedir. Geçmişte yapılan hatalardan ders çıkararak, sanayinin önündeki engelleri kaldırmak ve ona nefes aldıracak politikalar geliştirmek, Türkiye ekonomisinin geleceği için hayati öneme sahiptir.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.

Kaynak: ekonomim.com