Anlık Durak, Sonsuz Ayrılık

Türkiye Ekonomisi ve Piyasalarında Mayıs Ayı Değerlendirmesi: Yabancı Yatırımcı, Hisse Senedi Çıkışı ve Kritik Gelişmeler

Mayıs ayının son haftasına ait ekonomik veriler, Türkiye’nin finans piyasalarında dikkat çekici ve bazı açılardan endişe verici bir tabloyu gözler önüne seriyor. Yabancı yatırımcıların devlet iç borçlanma senetlerine (DİBS) olan ilgisinde kısa süreli bir duraklama yaşanmış gibi görünse de, asıl büyük soru işaretleri hisse senedi piyasasında yoğunlaşıyor. Bu geçici bir salınım mı, yoksa daha derin bir eğilimin başlangıcı mı olduğu merak konusu.

Piyasaların en çok konuştuğu veri ise kuşkusuz hisse senedi tarafında gerçekleşen büyük satışlar oldu. Yurt dışı yerleşikler, 24-31 Mayıs haftasında tam 529 milyon dolarlık rekor bir hisse senedi satışı gerçekleştirdi. Bu tutar, haftalık bazda son iki yılın en yüksek satış hacmine işaret etmesiyle piyasalarda geniş yankı buldu. Daha önceki en yüklü haftalık hisse senedi satışları, 20 Mayıs 2022’de sona eren haftada 603 milyon dolar ve 13 Mayıs 2022’de sona eren haftada 767 milyon dolar olarak kaydedilmişti. Bu son satış dalgası, yabancı yatırımcıların Türkiye hisse senedi piyasasından önemli ölçüde uzaklaştığına dair endişeleri artırıyor.

Son Bir Yılın Finansal Panoraması: Yabancı Yatırımcı Davranışları ve Ekonomi Yönetiminin Etkisi

Türkiye ekonomisi için kritik bir dönüm noktası olan yeni ekonomi yönetiminin göreve başlamasının üzerinden mayıs ayı itibarıyla tam bir yıl geçti. Bu bir yıllık süreçte, yabancı yatırımcıların Türkiye’ye hisse senedi ve iç borçlanma senetleri aracılığıyla getirdiği toplam döviz miktarı 12.5 milyar dolar seviyesinde kaldı. Beklentilerin altında kalan bu rakam, uzun vadeli ve istikrarlı yabancı sermaye girişlerinin henüz istenilen seviyeye ulaşamadığını gösteriyor.

Bu 12.5 milyar dolarlık girişin detaylarına bakıldığında, 3.1 milyar dolarının hisse senedi piyasasına, kalan 9.5 milyar dolarının ise devlet iç borçlanma senetlerine yöneldiği görülüyor. Ancak bu genel tablo içinde, çok daha çarpıcı ve endişe verici bir ayrım bulunuyor. Yeni ekonomi yönetiminin göreve geldiği geçen yılın son yedi aylık döneminde hisse senedi piyasasına yaklaşık 2.9 milyar dolar gelirken, bu yılın ilk beş ayında bu tutar sadece 118 milyon dolarda kaldı. Bu, hisse senedi piyasasına yönelik yabancı ilgisinin neredeyse tamamen durma noktasına geldiğini, hatta mayıs ayında yaşanan büyük çıkışla birlikte yılın ilk beş ayının hisse senedi tarafında negatif 394 milyon dolar ile kapandığını gösteriyor. Bu durum, yabancı yatırımcıların Türk hisse senedi piyasasına olan güveninin sarsıldığına ve risk algısının yükseldiğine dair güçlü bir işaret olarak okunabilir.

Öte yandan, iç borçlanma senetleri tarafında farklı bir dinamik gözlemleniyor. Geçen yılın son yedi ayında 2 milyar dolarlık bir giriş kaydedilirken, bu yılın ilk beş ayında bu tutara 7.4 milyar dolar daha eklendi. Daha da dikkat çekicisi, bu 7.4 milyar dolarlık girişin 6.6 milyar dolarlık gibi büyük bir kısmının yalnızca mayıs ayında gerçekleşmiş olması. Bu, özellikle son dönemde faiz artışları ve para politikasındaki sıkılaşma adımlarıyla birlikte DİBS’lerin cazibesinin arttığını düşündürebilir.

Ancak, devlet iç borçlanma senetlerine gelen bu yüksek girişle ilgili ciddi iddialar da mevcut. Merkez Bankası verilerinde “kesin alım” olarak görünen bu tutarların bir kısmının, yabancılarla yerli bankalar arasında yapılan bazı özel anlaşmalarla gelen dövizlerden oluştuğu öne sürülüyor. Bu işlemlerin genelde çok kısa vadeli olduğu ve dolayısıyla bu dövizin Türkiye’de uzun süre kalmayacağı yönündeki iddialar, söz konusu sermaye girişinin kalitesine ve sürdürülebilirliğine gölge düşürüyor. Eğer bu iddialar doğruysa, ülkeye giren dövizin kalıcı sermaye yatırımı yerine, kısa vadeli arbitraj veya spekülatif amaçlı olduğu ve ilk fırsatta geri çekilebileceği riski bulunmaktadır. Bu durum, ekonominin dış finansman sağlamada karşılaştığı zorlukların boyutunu ve niteliğini daha iyi anlamamızı gerektiriyor.

Piyasaları Tedirgin Eden Yeni Bir Vergi Tartışması: Borsada İşlem Vergisi

Son günlerde kamuoyunun ve piyasaların gündemine oturan bir diğer önemli konu ise borsada yapılacak alım satım işlemlerine getirilmesi düşünülen vergi. Eğer bu vergi uygulaması hayata geçerse, oranının on binde 2 (yüzde 0.02) düzeyinde olması bekleniyor. Bu vergi önerisi, zaten hisse senedi piyasasından çekilme eğiliminde olan yabancı yatırımcıların bu kararını daha da hızlandırabilecek potansiyele sahip. Yabancı yatırımcılar için ek bir maliyet unsuru anlamına gelen bu vergi, Türkiye piyasalarını cazip olmaktan daha da uzaklaştırabilir.

Vergi konusuna farklı açılardan yaklaşan görüşler mevcut. Bir kesim, “Herkes vergi ödüyor, borsada işlem yapan da ödesin” mantığıyla bu uygulamayı doğru bulduğunu ifade ediyor. Gerçekten de, küçük tasarruf sahipleri için 100 bin liralık bir alım işleminde ödenecek vergi sadece 20 lira gibi cüzi bir miktar. Bu nedenle, bireysel küçük yatırımcılar üzerinde doğrudan büyük bir mali yük oluşturmayacağı düşünülüyor.

Ancak meselenin bir de diğer yüzü var. Borsadaki işlem hacminin önemli bir kısmını oluşturan ve piyasayı dinamik tutan “robot işlemler” veya algoritmik alım satımlar, çok küçük marjlarla ve yüksek frekansla gerçekleştiriliyor. Bu tür işlemler için on binde 2’lik bir vergi oranı bile caydırıcı etki yaratabilir. Bu da borsadaki işlem hacminin daha da daralmasına, piyasa derinliğinin azalmasına ve genel olarak likiditenin düşmesine neden olabilir. Likidite kaybı, piyasanın sağlığı ve cazibesi açısından ciddi bir sorundur.

Daha geniş perspektiften bakıldığında, bu verginin potansiyel yan etkileri de göz ardı edilmemeli. Tasarruf sahipleri, borsada vergi ödemekten kaçınmak için döviz ve altın gibi geleneksel ve vergisiz yatırım araçlarına yönelebilirler. Bu durum, sermayenin daha üretken alanlara yönelmesi yerine, döviz ve altın talebini artırarak enflasyonist baskıları tetikleyebilir ve Türk lirası üzerindeki baskıyı artırabilir.

Üstelik, bu vergi uygulamasından elde edilecek gelirin bütçe üzerindeki etkisi de tartışma konusu. 2024 yılı bütçesindeki finansman açığının 2.3 trilyon lira gibi devasa bir rakam olduğu düşünüldüğünde, işlem vergisinden yılın ikinci yarısı için tahmin edilen en fazla 5 milyar liralık hasılat oldukça mütevazı kalıyor. Bu hasılat, toplam finansman açığının yalnızca binde 2’sini kapatabiliyor. Böylesine küçük bir finansman ihtiyacı için piyasalarda bu denli tedirginlik yaratmaya, yatırımcı güvenini sarsmaya ve potansiyel sermaye çıkışlarını tetiklemeye değer mi sorusu, ekonomi yönetiminin yanıtlaması gereken kritik bir sorudur.

Son olarak, bu vergi tartışması, Türkiye’nin hangi tür yabancı sermayeyi tercih ettiğine dair stratejik bir soru işaretini de beraberinde getiriyor: Hükümet, yabancı yatırımcıların ağırlıklı olarak kısa vadeli devlet iç borçlanma senetleri almasını mı, yoksa daha uzun vadeli ve riskli olmasına rağmen ülke ekonomisine doğrudan katkı sağlayabilecek hisse senedi yatırımları yapmasını mı istiyor? Bu sorunun cevabı, ülkenin genel ekonomik kalkınma hedefleri açısından büyük önem taşıyor.

Yurt İçi Yerleşiklerin Döviz Hesaplarında Rekor Düşüşler

Mayıs ayının son haftası, yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatlarında da önemli gelişmelere sahne oldu. Merkez Bankası verilerine göre, 24-31 Mayıs haftasında yurt içi yerleşiklerin döviz hesaplarında tam 3.3 milyar dolar gibi rekor bir düşüş kaydedildi. Bu düşüş, hem gerçek kişilerin hem de tüzel kişilerin hesaplarında gözlemlendi. Gerçek kişilerin döviz hesapları 1.2 milyar dolar azalırken, tüzel kişilerin hesaplarındaki azalma 2.1 milyar dolar olarak gerçekleşti.

Bu kayda değer düşüşle birlikte, bankalardaki toplam döviz mevduatı uzun bir aradan sonra yeniden 200 milyar dolar sınırının altına geriledi. 31 Mayıs itibarıyla bankalardaki yabancı para mevduatlarının toplamı 197.9 milyar dolar düzeyinde bulunuyor. Bu tutarın 167.4 milyar doları yurt içi yerleşiklere ait olup, bunun da 102.7 milyar doları gerçek kişilerin, 64.7 milyar doları ise tüzel kişilerin hesaplarından oluşuyor. Döviz hesaplarındaki bu azalma, Merkez Bankası’nın rezerv güçlendirme çabaları, Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesaplarından TL’ye dönüşler veya lira varlıklarına duyulan güvenin artması gibi çeşitli faktörlerle ilişkilendirilebilir. Ancak, bu düşüşün kalıcılığı ve olası nedenleri, piyasa aktörleri tarafından yakından takip edilmeye devam ediliyor.

Kur Korumalı Mevduat (KKM) Hesaplarında Azalma Devam Ediyor

Kur korumalı mevduat (KKM) hesaplarındaki düşüş eğilimi, mayıs ayının son haftasında da devam etti. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından açıklanan verilere göre, KKM hesapları söz konusu haftada 36 milyar lira daha azalarak toplamda 2 trilyon 125 milyar liraya geriledi. Bu azalma, KKM’nin ekonomideki payının ve yükünün kademeli olarak düşürülmesi yönündeki ekonomi yönetiminin hedefleriyle uyumlu bir gelişme olarak yorumlanabilir.

Yılın ilk beş ayına bakıldığında, KKM hesaplarındaki toplam düşüşün tam 501 milyar liraya ulaştığı görülüyor. Bu ciddi azalma, KKM’den çıkışların hızlandığını ve mevduat sahiplerinin alternatif TL varlıklarına veya geleneksel mevduat hesaplarına yöneldiğini gösteriyor. KKM’nin bütçe üzerindeki maliyetlerinin azaltılması ve para politikasının etkinliğinin artırılması açısından bu düşüş olumlu bir sinyal olarak algılansa da, buradan çıkan paranın nereye yöneldiği ve finansal istikrar üzerindeki etkileri dikkatle izlenmelidir.

Genel olarak mayıs ayı verileri, Türkiye ekonomisinde yabancı yatırımcı davranışlarında, yerleşiklerin döviz tercihinde ve KKM gibi politika araçlarının etkinliğinde önemli değişimlerin yaşandığını ortaya koyuyor. Hisse senedi piyasasından çıkışlar ve DİBS’e yönelik kısa vadeli yatırım iddiaları, sermaye piyasalarının derinleşmesi ve yabancı sermaye kalitesinin artırılması adına atılması gereken adımların önemini bir kez daha hatırlatıyor. Yeni vergi tartışmaları ve diğer makroekonomik göstergelerle birlikte, önümüzdeki dönemde ekonomi yönetiminin bu dinamiklere nasıl yanıt vereceği, piyasaların ve genel ekonomik görünümün seyrini belirleyecek anahtar faktörler olacaktır.

Kaynak: ekonomim.com