Çevrilecek başlık belirtmediniz.

Ortadoğu Gerilimi Gölgesinde Türkiye Ekonomisi: Faiz, Döviz ve Gelecek Beklentileri

Geride bıraktığımız bayram tatili, kamu çalışanları için dokuz güne uzarken, biz gazeteciler için alışılmışın dışında bir durum değildi. Sürekli köşe yazma alışkanlığının getirdiği bir refleksle, tatil boyunca bile zihnim gelecek günlerin gündemini meşgul etti. İnsan, ülkenin ve dünyanın dört bir yanında olup bitenleri takip etme, analiz etme ve okuyucuya aktarma sorumluluğunu taşıdığında, “Acaba tatilden sonra neler olur; hangi göstergede, hangi alanda nasıl bir gelişme görürüz?” diye düşünmeden edemiyor. İşte tam da bu düşüncelerle ayın ikinci yarısına dönük bir genel değerlendirme yapmayı planlarken, hesapta olmayan bazı gelişmeler hızla ön plana çıktı ve gündemi tamamen değiştirdi.

Ortadoğu’da Tırmanan Tansiyon ve Türkiye İçin Anlamı

Ortadoğu’da zaten var olan gerilim, önceki günlerde beklenmedik bir şekilde tırmandı. İran’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği insansız hava aracı (İHA) ve füze saldırıları, bölgedeki dengeleri bir anda altüst etti. İlk anlarda yaşanan kaygı verici tablo, herkesi olası bir bölgesel çatışmanın eşiğine getirmişti. Her ne kadar saldırı önceden haber verilmiş gibi bir etki yaratmış, “önleminizi alın” mesajı taşımış olsa da, uluslararası arenada tedirgin edici bir görüntü oluşmuştu.

Ancak saatler geçtikçe, bu eylemin İHA ve füze saldırılarıyla sınırlı kalacağı ve iki ülke arasında topyekûn bir savaşın yaşanmayacağı yönündeki beklentiler güçlenmeye başladı. Bu durum, bölge ve dünya için adeta derin bir nefes alma anıydı. Bu aşamada en kritik soru, İsrail’in bu saldırıya nasıl bir karşılık vereceğiydi. Ancak genel kanı, İsrail’in kapsamlı bir misillemeden kaçınacağı yönünde belirdi. Umarız ki bu öngörü doğru çıkar ve gerilim daha fazla tırmanmadan yatışır.

Gerilimin Kökenleri ve Potansiyel Etkileri

İki ülke arasındaki zaten var olan bu gerilimin fitilini, Şam’daki İran konsolosluğunun İsrail tarafından bombalanması ve bu saldırıda biri general olmak üzere 7’si Devrim Muhafızları subayı toplam 16 kişinin hayatını kaybetmesi ateşlemişti. İran, bu eyleme karşılık vereceğini defalarca dile getirmiş ve cumartesi akşamı da beklenen karşılık verilmişti. Pazar sabahına gelindiğinde ise tansiyon düşüş eğilimine girmişti.

İran, “İsrail misillemede bulunmaya kalkışmazsa konu bizim için kapandı” anlamına gelen açıklamalar yaparken, İsrail de “İran sonuçlarına katlanacak” türü sert ifadeler kullansa da, geniş çaplı bir savaşa girme niyetinde olmadığı izlenimi verdi. Sanki bu konu, şimdilik “buzdolabına kaldırılacak” gibi duruyor ve umarız öyle de olur. Zira Türkiye olarak zaten yeterince iç sorunumuz varken, bir de bu iki ülke arasında tüm Ortadoğu’yu içine çekecek topyekûn bir savaşın başlaması, bizim için de hiç hoş sonuçlar doğurmazdı. Böyle bir çatışma, enerji fiyatlarından tedarik zincirlerine, uluslararası ticaretten turizme kadar birçok alanda Türkiye ekonomisini derinden etkileyebilir, mevcut kırılganlıkları daha da artırabilirdi. Bölgesel istikrar, Türkiye’nin ekonomik toparlanması için hayati öneme sahiptir.

Pamuk İpliğine Bağlı Bir Ekonomi: Türkiye’nin İç Dinamikleri

Ortadoğu’daki tehlikenin en azından şimdilik savuşturulmuş olması büyük bir rahatlama kaynağı. Zira Türkiye’nin kendi iç sorunları, dışarıdan ithal edilecek ek problemlere yer bırakmayacak kadar yoğun. Ülkemizin ekonomisi, adeta pamuk ipliğine bağlı bir denge üzerinde ilerliyor. Yüksek enflasyon, cari açık, dış finansman ihtiyacı ve yapısal sorunlar, ekonomik kırılganlığımızı artıran başlıca faktörler. Her ne kadar oluşan sükunet, bu satırları yazdığım saatlerde geçerli olsa da, jeopolitik gelişmelerin her an değişebileceği olasılığını hiçbir zaman göz ardı etmemek gerekiyor.

Önceki gün yaşanan Ortadoğu geriliminin hiç etkisi olmayacağı söylenemez; ancak bu etkilerin sınırlı kalması bekleniyor. Dolayısıyla, o sınırlı etkiyi bir kenara bırakıp, nisan ayının ikinci yarısında bizi bekleyen kendi iç ekonomik sorunlarımıza odaklanabiliriz. Nisanın ikinci yarısına ilişkin bir toparlama yapacak olursak, özellikle para politikası ve piyasa beklentileri ön plana çıkıyor.

Nisan Ayı Ekonomik Gündemi: Faiz, Döviz ve KKM

Döviz Baskısı Azalırken, Faiz Politikası Gücünü Koruyor

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu’nun (PPK) mart ayında politika faizini yüzde 45’ten yüzde 50’ye çıkarma kararı, dövize olan talebi büyük ölçüde frenledi. Bu güçlü faiz artışı, Türk Lirası varlıklarını cazip hale getirerek, döviz piyasasında önemli bir dengeleyici rol oynadı. Hatta Merkez Bankası, faiz kararını izleyen günlerde piyasaya dövizde satıcı olarak değil, alıcı olarak girerek rezervlerini güçlendirme fırsatı buldu. Bu durum, para politikasının enflasyonla mücadelede kararlılıkla kullanıldığına dair önemli bir mesaj verdi.

Merkez Bankası’nın attığı adımlarla birlikte, mevduat faizleri de daha da yükseldi. Son verilere göre, üç aya kadar vadeli mevduatın yıllık bileşik faizi yüzde 65 seviyelerine dayanmış durumda. Bu yüksek mevduat faizleri, tasarruf sahipleri için cazip getiriler sunarken, aynı zamanda dövizden Türk Lirası’na geçişi teşvik eden önemli bir unsur haline geldi. Yüksek reel faiz beklentisi, yerli ve yabancı yatırımcıların TL varlıklara olan ilgisini artırarak, döviz kurundaki oynaklığı azaltmaya yardımcı oluyor.

Kur Korumalı Mevduat (KKM) ve Liralaşma Stratejisi

Merkez Bankası, bankalardaki döviz hesaplarının fiziki döviz talebine dönüşmesini önlemek ve liralaşma stratejisini desteklemek amacıyla Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasının cazibesini artırdı. Özellikle gerçek kişilere, 31 Mart itibarıyla bankalarda mevcut döviz hesaplarını KKM’ye çevirme olanağı sağlandı. Bu hesapların yıllık net faizi halen en az yüzde 40 düzeyinde seyrediyor. Döviz dönüşümlü KKM’de en düşük faiz oranı, politika faizinin yüzde 80’inden az olamayacağı için, mevcut yüzde 50 politika faizi üzerinden KKM faizi yüzde 40’a denk geliyor. Bankalar isterlerse bu oranın üzerinde de faiz verebilirler. KKM, kur riskine karşı bir güvence sunarken, aynı zamanda yüksek getiri potansiyeliyle dövizden TL’ye geçişi kolaylaştırmayı hedefliyor. Bu uygulama, özellikle geçmişte yaşanan döviz şoklarının olumsuz etkilerini hafifletme ve finansal istikrarı sağlama açısından önemli bir araç olarak görülüyor.

Yabancı Yatırımcı İlgisi ve Sermaye Girişleri

Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikaları ve ekonomik normalleşme adımları, yabancı yatırımcıların ilgisini yeniden çekmeye başladı. Mart ayının ikinci yarısında yabancı yatırımcılar, hisse senedi ve Devlet İç Borçlanma Senetleri (DİBS) piyasalarına net 703 milyon dolar getirdi. Bu tutarın 695 milyon doları hisse senetleri için, 8 milyon doları ise DİBS için geldi. Bu sermaye girişleri, Türkiye ekonomisinin dış finansman ihtiyacını karşılama ve piyasalardaki likiditeyi artırma açısından kritik öneme sahip.

Yabancı yatırımcıların geri dönüşü, aynı zamanda Türkiye ekonomisine duyulan güvenin arttığına dair önemli bir gösterge olarak kabul ediliyor. Nisan ayının ilk yarısındaki duruma ilişkin verileri bu haftadan itibaren görmeye başlayacağız. Özellikle ilk haftanın verileri, marttaki giriş eğiliminin devam edip etmediğini ortaya koyacak. Bu girişlerin sürdürülebilir olması, hem kurlardaki istikrarın devamı hem de büyüme ve istihdam hedeflerine ulaşılması açısından büyük önem taşıyor.

Nisan Ayı PPK Toplantısı ve Faiz Beklentisi

Merkez Bankası Para Politikası Kurulu’nun bu ayki toplantısı 25 Nisan’da gerçekleştirilecek. Her ne kadar o tarihe kadar daha on günden fazla bir süre olsa da ve bu süre zarfında köprülerin altından çok sular akabilse de, şu anki görünüm bu ay politika faizinin artırılmaması olasılığının ağır bastığı yönünde. Mart ayındaki 500 baz puanlık güçlü artışın ardından, Merkez Bankası’nın bir süre bekleyip önceki artışın etkilerini gözlemlemek isteyeceği düşünülüyor. Enflasyonla mücadelede alınan kararların piyasaya yansımaları ve beklenen etkilere ulaşılıp ulaşılmadığı bu bekleme sürecinde yakından takip edilecek.

Ancak, bu dönemde Ortadoğu’da işler tümüyle karışır ve jeopolitik riskler yeniden tırmanırsa, elbette tüm bu beklentiler anlamını yitirebilir ve Merkez Bankası’nın acil durum senaryolarını devreye sokması gerekebilir. Küresel ve bölgesel riskler, para politikası kararları üzerinde her zaman belirleyici bir faktör olmaya devam edecektir. Fakat şu anki durumda, geniş çaplı bir jeopolitik kriz beklentisi olmadığı sürece, nisan ayında bir faiz artışı beklenmemelidir. Merkez Bankası, enflasyonla mücadeledeki kararlı duruşunu korurken, piyasa koşullarını ve ekonomik göstergeleri yakından izlemeye devam edecektir.

Sonuç olarak, Türkiye ekonomisi hem küresel hem de bölgesel dinamiklerden etkilenen, hassas bir denge üzerinde yol alıyor. Ortadoğu’daki sükunetin devam etmesi, iç ekonomik sorunlarımıza odaklanabilmemiz ve uygulanan politikaların meyvelerini toplayabilmemiz için kritik önem taşıyor. Faiz ve döviz politikalarında atılan adımlar, yabancı yatırımcı ilgisiyle birleştiğinde, Türkiye’nin ekonomik istikrarını güçlendirme yolunda önemli bir potansiyel barındırıyor. Önümüzdeki dönemde atılacak adımlar, bu potansiyeli gerçeğe dönüştürme ve daha güçlü bir ekonomik yapı inşa etme açısından belirleyici olacaktır.