Türkiye’nin İhracat Rekorları: Sayılarla Gerçek Ekonomi Analizi ve Dış Ticaret Dengesi
Ülkemizde sıkça duyduğumuz “ihracat rekorları kırıldı” haberleri, pek çok vatandaş için Nasrettin Hoca’nın çalı hikayesini akıllara getiren bir umut kaynağı olabiliyor. Bu açıklamalar, bazı kesimler tarafından şöyle yorumlanabilir: “İhracat artıyor, demek ki üretim de artıyor. Üretim arttığına göre daha çok istihdam yaratılıyor ve yaratılacak. Böylece ben daha iyi bir iş bulacağım, çocuklarım da işsizlik sorunu yaşamayacak, hepimizin refahı artacak.” Eğer ihracat rekorlarını bu iyimser bakış açısıyla okuyan bir kitle varsa, elbette bu rekorları sürekli gündeme getirmenin siyasi bir getirisi olduğu düşünülebilir. Ancak ekonomik göstergeler ve gerçekler, bu pembe tablonun çok daha derinlemesine incelenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Son dönemde olduğu gibi, bir kez daha ihracat alanında yeni bir rekora imza atıldığı duyuruldu. Temmuz ayındaki ihracat rakamları, 25 milyar dolar seviyesine ulaşarak Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesi olarak açıklandı. Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın ardından Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de dış ticaret verilerini değerlendirirken ihracattaki bu başarıya dikkat çekti. Bu tür rekor açıklamaları, ilk bakışta her zaman olumlu bir gelişme olarak algılanır. Zira, yurt dışına bu denli ürün satabiliyor olmak, ülkede belli bir üretim kapasitesinin ve rekabet gücünün varlığını işaret eder.
İhracat Rekorlarının Arkasındaki Katmanlar: Kur Düzeyi ve Sektörel Dinamikler
Çok ihracat yapıyor olmak, kuşkusuz sevinilecek bir durumdur. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası piyasalarda rekabet edebilecek düzeyde üretim yapabildiğini gösterir. Aynı zamanda, döviz kurlarının belirli bir seviyede seyretmesinin, ihracatçıların yurt dışına satış yapmasına olanak tanıdığına dair bir çıkarım da yapılabilir. Mevcut kur seviyesinin, iddia edildiği gibi tüm şirketlerin elini kolunu bağlayacak kadar ağır bir yük oluşturmadığı, en azından genele bakıldığında ihracat faaliyetlerini sürdürmeye imkan verdiği söylenebilir.
Ancak, bu genel tespit tüm sektörler için geçerli değildir. Ekonomik yapı içinde bazı sektörler, mevcut koşullardan çok daha fazla sıkıntı çekmektedir. Bu durum, iş dünyasında yakından bilinen bir gerçektir. Günümüzde görece daha rahat veya daha az zorlukla karşılaşan sektörler, büyük ölçüde ithal girdi kullanımına bağımlı olanlardır. Düşük kur düzeyi, bu sektörler için hem ithalat maliyetlerini düşürerek girdi temininde avantaj sağlarken, hem de ihracat yaparken benzer bir rekabet avantajı sunmaktadır. Yani, döviz kuru, onların uluslararası piyasalardaki maliyetlerini optimize etmelerine yardımcı olur.
Diğer yandan, üretim girdilerinin büyük bir kısmını yurt içinden temin etmek zorunda olan sektörler ise daha yoğun bir baskı ve sıkıntı içindedir. Yerli girdi maliyetlerinin enflasyonist ortamda yükselmesi, bu sektörlerin rekabet gücünü olumsuz etkilemektedir. Bu tür zorluklarla karşılaşan firmalar, çareyi ya üretimlerini kısmen ya da tamamen başka ülkelere kaydırmakla bulmakta ya da ayakta kalmak için büyük fedakarlıklar yapmak zorunda kalmaktadır. Bu durum, ihracat rakamları yüksek görünse de, ülke içinde katma değer yaratan yerli üretimin karşılaştığı zorlukları göz ardı etmememiz gerektiğini gösterir.
Rakamların Gölgesinde Kalan Gerçek: Dış Ticaret Açığı ve Karşılama Oranı
Siz hiç herhangi bir vatandaşın, yaşadığı yüksek enflasyonu, yani cebinden çıkan parayı dikkate almadan, sadece “Aman ne güzel, maaşım sürekli artıyor!” diye sevindiğini gördünüz mü? Sıradan bir vatandaş bile, geliri artarken bunu yaşadığı enflasyonla karşılaştırır. Eğer geliriyle birlikte harcamaları da aynı oranda artıyorsa, bundan kendine lehine bir pay çıkarmaz; çünkü gerçek alım gücünün değişmediğini bilir. Ya da şöyle söyleyelim: Vatandaş yalnızca gelirindeki artışa odaklanır ve cebinden çıkana bakmazsa, aslında kendini kandırdığını çok iyi bilir.
Şimdi gelelim ihracat rekoruna! Dediğimiz gibi, sık sık rekorlar kırılıyor. Temmuz ayında da şimdiye kadarki en yüksek ihracat seviyesine ulaşılmış olması elbette bir başarı gibi duruyor. Peki ama cebimizden çıkan para, yani ithalat ne durumda? Daha doğrusu, toplam dış ticaret dengemize baktığımızda, ihracat ile ithalat arasındaki fark, yani dış ticaret açığı ve daha da önemlisi, ihracatın ithalatı karşılama oranı nedir? Tek bir ayda kırılan olumlu ya da olumsuz bir rekor, genel ekonomik resim için o kadar da belirleyici değildir. Esas olan, dönemsel ve uzun vadeli bir bakış açısıyla durumu değerlendirmektir.
İşte size son bir yılın rakamları: Temmuz ayı itibarıyla, Türkiye’nin dış ticaret açığı 88,3 milyar dolara ulaşmış durumda. İhracatın ithalatı karşılama oranı ise yüzde 75,3 seviyesinde. Peki, geçen yılın aynı döneminde, yani temmuz ayında durum neydi? Yıllık açık 82,3 milyar dolar iken, ihracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 76,1 idi. Görüldüğü üzere, bir yıl içinde ne dış ticaret açığı kayda değer bir değişim göstermiş, ne de ihracatın ithalatı karşılama oranı. Her iki değer de neredeyse yatay bir seyir izlemiştir. Bu durum, rekor açıklamalarına rağmen yapısal sorunların devam ettiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.
Daha da çarpıcı olanı, 2015 yılından bu yana olan dönemde, Türkiye’nin ihracatının ithalatı karşılama oranının ortalamasının yaklaşık yüzde 75 civarında seyretmesidir. Bu, basitçe, Türkiye’nin her 3 birimlik ihracatına karşılık, 4 birimlik ithalat yaptığı anlamına gelir. Bu oran, yıllardır süregelen bir dengesizliği işaret etmektedir. Gerçek bu kadar açık ve net iken, arada herhangi bir ay ihracat rekoru kırılınca, sanki büyük bir eşik aşılmış, ekonomi başka bir aşamaya geçmiş gibi gösterişli ifadeler kullanılması, yanıltıcı olabilir. Bu temel dengesizliği uzun soluklu olarak değiştirmeden, yani karşılama oranını eşitlemeden ya da en azından buna çok yakın bir seviyeye getirmeden, sadece “rekor kırdık” demekle gerçek bir başarıdan söz etmek zordur. Sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve refah için öncelik, bu yapısal sorunu çözmek olmalıdır.
Siyasi Getirisi Ne Kadar? Beklentiler ve Gerçekler
Üç beş ayda bir çıkıp “Aylık ihracatta rekor kırıldı” denilmesi, bu söylemin artık gözden geçirilmesi gerektiğini düşündürüyor. Zira bu tür açıklamaların siyaseten de beklenen getiriyi sağlamadığı gözlemlenmektedir. Ne yani, vatandaş “Aman ne güzel, ihracatımız rekor kırıyormuş!” diyerek siyasi tercihini mi değiştirecek? İhracat rekorunu duyunca, çarşıda pazarda dolaşıp evine eli neredeyse boş dönen emeklinin, asgari ücretlinin morali mi düzelecek? Günlük hayatın zorluklarıyla boğuşan, alım gücü giderek düşen vatandaş için, soyut ekonomik veriler çoğu zaman anlam ifade etmiyor. Onların önceliği, mutfak masraflarını karşılayabilmek, çocuklarına iyi bir gelecek sunabilmek ve temel ihtiyaçlarını rahatça giderebilmektir. Bu bağlamda, rakamlarla değil, gerçek yaşam koşullarındaki iyileşmelerle ikna olurlar.
Yok eğer bu rekor açıklamaları iş alemini etkileme amacı taşıyorsa, bu da nafile bir çabadır. Çünkü iş alemi, üretimin, maliyetlerin, kur risklerinin ve rekabetin ortasında yaşıyor ve neyin ne olduğunu gayet iyi biliyor. Onlar, sadece ihracat rakamlarına değil, aynı zamanda ithalat bağımlılığına, girdi maliyetlerine, finansmana erişime ve genel ekonomik istikrara bakarlar. İş dünyası, rekor seviyedeki ihracatın, benzer oranda artan ithalatla ve sürekli yükselen dış ticaret açığıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini çok iyi kavramıştır. Bu nedenle, sadece ihracat rakamlarına odaklanan bir söylem, onların gerçek kaygılarını gidermekten uzaktır.
Ancak, eğer bazı vatandaşların ihracat rekorlarını, Nasrettin Hoca’nın çalı hikayesindeki gibi basit bir mantık zinciriyle, yani “İhracat artıyor, demek ki üretim de artıyor, üretim arttığına göre daha çok istihdam yaratılıyor ve yaratılacak, böylece daha iyi iş bulacağım, çocuklarım da işsizlik sorunu yaşamayacak, hepimizin refahı artacak” şeklinde okuduğu varsayılıyorsa, o zaman bu rekorları sürekli gündeme getirmenin siyasi bir yararı olabilir. Ancak bu varsayımın, ekonomik gerçekler ve vatandaşın günlük tecrübeleri ile ne kadar örtüştüğü büyük bir soru işaretidir. Yüksek enflasyonun, düşen alım gücünün ve işsizlik sorunlarının yaşandığı bir dönemde, sadece ihracat rakamlarına odaklanarak genel bir refah artışı beklentisi yaratmak, çoğu zaman havada kalan bir vaatten öteye geçemez.
Sürdürülebilir Bir Gelecek İçin Odaklanılması Gerekenler
Türkiye ekonomisi için asıl başarı, anlık rekorlar kovalamak yerine, sürdürülebilir ve yapısal bir büyüme modeli oluşturmaktan geçer. Bu modelin temelinde, dış ticaret açığını kalıcı olarak azaltacak ve ihracatın ithalatı karşılama oranını anlamlı ölçüde yükseltecek adımlar yer almalıdır. Bunun için atılması gereken en önemli adımlardan biri, üretimde yerli girdi kullanım oranını artırmaktır. İthalata bağımlılığı azaltmak, sadece cari açığı düşürmekle kalmayacak, aynı zamanda yerel sanayiyi güçlendirerek istihdamı da destekleyecektir. Yüksek katma değerli üretime odaklanmak, teknoloji yoğun sektörlere yatırım yapmak ve inovasyonu teşvik etmek de bu hedeflere ulaşmada kritik rol oynar.
Hükümetlerin ve ekonomi yönetiminin öncelikli hedefi, sadece ihracat rakamlarının büyüklüğüne değil, bu ihracatın ne kadarının yerli üretim ve yüksek katma değerle yapıldığına odaklanmak olmalıdır. Kur politikasının, farklı sektörlerin ihtiyaçlarını dengeleyecek şekilde esnek ve öngörülebilir olması, hem ihracatçıları hem de yerel üreticileri destekleyecektir. Aynı zamanda, enerji verimliliği yatırımları ve alternatif enerji kaynaklarına yönelme gibi adımlar da, ülkenin enerji ithalat faturasını hafifleterek dış ticaret dengesine olumlu katkı sağlayabilir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin dış ticaretindeki gerçek başarı, rakamsal rekorlardan öte, ihracatın ithalatı karşılama oranında sağlanacak kalıcı iyileşmeyle ölçülecektir. Vatandaşın refahını artıracak, istihdamı güçlendirecek ve ekonomiyi daha dayanıklı hale getirecek olan, bu yapısal değişimi gerçekleştirmektir. Aksi takdirde, her ay açıklanan rekorlar, gerçek ekonomik sorunların üzerini örtmekten başka bir işe yaramayacaktır. Üç satıp dört alma alışkanlığından vazgeçip, dengeli ve sürdürülebilir bir dış ticaret yapısına kavuşmak, Türkiye ekonomisinin geleceği için elzemdir. Bu, ancak uzun vadeli stratejilerle, kapsamlı reformlarla ve tüm paydaşların iş birliğiyle mümkün olabilir.

• Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve borsagundem.com.tr’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynak: ekonomim.com